DİYARBAKIRDA KUTSAL KİŞİLİKLER

 

 evliyanın anlatımı
Allahü teâlâ buyurdu ki: "Evliyâmdan birine düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur..." (Hadîs-i kudsî-Buhârî)
Bütün kulûb-u münevvere aktâbı olan evliyâlar. Sözler, Sayfa 602
Keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyânın aynı hakikate şehâdetleri Sözler, Sayfa 131
Ellerinde nişane-i tasdik olan hadsiz mucizeler bulunan yüz yirmi dört bin peygamberler ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve sinemada gibi gölgelerini, keşifle, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüz yirmi dört milyondan ziyade evliyalar (kaddesallahü esrârehüm) Sözler.Sayfa 179
Vedûd ismine mazhar olan muhakkikîn-i evliyâ, "Bütün kâinatın mâyesi, muhabbettir. Sözler, Sayfa 570
Mehâsin-i Rubûbiyetin dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Sözler, Sayfa 68Gavs-ı Âzam gibi, memattan sonra hayat-ı Hızırîye yakın bir nevi hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs’ın hususî İsm-i Âzamı, "Yâ Hayy" olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur, Mâruf-u Kerhî denilen bir kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne’l-evliya meşhur olmuştur Barla Lahikası, Sayfa 180
Evliyâlar ise, vefât-ı nebevîden sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı görmeleri, velâyet-i Ahmediye (a.s.m.) nuruyla sohbettir. Sözler, Sayfa 451
Enbiyâ ve evliyâya Kur’ân’ın tarif ettiği tarzda muhabbetin neticesi: O enbiyâ ve evliyânın şefaatlerinden berzahta, haşirde istifade etmekle beraber, gayet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyüzâttan o muhabbet vâsıtasıyla istifâza etmektir.Sözler, Sayfa 592
Enbiyâ ve evliyâya muhabbetin ise, ehl-i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen âlem-i berzah, o nurânîlerin vücudlarıyla tenevvür etmiş menzilgâhları sûretinde sana göründüğü için, o âleme gitmeye tevahhuş, tedehhüş değil, belki, bilakis temâyül ve iştiyak hissini verir, hayat-ı dünyeviyenin lezzetini kaçırmaz. Sözler, Sayfa 588
Peygamberin bir anda, Hem keşf-i evliyâda, hem sâdık rüyalarda ümmetine görünür. Sözler, Sayfa 646 Müşahedata yetişen binlerce evliya, vahdaniyete delalet ettikleri gibi. Mektubat » Sayfa: 213
Ehl-i şuhud dediğimizden maksat, evliyaullahtır. Zira velayet sahibi, avamın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. Mesnevi-i Nuriye, Sayfa 188
Zemin ile gökler, bir hükümetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar.. ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ veya cesedlerini çıkaran ervâh-ı emvât, izn-i İlâhî ile oraya giderler. Sözler, Sayfa 163
Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet kesb eden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Sözler, Sayfa 178
Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder.Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder Mektubat, Sayfa 13
Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem." Şualar » Sayfa: 315
Bütün peygamberlerinin, evliyâlarının ve meleklerinin tesbihâtıyla Seni tesbih ederiz. Sözler, Sayfa 325
O muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır Mektubat » Sayfa: 430
Rekabet suretiyle evliyaullaha karşı bir nevi adâvet taşımakla, vüs’at-i rahmet-i İlâhiyeyi itham ediyor. Lem'alar, Sayfa 161
Risale-i Nurun makbuliyetine eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Şualar » Sayfa: 587

 

 

Diyarbakır evliyaları

EVLİYÂ:Velî kelimesinin çoğuludur.
1. Dostlar.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Mü'minler (inananlar) , mü'minleri bırakıp da kâfirleri (inanmıyanları) evliyâ edinmesin. (Âl-i İmrân sûresi: 28)
2. Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu ve nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur. (Yûnus sûresi: 62)
Allahü teâlâ buyurdu ki: "Evliyâmdan birine düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur..." (Hadîs-i kudsî-Buhârî)
Evliyâ görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır. (Hadîs-i şerîf-Hilyet-ül-Evliyâ).
Evliyânın alâmeti üçtür:Birincisi, derecesi yükseldikçe tevâzûsu, alçak gönüllülüğü artar. İkincisi, elinde imkân bulunduğu halde dünyâya değer vermez. Üçüncüsü, intikam almaya gücü yettiği halde merhametli ve insaflı davranarak intikam almaz. (Ebû Abdullah Seczî)
Bir kimse velîlik mertebesine ulaşsa, onun üzerine Hak teâlânın bir perde örtmemesi, onu halkın gözünden gizlememesi mümkün değildir. "Evliyâm kubbelerim altında (saklı) dır. Onları benden gayrısı tanıyamaz." hadîs-i kudsîsinin mânâsı da budur. Burada bildirilen "Kubbeler", beşeriyyet sıfatlarıdır. Pamuktan veya başka maddelerden dokunmuş perde değildir. İnsanlık sıfatları öyle bir şeydir ki, o velîde, Hak teâlâ hazretleri açık bir kusur kılar veya bir hünerini ayıp sûretinde gösterir. "Onu Allah 'tan başka kimse tanıyamaz." demek, "İçi ilâhî irâde nûru ile dolu olmayan kimseler o velîyi anlıyamaz" demektir. Ancak o nûr ile nurlanan kimseler anlayabilir. (Alâüddevle Semnânî)
Evliyânın sohbetine kavuşan, şeytanın elinden kurtulur, her an Allahü teâlâ ile berâber olur. (Yahyâ bin Muâz)
Allahü teâlânın evliyâsı büyük günâh işlemekten mahfûzdurlar, korunmuşlardır. (Kuşeyrî)
Evliyânın huzûruna boş olarak gelmelidir ki, dolu olarak dönülebilsin. Onların acıması, ihsânda bulunması için, boş olduğunu bildirmek lâzımdır. Böylece feyz, ihsân yolu açılır. (İmâm-ı Rabbânî) http://www.msxlabs.org/forum/muslumanlik-islamiyet/6158-dini-sozluk-2.html

 

 

Diyarbakır'da bir çok evliyanın mezarı vardır.Örnekler:
Şeyh Abdülkadir-i Hezan,Hani'li Şeyh Abdullah Hatipoğlu,Molla Abdürrahim(Tangüner),Şeyh Abdurrahman-i Aktepe,Molla Abdüssamed-i Ferhandi,Al-Bardaklı Şeyh Ahmed,Gülşenizade Şeyh Ahmed Gülşeni efendi,Melaye Hasi,Şeyh Ahmet Hilmi(Çit)efendi,Şeyh Ahmed-i Karazi,Ahmed mürşidi,Şeyh Ahmed-i Nakşibendi,,Şeyh-ül Meşayih Seyyidina Ali septi,Rumiye Şeyhi Aziz Mahmut Urmevi,Şayh Baha Uluğ efendi,Şeyh Hasan el Amidi,Seydaye Molla Hasan-i Karanasi,Şeyh Hasan Zerraki,Şeyh Güzel,Seydaye Alipari,Gülşeni tarikatı pir'i İbrahim Gülşeni,İsmial çelebi,Kami,Şeyh kasım el hadi,Şeyh Kerbela,Resmi  açıkbaş Mahmud efendi,Şeyh Mahmud nedim efendi,Mustafa çelebi,Seydaye Live Muhammede Hadi,Seyyid Muhammede Şerif Sükuti efendi,Şeyh Mustafa Safi,Kuddusi Seyyid Münir Efendi,Nesimi,Pir Mansut,Rsim,Sarı sadık,Hacı sadık baba,Şeyh Sa'dullah el hatibi,Şeyh Selim-i HizaniŞahi,Şeyh Veysi ekinci,Molla Yahya-i Ferhandi,İskenderpaşazade Şeyh Yusuf Raif efendi,Şeyh Abbas(aslan),Şeyh Abdülhalim(aslan),Abdülkadir Amidi efendi,Molla Abdullahi Hazrovi,Molla Abdullah düşünücü,Şeyh Abdurrahmani  şeyh selameta,Şeyh Abdüsselam Geylani,Molla Ahmed-i Cevzi,Şeyh ahmet efendi,Şeyh Bedran aslan,Molla Derviş-i Hzrovi,Şeyh Fazli-i Amidi ,Şeyh Ferho,Molla Fethullah-i peçari,Şeyh Halid-i Zilan,Şeyh Hasan-i Nurani,Şeyh Hasib,Molla Hüseyin-i Mirahura,Şeyh İbrahim-i Bahçe,Şeyh İsmili Duderiya,Şeyh İsmail-i termıli,Seydaye molla İsmetullahe karazi,Mahmud nüzhed efendi,Molla Muhammedi arabkendi,Şeyh Muhammed Can-i Aktepi,Şeyh Muhammed-i Duderi,Muhammede emine şeyh selameta,Şeyh Muhammed Hadi,Şeyh Muhammed-i Hazrovi,Şeyh Neytullah,Rışti,Muhammed Ubeydullah Efendi,Şeyh Seyyid Muhib efendi,Şeyh Muhibullah,amidi,Gülşenizade şeyh muhlis efendi,Şeyh Muhyiddin-i şeyh selameta,Molla Mustafa-i sisi,Örfizade şeyh Yunus,Örfizade şeyh ömer efendi,Şeyh Ömer efendi-i Duderiya,Molla Saide Tahıki,Molla Said(Önen),Şeyh Salih efendi,Şeyh Salihe Bahçe,Şeyh Seyyid efendi,Şeyh Siracuni Duderi,Şeyh Süleyman efendi,Şeyh Şükrü efendi,Molla Teyfur,Şeyh Timur efendi,Şeyh Yahyaye bahçe,Şeyh Zeki el amidi,Şeyh Zülfü
Detay için M.Şefik Korkusuz'un Diyabakır Velileri kitabına bakınız

Diyarbakır İli Diyarbakır Türbeleri

http://www.kenthaber.com/
Sultan Şuca Türbesi (Merkez)

Diyarbakır Mardin Kapısı içerisindeki Deliller hanı’nın karşısındadır. Türbenin kitabesi bulunmadığından ne zaman yapıldığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, türbenin önündeki Sultan Şuca’ya ait çeşmenin üzerinde 1208-1209 tarihli bir kitabe bulunmaktadır. Ayrıca Vilayet Salnamelerinde de Sultan Şuca’nın Mardin kapısı yakınında medrese, türbe ve çeşme yaptırdığı belirtilmiştir. Buna dayanılarak
türbenin de XIII.yüzyılın ilk yarısında yapıldığı sanılmaktadır.Türbenin mimarı belli değildir.

Türbe kesme ve moloz taşlardan yapılmıştır. Kare planlı olup, üzeri piramidal bir çatı ile örtülmüştür. Türbe içeriden kubbe ile örtülüdür. Kubbeye geçiş mukarnaslı tromplarla sağlanmıştır. Türbenin dış yüzünde değişik zamanlarda yapılan onarım izleri görülmektedir.

Türbe içerisindeki sanduka bulunmamaktadır.
Şeyh Yusuf Hemedani Türbesi (Merkez)

Diyarbakır’da Şeyh Yusuf Hemedani Cami avlusunun kuzeybatı köşesindedir. Türbede ve içerisindeki sandukada herhangi bir kitabeye rastlanmamaktadır. Bu bakımdan türbenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ayrıca ismini aldığı Bağdat’ta Müderrislik yapmış olan Şeyh Yusuf Hemedani Horasan’da gömülüdür. Türbenin mimari yapısı XV.-XVI.yüzyıllara işaret etmektedir. Bütünüyle siyah kesme taştan yapılmış olan türbe, kare gövde üzerine içten pandantifli, dıştan da piramidal bir çatı ile örtülüdür. Bu türbede dikkati çeken bir özellik piramidal çatının türbe gövdesinden daha yüksek yapılmış olmasıdır. Türbenin kapısı önüne, caminin abdest alma muslukları eklendiğinden türbe girişinin yeri değiştirilmiştir Türbe içerisinde batı duvarında iki niş, güney duvarında bir mihrap ve onun iki yanında da birer niş ile kuzey duvarında sokağa açılan bir penceresi bulunmaktadır..

şeyh abdurrahman aktepi

    Hasankaleli İbrahim Hakkı Hazretleri ve Marifetname eseri çok meşhurdur.Gerek tasavvuf ve dini ilimler ve gerek astronomi ve tıpla ilgili konuları kendi döneminde ele alışı enteresandır.Bugün Tillo bölgesi de İbrahim Hakkı hazretleriyle inanç turizmine önemli renk katmaktadır.
    Ancak Diyarbakır'da Çınar ilçesinde aynı özellikleri taşıyan Şeyh Abdurrahman Aktepi hazretlerini ne yazık ki Türkiye ve İslam alemi  fazla tanımamaktadır.Bu mübarek zatı elden geldiğince tanıtmak bir vefa gereğidir.

 

  Diyarbakır Çınar’da Alatosun köyü türbesi,Aktepe Şeyh Hasan-i Nürani türbesi,Altınaakar köyünde bir türbe(Şeyh Kasım) dini mekanlardır.Çınar Aktepe köyünde Şeyh Hasan nurani'nin büyük evladı olan Şeyh Abdurrahman Aktepi 1854-1910 yılları arasında yaşamıştır.
Çınar Aktepe geçen asırda  İslami bir üniversite hükmündeydi.Burada bir cami minaresi ve medrese kalıntısı ile medrese öğrencilerinin (80 öğrenci) mezarı bulunmaktadır. Minare 850 yılında yapılmıştır.Öğrenciler veba salgını sonucu vefat etmişlerdir.
  Eserlerinden başlıcaları “Revdül Neim” Divana Ruhi, Kitabül Ebriz, Keşfül Zelam, Diyarbakıra Özgü Takvim, Astronomi, (bir diğer astronomi eserinde çevrimliğini yapmıştır) Fıkıh, Arapça Gramer, Hastalıklar İçin Şifa Kitabı,

          Eserlerinde öne çıkan Revdül Neim eserinde peygamberimizin özellikleri ile onun miraca çıkışı konu edinmektedir. Manzum dizeler halinde kaleme alınan kitap 360 sayfadır, Hicri 1302 yılında kaleme alınmıştır. Diğer Kürtçe eseri ise Diwana Ruhi’dir. Bu eser Şeyh Abdurrahmanın şiirlerinden oluşmaktadır. Tüm bunların yanında Keşfül Zelam 35, Kitabül Ebris ise 81 sayfadan oluşmaktadır.

          Ayrıca astronımi ile ilgili eseri hazırlarken ceviz ağacından dünya şeklinde bir küre hazırlamış ve bu küre halen sağlam olarak durmaktadır. eserleriyle ilgili yorum

1.Divan:471 beyittir,70 sayfadır
2.Kitab-u Ravd'un Naiym:Konusu Hz.Muhammed'in(SAV) miracı ve hayatı hakkındadır.4531 beyitli olup 306 sayfadır.
3.Kitab'ul İbriz.Arapça yazılmıştır 81 sayfadır.Kur'anın Kelamullah olduğunu anlatır.
4.Kiştab-u Keşf Zulam fi akaid-i fark-el İslam:Konusu mezhebler arasındaki farklardır.25 sayfadır.Arapça yazılmıştır
5.Minhac-ul Usul:Konusu fıkıhtır.Arapça yazılmıştır ve 50 sayfadır.
6.Astronomi ile ilgili yazılmış eser
7.Aktepe köyü ve civarı için 1 yıllık namaz vakitlerini belirtir bir takvim.18 sayfalık mükemmel bir eserdir.
8.Sarf ve nahiv hakkında yazılmış bir eser.
9.Tıb hakkında bir eser.
10.1894 tarihli ayrı bir manzumesi ve 17. yüzyıl Osmanlı şairlarinden Nabi'nin yazdığı bir Gazel'e üç mısra ekleyerek yazdığı Türkçe bir Muhannes'i vardır. (M.Şefik Korkusuz:Diyarbakır Velileri.s:48)

Muslihiddin-i Lari

İranda Laristan’da doğdu.Hindistan,Halepte bulundu.İstanbulda Ebussud efendiyle beraber oldu.Sonra Diyarbakıra ageldi.İskender paşa çocuklarına onu hoca tayin etti.Hüsrev paşa medrese müderrsiliğini verdi .1591’de vefat etti.
Palu (Parlı) Camii ismi de verilen yapı batısında büyük Hekim Muslihiddin-i Lari'nin mezarı vardır.
29 eseri vardır.Hadis,tefsir,fıkıh,kelam,dil ,tarih,mantık eserlerinin yanı sıra 2 astronomi eserivardır.Bu eserler Kandilli ve Süleymaniye kütüphanesindedir.

 

Aziz Mahmut Urmevi
Mezarı yıkılmıştır.TRT’nin arkasında apartmanlar arasında yapılan parkta mezartaşı vardır.Bir ağacın altında medfundur.Mezarı yoktur

a) Urmiye Şeyhi Mahmud Efendi

Seyyid Mahmud Efendi, Tebriz yakınlarında Urmiye isimli bir beldedendir. Babası Nakşibendî meşâyihından, “Koç Baba” diye anılan Seyyid Ahmed Efendi’dir. Babasından zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil ederek irşâd izni almıştır. Bir müddet sonra babası vefat edince kendisi Diyarbakır’a gelip buraya yerleşmiştir. Ahâlî arasında da “Urmiye Şeyhi” diye meşhur olmuştur.

Mahmud Efendi, Diyarbakır’da bir tekke yaptırarak burada insanları irşâd etmeye başlamıştır. Metin Sözen’in Diyarbakır’da Türk Mimarisi isimli eserinde, Azizoğlu Tekkesi diye isimlendirdiği bu yapı, yine aynı müellifin verdiği bilgiye göre 1630-1637 yılları arasında yaptırılmıştır.

Mahmud Efendi’nin tekkesi sıradan halk, ulemâ ve yönetici kesiminden herkes tarafından büyük ilgi görmüş, paşalar, serdarlar ziyârette bulunmuştur. Aynı zamanda doğudan gelen tüccârlar için de bir uğrak yeri halini almış, bu şöhret, Van, Tebriz, Revan, Erzurum, Urfa ve Musul’a kadar ulaşmıştır. Müridlerinin sayısı rivâyete göre kırk bini bulmuştur.Tekkesi’nin yanına bir de câmi yaptırmıştır. Bağlıları daha çok bu câmide toplanarak, cehrî zikir yaparlarmış.

Sultan IV. Murad Revan Seferi sırasında Şeyhi ziyâret ederek yakınlık göstermiş, hattâ Sefere berâberinde götürmüştür. Ne var ki bu yakınlık fazla sürmemiş Padişâh’ın Bağdat Seferi esnâsında, Halep’te karşılayıp hediyeler de takdim etmesine rağmen, bir takım insanların, Sakarya Şeyhi’nin durumunu da hatırlatarak, bu tip etrafında büyük kitleler toplayabilen insanların devlete karşı gaileler açabileceği ve kendisinin de bu yüzden tehlike arz ettiği şeklindeki gammazlamaları üzerine 1048/1638 Şevvali’nde idâm ettirmiştir.

Naîmâ’nın beyânına göre, bu îdam üzerine halk arasında türlü dedikodular yapılmış, herkes bir şekilde olayı yorumlamıştır. Ancak bu meseleyi en sıhhatli şekilde Kâtip Çelebi, Fezleke’sinde anlatmıştır. Naîmâ da onu doğrulayarak, bu îdamın sebebini anlatmış, Peçevî ve Hammer gibi diğer târihçiler onları izlemiştir.

Târihçi Naîmâ ve muhtemelen ondan naklen Hammer, IV. Murad’ın Urmiye şeyhini îdam etmesi için özetle iki sebep sıralamışlardır. Bunların ilki şöyledir: Pâdişah Bağdad’a giderken, Mahmud Efendi, yanında bulunan Maanoğlu Fahreddin’in altın yapmakta mahir olduğu söylenen bir kızını Pâdişah’a tavsiye etmiş, Pâdişah da bu genç kimyacıya, imalatına sermaye olmak üzere 1.000 altın ve kendisine harçlık olmak üzere de 1.000 guruş vermiştir. İmâlâtına nezâret etmesi için de bir kapıcı koymuştur. Lâkin kız, vadettiği altını yapmayıp, Diyarbakır’ın mûsikişinâslarıyla zevk ve safâ âlemlerinde harcamıştır. Bağdat’tan Diyarbakır’a dönen Pâdişah, durumu görünce kızı boğdurup iki çocuğuyla beraber Dicle Nehri’ne attırmış, kendisine inanma saflığını gösterdiğinden dolayı Mahmud Efendi’yi de îdam ettirmiştir.

İkinci ve tercih edilen asıl sebebe gelince; yukarıda da belirtildiği gibi, Mahmud Efendi’nin çevresine, kemiyet ve keyfiyet bakımından hatırı sayılır bir insan kitlesinin toplanmış olmasıdır. Öyle ki, insanlar varını yoğunu hiç tereddüt etmeden kendisine teslim edebilmektedir. Peçevî’nin anlattığına göre, Revan Seferi’nde çoğu zaman pâdişahla atbaşı gitmişler ve geçmekte oldukları memleket hakkında pâdişaha bilgi vermiştir. Bu arada, kürtlerin çoğu, kimi babasının, kimi kardeşinin, kimi de kendisinin ahbapları olduğundan, sık sık ordugâha gelerek onun çadırını sormuşlardır. Bu durum da padişâhın ona karşı kin beslemesine sebep olmuştur. Zâten bu duygular içinde olan IV. Murad, kendisine yapılan, tarîkat kisvesi ile halkı başına toplayıp, bu nüfûzunu devlet olmaya çevireceği, geçmişte benzeri örneklerin çok görüldüğü, öyle ki, acem şahlarının dahi şeyhlikten ortaya çıktığı, Sakarya Şeyhi’nin durumunun da benzer nitelikte hatta daha tehlikeli olduğu, İstanbul’a döndükten sonra onunla uğraşmanın zor olacağı, hazır elde iken îdamının isabetli olacağı şeklindeki telkinler karşısında îdam edilmesine ikna olmuştur.

Hammer de, “asıl îdam sebebinin, avâm üzerinde nüfuzunun tesiri ve Osmanlı saltanatının ilk zamanlarındaki Börklüce Mustafa ile daha yakın zamanlarda Küçük Asya’yı isyân ateşi içinde bırakan Sakarya Şeyhi’nin izinden gitmesi endişesi olmak gerektir”[diye asıl sebebi işaret etmektedir.

Naîmâ’nın beyanına göre, Şeyh’in evinde misafir olan Rumeli Kazaskeri Ebussuudzâde Mehmed Efendi herhangi bir hastalığı olmadığı halde, onun vefatından bir gün sonra vefat etmiştir. Yine, Pâdişâhın isteği üzerine, şeyhin bu tür hareketlere girişip girişmeyeceğine dair her hangi bir harb aleti vesair olup olmadığı araştırılmış fakat evinden bu ve buna benzer hiç bir şey bulunamamış, yine Naîmâ’nın ifâdesine göre, pâdişah da bu durumdan üzüntü duymuştur.

Târihçi İbrahim Peçevî, vaktiyle Diyarbakır valisi iken tanışıp, meclislerinde bulunduğu dolayısıyla yakından tanıdığı Mahmud Efendi’nin idâmından hayli müteessir olmuş ve onun nice zalimler yanında canını kaybeden mazlumlar arasında olduğunu kaydetmiştir. Revan Seferi sırasında nikriz hastalığı belirtileri gösteren pâdişahın, bu şeyhi îdam ettirmesinden sonra, iyiden iyiye hastalığının nüksettiğini, hatta, tamamıyla felç olarak belden aşağısının tutmadığını, o günden sonra ata binemeyerek tahtırevana muhtaç olduğunu belirtmektedir.

Şeyh’in îdamı asesbaşı ve cellâd Kara Ali tarafından boğdurulmak sûretiyle gerçekleştirilmiştir. “Pîşvây-ı tarîkat” ibâresi vefatı için düşürülmüş târihdir. Kâtip Çelebi’nin Fezleke’si ve Tevfik Tezkiresi’nde kıraata dâir risâlelerinin olduğu kayıtlıdır.

Kenan Erdoğan, Diyarbakır’da yazma halinde bulunan ve Baba Kelâmı olarak isimlendirilen manzum bir eserin Mahmud Urmevî’ye ait olduğunu tesbit ederek tanıtmıştır.

Diyarbakır’ı gezip hakkında bilgi veren Evliyâ Çelebi, Hâcegâni Tekkesi diye andığı, Mahmud Efendi’nin tekkesinde yapılan tevhid zikrinin hiçbir diyarda yapılmadığını beyan etmektedir.
Osmanlı araştırmaları vakfı.

Çermik evliyaları

Şeyh Fevzi
Seyyid (Hz.Muhammed’in torunu) silsilesinin, 25 kuşağındandır. Silsilenin 14.halkası olan “Sin ve Seydoş” torunlarındandır. Ataları, 13.yüzyıl başlarında Bağdat’tan gelerek, Mardin!in Derik İlçesine bağlı Kümtere Köyüne yerleşmişlerdir. Şeyh Feyzi 1931 yılında bu köyde doğmuştur. Abdulhalim bin Seyyid Emin’in oğludur. Yedi erkek kardeşin dördüncüsüdür.
Henüz Yedi yaşında iken geçirdiği rahatsızlık sonucu gözlerini kaybetmiştir. Amâ olmasına rağmen, Kur’an eğitimini almış ve “Hafız Kur’an” olarak kendini yetiştirmiştir. Bölgenin en büyük Seyyid Aşireti; “Mala Bub” a mensup olan Şeyh Feyzi; Babası Seyyid Abdulhalim’ in 1946 yıllında Çermik’e gelerek belli bir süre ikamet etmesi üzerine, buradan evlenmiş artık geri dönmemiştir.
Bilgisi, ahlakı, hoşgörüsü ve muhabbeti ile yöre halkının sevgi ve saygısına mazhar olmuş bir zat idi. İlim, irfan ve takva sahibi olan Şeyh Feyzi, maneviyattın aynasıydı. Mübarek gün ve gecelerde cemaatini toplayarak, zikir ve ibadet ederdi. Düşkünlerin, biçarelerin, mazlumların dert babasıydı.
1978 yılında Çermik’te vefat eden Şeyh Feyzi; İlçede, Tepe Mahallesi “Heykel önü“ Kabristanında metfundur. Türbesi, Cuma akşamları ve kutsal günlerde halk tarafından ziyaret edilmektedir.
  Hacı Mehmet Baba
Hacı Mehmet, Çermik in Gürüz Köyünde doğmuştur. Büyük bir mutasavvıf olan Hacı Mehmet; Şeyh Feyzinin babası Seyyid Abdulhalim’in halifesidir.
Takva ehli olan Hacı Mehmet; yörede “Hacı Baba” lakabı ile anılır. Hacı Baba; Seyyid Abdulhalim in dergahında uzun süre hizmet ettikten sonra, şeyhinden hilafet alarak daha büyük sorumluluklar üstlenmiştir
Halkın büyük sevgi ve saygı duyduğu Hacı Babanın etrafında, sayısız mürit toplanmıştır. Allah yolunda büyük hizmetler veren Hacı baba; erenlerdendir.
Çermik in Çivan Köyünde ki türbesi, kutsal günlerde sevenlerinin akınına uğramaktadır.
Dede:
Dede lakabı ile anılan zatın türbesi, Çermik in, “Şeyhandede” Köyünde bulunmaktadır. Dede’nin yaşadığı dönem ve hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır ancak, büyük bir zat olduğu, ve Osmanlı Padişahlarından 4.Murat döneminde yaşamış olduğu sanılmaktadır. Dedenin şeceresi, İsmini taşıdığı Şeyhandede Köyündeki bir
Ailede bulunmaktadır fakat, çok eski yazı olduğundan bu güne dek çözülememiştir.
Şeyhandede Köyünün yakınında bulunan ve Dedeye ait olduğu söylenen “Değirmen taşı” köylüler ve bölge halkı tarafından kutsal sayılmaktadır. Halk tarafından; Dede’nin, savaş zamanlarında bu taş’a binerek harp ettiğine inanılmaktadır.
Tazimle anılan Dede’nin türbesi, halk tarafından sıkça ziyaret edilmektedir.

Lice evliyaları
Lice’nin eski mekanı Atak’dı
Atak idarecileri Zirkanlı ailesi de seyyiddir.(Taşgın A:Diyarbakır arkeoloji müzesinde Atak tarihine ait bir belge. 1.Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır Sempozyumu.2004.Diyarbakır.s:408)

ATAK BEYLİĞİ:

Beyliğin kurucusu Zırkanlı Mir Mahmud oğlu Ahmed Bey'dir. Kendisi Şah İsmail'in çağdaşıydı. Şah İsmail Diyarbakır bölgesini istila ederken, onun elinden de Atak Kalesi'ni ve dolaylarını almış, Kaçar oymağına vermişti. Zırkanlılar burasını terk etmek, başka yörelere göçmek zorunda kaldılar. Bu durum Çaldıran Savaşı'na kadar sürdü. Bu savaşta Şah İsmail yenilip Diyarbakır Valisi Ustaclu Muhammed Han öldürülünce, diğer bey ve aşiretler gibi Zırkanlılar da harekete geçtiler. Elverişli durumdan yararlanarak, "Mılh" adıyla bilinen ve Atak kalesine yakın olan yıkık bir kaleye gelip yerleştiler. Mevsim kıştı, Kaçar Beyi durumdan kuşkulandı. "Mılh"a yerleşmenin sebebini sordurdu. Onlar da "Mırdasî aşiretiyle aramızda eski husumet öve köklü düşmanlık vardır. Onların bu kış, soğuk ve kar ortasında bize saldırıp çocuklarımızı ve ailelerimizi esir almaları uzak ihtimal değildir. Bunun için, soğukların hafifleyeceği ve karların eriyeceği bahar mevsimine kadar bu yıkık kalede kalmamıza izin verilmesini istirham ediyoruz." cevabını verdiler. Atak valisi bunlara acıdı ve kışı orada geçirmelerine izin verdi. Zırkanlar, Atak'ı geri almak için çalışmalara başladılar. Tırmanmakta kullanmak için, direklerden ve iplerden merdivenler hazırladılar. Uygun buldukları bir gece, aşiretin iyi savaşan kahramanlarından bazıları, kalenin surlarına tırmanarak burçlara ve kale duvarlarına ip bağlamak suretiyle merdiven dikmeyi başardılar. Arkasından Zırkan yiğitleri kaleye çıktılar ve Kızılbaş muhafızlarını kılıçla yok ederek, başlarını ibret olsun diye kesip çeşitli yerlere astılar. Kadınları ve çocukları kaleden çıkardılar. Ahmed Bey'i getirtip başlarına eskisi gibi hükümdar yaptılar.

"Ahmed Bey, Sultan Selim Han'ın emirnamesi gereğince, miras kalmış ülkesinde bir süre hüküm sürdü. Ölüm kendisini yakaladığında üç erkek çocuğu vardı: Şahım Bey, Yusuf Bey ve Mahmud Bey. Fakat bu kardeşler, kendi aralarında birinin hükümdarlık yapmasına razı olmadılar; anlaşmazlığa düşüp birbirlerine şiddetli hasım oldular. Sonunda Sultan Selim Han'ın eşiklerine gitmek konusunda anlaşmaya vardılar ve İstanbul'a gittiler. Orada, vilayetin kardeşler arasında taksim edilmesi ve bir kısmının Sultanlığın özel mülklerinin yönetimine verilmesi konusunda Sultanlık Divanı tarafından bir yazının gönderilmesi kararlaştırıldı.

Kardeşler, Atak vilâyetinin gelirlerini yazacak bir yetenekli kimsenin tayini konusunda Diyarbekir Beylerbeyi adına bir padişahlık hükümü çıkarttılar. Bu hüküm gereğince, bazı köylerden ve tarlalardan elde edilen gelirden 60.000 Osmanlı akçası tutarında bir miktarın zeamet yoluyla Mahmud Bey'e, 110.000 Osmanlı akçası tutarındaki bir miktarın zeamet yoluyla Yusuf Bey'e verilmesi; Rabıt nahiyesi, Meyyafarkîn ve Cıska köyü ile, kâfirlerden alınan haraç malların da padişahlığın özel emlakine katılması kararlaştırıldı. Ayrıca Şahım Bey'e de, 200.000 Osmanlı akçası tutarında bir miktarın sancak olarak verilmesine kerer verildi." http://www.bydigi.com/

 Lice evliyaları
Molla Ahmed'é Hasi
Hicri 1283 (Miladi 1862) yılında, Lice'nin Hézan (Kayacık) Nahiyesi'nde dünyaya geldi. Babasının adı Hasan, Annesi Medine'dir.
Adı Ahmed olduğu halde daha çok "Melayé Hasi" ve "Hocaé Hasi" olarak tanınmıştır. İlim talebeliğine ilk olarak Hézan'da Molla Mustafa Hatip'in yanında başlar. Ardından Peçar Köyünde de bir müddet bu temel eğitime devam eden Seyda, asıl eğitimini ise Diyarbakır şehir merkezinde bulunan meşhur 'Mesudiye' medresesinde alır. Mesudiye medresesinde 12 ilmin tamamını tahsil eder. Mesudiye medresesi ve aynı zamanda Diyarbakır Müftülüğü görevini de yürüten Elhac İbrahim Efendiden 1 Rebiülahir 1320 tarihinde icazet alır.
Hicri 1330 tarihine kadar değişik memuriyetler de bulunan Seyda, Haziran 1330 (Miladi 1909'da Diyarbekir merkez müderrisliği acemiliğine tayin olur. Temmuz 1331 (Miladi 1910) tarihinde, bu görevinden Lice'nin Hézan Karyesi (Nahiyesi) müderrisliğine nakil yaptırır. Bu vazifeyi bir müddet yaptıktan sonra bu defa boşalan Lice Müftülüğüne tayin edilir. Seyda, Lice Müftülüğü görevini tam 2 yıl, 2 ay ve birkaç gün yaptıktan sonra istifa eder. Müftülük görevinden istifa ettikten sonra, herhangi bir malı-mülkü olmadığından, maddi olarak epey müşkülat çeker ama buna rağmen takva'yı hiçbir zaman elden bırakmaz. Kendisine zaman-zaman zekat gelir, bu zekatı iyi bir şekilde hesaplar, eğer ihtiyacını karşılıyorsa artık ondan fazlasını kim gönderirse göndersin, asla kabul etmezdi.
Osmanlı dönemi Şer'iye Sicil arşivlerinde bulunan dosyalarda kendilerinden 'Müttaki' ve 'Ehl-i Zühd' olarak bahsedilen 3-5 kişiden biride Seyda imiş.
Seyda'nın, Muhammed Emin ve Mustafa adlarında iki kardeşi varmış. Seyda 3 evlilik yapar. İlk iki hanımından çocuk sahibi olamayan Seyda'nın 3. hanımından ise bir kız çocuğu olmuştur. Bu kızını da Diyarbakır Ulu Camii Şafii'ler bölümü imamı olan yeğeni Molla Arif Efendi ile evlendirmiştir.
Seyda, Tasavvufi amelini yöremizde meşhur Şeyh Abdülkadir'é Hézan'inin yanında yapar ve hilafet almasına rağmen hayatı boyunca hiçbir mürid edinmeyip sadece ilim ile meşgul olur. Seyda'nın, Şeyh Abdülkadir'é Hézan'inin yanında eğitim almış olmasına rağmen bazı konularda (Özellikle, Şeyh Said İsyanı ve bazı siyasi konularda) Hézan Şeyh'leriyle fikir ayrılığına düştüğü anlatılır. Çok kültürlü bir zat olan Seyda, Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Arapça ve Farsçayı çok güzel konuşur ve yazardı.
Bu kültürlülüğünün en güzel örneği Zazaca Mevlüt'tür. Seyda'nın Zazacaya çevirdiği ve mümtaz bir mevkii'ye oturttuğu Mevlüt 16 manzum bölümden oluşmaktadır. İlk 14 bölümü Zazaca mevlüt, hemen ardından kısa bir açıklama şeklinde 'Qala Pey' (Son söz), vardır. En son iki bölüm ise Arapça'dır. Sonunda ebced hesabı ile 1316 (Miladi 1900 yılı) tarihi düşürülmüştür. Aynı yıl (M.1900) bu mevlüt 400 adet bastırılmıştır. Zengin kafiyelerle biten 756 mısralık bu eser, güzel bir şekilde Bingöl Zaza şivesiyle yazılmıştır. Mısralar 11 hecelidir.
Seyda'nın başka eserleri olup olmadığı tam olarak bilinmiyor, ancak birkaç eserinin Şanlıurfa'lı Kemal BADILLI'ya verildiği söylenirken, bazı kitaplarının da 12 Mart muhtırası zamanında torunu tarafından yakıldığı söyleniyor.

Seyda, kendi zamanında İttihat ve Terakkicilere devamlı muhalif olmuş ve onlarla tartışmıştır. Yine bir gün Cuma namazından önce Diyarbakır Ulu Camiinde İttihatçı taraftarı Vaiz efendinin verdiği vaaz'da "Va'tasimu biheblillahi cemien" ayetini tefsir ederken, ayeti tahrif ettiğini gören Seyda anında "Sen Allaha iftira ediyorsun, O Ayetin tefsiri öyle değil" deyip itiraz edince ittihatçılar ayağa kalkıp üzerine gitmeğe başlar, o zaman orada bulunan eski Diyarbakır Belediye reisi Niyazi ÇIKINTAŞ efendi ve bazı beyler hemen silahlarını çekip Seydanın etrafını çevirerek : "Seydanın kılına dokunanın cesedi yere düşer" diye bağırınca ittihatçılar dururlar. İşte bu olaydan ve daha önce meydana gelmiş bulunan birkaç olaydan dolayı ittihatçılar onları İstanbul'a şikayet eder. İttihatçı hükümette hemen tümünü Rodos adasına sürgün eder. Sürgün hayatı da 2 yıl, 2 ay ve birkaç gün sürer. Seyda, sürgünde parasızlıktan dolayı epey perişan olur. Bunun nedenini ise kendisi şöyle açıklıyor : "Ben evde iken (Lice'de) bir gece kapım çalındı. Açtığımda bir memur, "Efendim vilayette ehli ilim bir meseleden dolayı çıkmaza girdi, sorunun çözümü için Vali Bey sizi rica ediyor" Bende, hemen gider gelirim düşüncesi ile ceketimi omuzuma attım ve elimde sigara yola düştüm. Gidiş o gidiş, hemen o gece sürgüne gönderildik". İşte bu ani yakalanıştan dolayı üzerinde hiç para olmadan yola çıkarılan Seyda maddi olarak epey perişan olur. Ancak çok ehli takva olduğundan bu durumunu (Utancından) kimseye açamaz. İlk günler arkadaşlarının paralarıyla geçinirler, sonraları bu paralarda bitince çok sarsılırlar.
Nihayet bir gün Seyda dayanamayarak eline kağıt-kalem alarak Padişaha hitaben : "Avcı bir av yakalasa ya keser, ya besler, ya da salıverir. Onu devamlı avutarak muzdarip etmek yüceliğin şanına yakışmaz" diye yazar, imzalar ve gönderir. Dönemin Padişahı Sultan Reşad yazıyı okuyunca, yazarının boş bir insan olmadığını anlar ve hepsini birden İstanbul'a çağırır.
Seyda huzura gelir. Bir yanda Padişah, bir yanda Şeyhülislam ve Erkan, herkes hazır. Padişah sorar : "Molla mısın". Seyda bir tek kelime ile cevap verir : "Diyorlar". Padişah Sultan Reşad, Şeyhülislama işaret ederek soru bombardımanını başlatır. Seyda her soruya tek-tek ve mükemmel cevaplar verir. Padişah ve Şeyhülislam hayran ve sekran bir halde. Sultan Reşad sorar: " Ne istiyorsun" Seyda soğuktan mı, yoksa Şeyhülislamın havasından (Tavırlarından) rahatsız oluşundan mıdır bilinmez, bir anda Şeyhülislamı göstererek: "Bunun sakosunu (Ceketini) istiyorum" der. İstediği anında yerine getirilir, ayrıca Diyarbekir'e varıncaya kadar da yol masrafı verilip izzet ve ikramla uğurlanırlar.
Seydayı tanıyanlar onun son derece keskin bir zekaya sahip olduğuna şahit olmuşlardır. Sadece şu örnek bile zekası hakkında önemli ipuçları vermektedir:
Bahar mevsiminin başladığı ancak karların henüz ortada olduğu bir gün, güneşin altında, tarlada arkadaşlarıyla satranç oynar. O esnada ezan okunduğundan, taşları olduğu gibi bırakıp namaz kılmaya giderler. Dönüşte taşların çoğunun yıkılmış ve birkaç taşında yerinde olmadığını görürler. Herkes bir tarafa doğru aramaya başlarken, Seyda ise hemen karşıda bulunan çalılıklara doğru gider, arkadaşları sorar: "Seyda, taşların o çalılıklarda ne işi var?". İşte Seydanın cevabı: "Ben taşlardan birini elime aldım ve dilimi vurunca tuzlu olduğunu gördüm, anladım ki güneşte uzun zaman oynadığımızdan elimiz terlemiş ve terimizde taşlara geçtiğinden dışarı salıverilen Keçiler buraya gelip taşları yalamaya başlamış, bazılarını da karşı ki çalılıklarda henüz yeni çıkan yeşilliklere götürmüş olabilirler diye buraya geldim" der ve biraz aradıktan sonra taşları bulur. Seydanın bu mantığı karşısında bütün arkadaşları hayrette kalırlar.
Seyda, 1951 yılında vefat eder. Mezarı Hézan'dadır.

KAYNAK: Şefik KORKUSUZ; Diyarbekir Uleması,
Şefik KORKUSUZ ;Diyarbekir Velileri,

Molla Abdullah
Adı Abdullah olup Mahlası (Lakabı) Vehbi'dir. Babası Şeyhzade'lerden Şeyh İbrahim Efendi, Annesinin adı Aişe'dir.
Hicri 1295 (Miladi 1878 ) yılında Lice'nin MOLLA mahallesinde dünyaya geldi. Çocukluğundan itibaren ilim tahsiline başlamış, Lice ve Diyarbakır medreselerinde Ulumi Aliye ve Aliyeyi ikmal ederek 12 ilimden de icazet almıştır. Diyarbakır Mektebi idadi hocaları tarafından kurulan komisyon önünde girdiği imtihanda başarılı olup 1 Rebi-ül Ahir 1324'de (M.1906) ehliyetname alır. 1 Mart 1325 (M.1907) tarihinde başladığı Lice Mektebi İbtidai Muallimliği vazifesinden 11 Kanunisani 1327 (M.1909) tarihinde ayrılarak 1 Mart 1328 (M.1910) tarihinde LİCE Müderrisi umumiliğine tayin olunur. Kürdçe, Türkçe, Farsça ve Arapça dillerini bilen Molla Abdullah Efendi daha sonra Diyarbakır Müderrisliğine tayin olunmuştur (Syf 17'de böyle bir şeyden bahsedilmiyor ancak Syf 16'da 'Görev' bölümünde 'Diyarbekir Müderrisi' yazılıdır. Bende buna istinaden daha sonra Diyarbakır Müderrisliğine tayin olunmuştur diye yazdım. Z. D.).

KAYNAK:
Şefik KORKUSUZ; Arşiv Belgelerinde Son Devir Diyarbekir Uleması, Syf 16-17, Şahsi Basım, İstanbul, Temmuz 1996
Muhammed Hadi
Asıl adı Muhammed mahlası (Lakabı) ise Hadi'dir (1). Babası, Irak Kürdistanının, Musul şehrinin, Erbil Kazasının Ziyaret Köyünden gelip Lice'nin içine yerleşmiş bulunan ve burada evlenen Şeyh Sıbgatullah'tır. Büyük bir din Alimi olduğu için bölgede epeyce tanınan Şeyh ve ailesinin Şöhretleri HAYDARİZADE idi. Seydayé Lice (Lice Seydası) olarak ta tanınan hocaefendi, Hicri 1269 (Miladi 1853) yılının Sefer ayının ilk günlerinde Lice'nin Molla mahallesinde dünyaya geldi. Ailesinin tek erkek evladı olup Emine ve Rahime adlarında iki kız kardeşi vardır.
İlk tahsilini babası Şeyh Sıbgatullah'ın yanında yapar, Ardından muhtelif Medreselerde okuduktan sonra Hicri 1309 (Miladi 1891) yılının Şaban ayında Siirt'li Molla Halilzade Fethullah Efendi'den icazet alır. Lice'de bulunan Rüşdiye Mektebine öğretmen olarak atanabilmek için 1 Kanunisani 1296 (Miladi 1880) tarihinde Diyarbakır'da yapılan sınavı kazanır ve öğretmen olur ancak, 15 Teşrinievvel 1302 (Miladi 1886) tarihinde bu okul kapatılınca açıkta kalır. 12 Kanuni 1325 (Miladi 1909) tarihinde Komisyon huzurunda ispatı ehliyet ederek Lice Müderrisliğine tayin edilir (2).
Seyda Tasavvufta Şeyh Abdurrahman'i Taninin halifesi Şeyh Abdülkadir'é Hézan'iye intisaplı (bağlı) idi ve ondan hilafet almıştı (3). Hilafet aldıktan sonra Şeyh'i onun Siverek Kazasına yerleşerek irşad'a orda devam etmesini ister, ancak Seyda iki Medresesinin ve bir çok talebesinin bulunduğunu belirtip, rica ederek orda (Lice'de) kalmayı sağlar. Kısa bir müddet hariç tüm hayatı Lice'de geçer, Ta ki vefat edinceye kadar.
Seyda, ilimde tam bir derya.... Bilhassa Nahv, Mantık, Aruz, İstiare ve özellikle Şafii fıkhında üstad imiş. Yetiştirdiği talebeler içinde Hazrolu Hacı Fettah, Silvanlı Molla Hüseyin'é Küçük gibi zatların oluşu ilimdeki şöhretine yeter delildir. Böylesine değerli ve Mübarek bir zat olduğundandır ki babası bazen şöyle dermiş: "Rabbimiz bize bir erkek evlad verdi, ama tam verdi".
Seyda'nın ilimde nasıl bir derya olduğunu anlamamız için şu örneğe bakmamız yeterli olacaktır:
Seyda ve bir mürşidi Hac'ca giderler. Dönüşü deniz yolu ile yaptıklarından İstanbul'a uğrarlar, orada paraları biter. Mürşidi Seydaya: "Şeyhülislama git, bizi eve ulaştıracak kadar borç para iste" der. Seyda gider bakar ki meşihat makamında sınav var, büyük kavuklularla dolu içerisi. Herkese bir kağıt dağıtılır. Nihayet sorular sorulur ve cevaplara geçilir. Herkes cevapları bir kağıda zor sığdırırken, Seyda ikinci kağıdı, ardından üçüncü kağıdı ister ve altına şunu yazar: "Edepsizlik addetmeseydim daha çok kağıt isterdim, ancak haya ettim". Kağıtlar içeri verilir ve hemen Seyda içeri çağrılır, içerde bir Ayetin tefsiri sorulur. Seyda ezberden 8 ayrı tefsir yapar, hayran kalan Şeyhülislam hemen sarığını başından çıkarır ve Seydanın başına koyarak: "Bu sarık bu başa yakışır, Efendi lütfederseniz bu makamda kalabilirsiniz" der. Seyda "Efendim ben buraya makam veya şöhret için gelmedim, yolda kaldık, borç para için geldik" der ve her türlü ihtiyaçları karşılandıktan sonra tam bir izzet ve ikramla uğurlanır.
İki Medresesi ve bir çok talebesi bulunan Seyda yörede oldukça tanınmış biri olmasına rağmen sahip bulunduğu ilmi hiçbir zaman istismar etmemiş ve ancak geçinebileceği kadar bir mal varlığına sahip olmuştur. Hatta o zamanlar Seydaya Lice'nin bir Köyünü hediye etmek isterler ama Seyda red ederek: "Benden sonra çocuklarımın nasıl olacağını bilmiyorum, onun için kabul edemem" der ve almaz.

İşte böylesi bir Alimin varislerine bıraktığı tüm serveti :
1.) 400 zira ebadında bir ev
2.) 2 Seccade
3.) Bir adet havan
4.) 1 kova
5.) 1 oberi (Keçeye benzer kilim)
6.) 3 palas
7.) 1 keçe
8.) 4 kilim
9.) 2 teşt (Leğen)
10.) 3 küçük tencere
11.) 3 büyük tencere
12.) 4 tabak
13.) 2 tava
14.) 1 süzgeç
15.) 3 yatak
Toplam 15 kalemde 30 parça eşya ve 1 adet ev... Yaşadığı dönemin en önemli alimlerinden birinin varislerine bıraktığı tüm miras işte bu kadar. Günümüzün, ilmini istismar ederek zenginleşen alimleriyle karşılaştırılamayacak kadar takvalı bir zat. Sırf, ALLAH'TAN KOTKTUĞU İÇİN , ihtiyacından fazla zekat ALMAYAN bir Allame... Halbuki eğer Seyda ilmini istismar etseydi Lice'nin ve bölgenin en zenginlerinden biri olurdu.
Seydanın bilinen iki eseri vardır:
1.) Divan (Basılmıştır)
2.) Tecvid, bu manzumdur (Basılmıştır)
Seyda 3 evlilik yapmış, bunlardan 4 oğlu, 2 kızı olmuştur.

Oğulları:
1.) Muhammed
2.) Hacı Abdüssamed
3.) Cemil
4.) Beşir

Kızları:
1.) Samiye
2.) Anberşemin
Rumi 11 Kanunisani 1327'de vefat eden Seyda'nın mezarı Lice'de,Lice Beylerinin mezarlığındadır.


DİPNOTLAR
1.) Diyarbakır Uleması Syf 52-53'de Adı Muhammed, mahlası Hadi olarak geçmektedir. Ancak aynı yazarın 'Diyarbakır Velileri' adlı kitabında ise adı Muhammed Hadi olarak yazılıdır. (Bakınız Diyarbakır Velileri, Syf 157)
2.) Aynı yazarın Diyarbakır Uleması kitabırda ise Hicri 1325 yılında sınava girdiği, Hicri 14 Muharrem 1328 tarihinde de Lice Müderrisliğine tayin edildiği yazılıdır.(Bakınız, Diyarbakır Uleması, Syf 53-54)

KAYNAK:
1.) Şefik KORKUSUZ; Diyarbakır Uleması, Şahsi Basım, Melissa Matbaası, İstanbul Temmuz1996
2.) Şefik KORKUSUZ; Diyarbakır Velileri, Şahsi Basım, Melissa Matbaası, İstanbul 1996

 

ŞEYH ABDÜLKADİR
Şeyh'é mezın (Büyük Şeyh) ve Abdülkadiré Sani olarak ta tanınan Şeyh, Lice ilçemizin Hézan (Kayacık) bucağındandır.
Babası Molla Abdullah, dedeleri ise sırası ile şunlardır:
1. Dedesi, Molla Abdürrahim
2. Dedesi, Molla Muhammed
3. Dedesi, Molla Ahmed
4. Dedesi, Hüseyin Ağa
Şeyh Abdülkadir'in babası Molla Abdullah aynı zamanda Mevlana Halid Zülcenaheyn'in
halifesidir. Şeyh Abdülkadir Efendi, kendisi ile beraber 5 erkek kardeş idiler.
Önceleri Gavs'i Hizaniye (Seyyid Sıbgatullahi Arvasi) bağlı iken, Gavs'ın vefatından sonra Gavs'ın Halifesi :Şeyh Abdurrahman Tahi'ye intisap etti ve hizmetinin sonunda hilafet aldı. Evinin bulunduğu Hézan ve çevresinde irşada başladı ve uzun yıllar bu irşada devam etti.
Şeyh Abdülkadir'in 4 çocuğu vardır:
1.) Molla Muhammed Emin
2.) Şeyh Muhammed Selim (Bakınız Şeyh Selim Bölümü)
3.) Muhammed Şirin
4.) Molla Alauddin
Aslında Şeyh Abdülkadir'in ilmi derinliğini anlamak için uzun boylu araştırmalar yapmaya gerek olmadığı kanaatindeyim. Sadece, kendisinin yetiştirerek (Kendisine) Halife seçtiği 3-4 isme bakmak bile İlim seviyesinin ne kadar üst seviyelerde seyrettiğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Şeyh'in önce talebesi, yetiştikten sonra ise halifesi olan bazı tanınmış alimler şunlardır:
1.) Muhammed Hadi (Bkn; Muhammed Hadi bölümü)
2.) Molla Mustafa-i Sisi
3.) Şeyh Seyyid
4.) Molla Ahmedé Hasi (Bkn; Ahmedé Hasi bölümü)
Şeyh Abdülkadir'in, içinde mektuplarının da yer aldığı bir Divanı vardır. Şeyh'in kendi isminden başka "Şeyh'é Mezın" ve "Abdülkadiré Sani" lakaplarının da olduğunu yazımızın başında belirtmiştik. 'Şeyh'é Mezın' denmesinin sebebi, ilminin büyüklüğünden dolayıdır. Abdülkadir'é Sani denmesinin sebebi ise şöyle anlatılır:
Şeyh, doğmadan önce annesi bir gün rüyasında Şeyh Abdülkadir Geylani hazretlerini görür. Şeyh Abdülkadir Geylani hazretleri rüyada Şeyh'in annesine şöyle der: "Bir erkek çocuğun olacak. Adını Abdülkadir koy. Benden sonra ikinci Abdülkadir olacaktır". Çocuk doğduktan sonra Mevlana Halid-i Bağdadinin halifelerinden olan Şeyh Abdullah Semerşeyh'i haber gönderir: 'Çocuğu getir adını koyalım'. Şeyh'in annesi daha önce görmüş olduğu rüyayı da beyine anlatınca, Beyi Molla Abdullah çok sevinir ve Cenab-ı Allah'a (c.c) hamd eder.
Şeyh Abdülkadir, uzun bir irşad vazifesinden sonra Hicri 1326 (Miladi 1905) yılında Hézan'da (Kayacık) vefat eder. Mezarı aynı nahiyededir.


KAYNAK :
Şefik KORKUSUZ; Diyarbakır Velileri, Şahsi Basım, Melissa Matbaası, İstanbul 1996

 

Molla Ahmet MEYLANİ
Hicri 1328 (Miladi 1912) yılında Lice'nin Molla Mahallesinde dünyaya geldi. Babasının adı Molla Abdullah, dedesinin adı Şeyh İbrahim, onunda babasının adı Şeyh Ahmed Meylani'dir. Babası ona, dedesinin ismini vermiştir. Babasının dedesi Şeyh Ahmed Meylani, Siirt'in Eruh ilçesinin Meylan köyünden göç ederek Lice'ye yerleşmiştir. Meylan köyüne izafeten Meylani soyadını almışlardır.
İlk olarak Lice'de çeşitli hocalardan dersler alarak ilim tahsiline başlar. Ardından bir süre ilçemizin Hézan Nahiyesinde (aynı zamanda dayısı olan) Şeyh Selim'in (Bkn: Şeyh Selim bölümü) medresesinde okur. Ardından Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Naré köyünde büyük bir Alim olan Molla Alauddin'den ders alır. Bitlis iline bağlı Güroymak (Norşin) ilçesinde Şeyh Sultan Veled'den de ilim tahsil eder. En çok Hazro ilçesi Alimlerinden olan Hacı Abdülfettah Efendiden ders alır. Silvan'daki Molla Hüseyin'é Küçük'ten de bir süre ilim tahsil eder.
İlim tahsilinin ardından ilk olarak Diyarbakır merkeze bağlı eski adıyla Quçık köyünde (yeni adını bulamadık) fahri İmamlık yapar. 1946 yılında Diyarbakır Müftüsü Ömer Avni Yardım nezdinde girdiği Müftülük sınavını birincilikle kazanarak Lice ilçemize Müftü olarak atandı. Yirmi yıl süre ile ilçemize yalnız Müftü olarak dini alanlarda değil, aynı zamanda sosyal alanlarda da hizmetleri olmuştur. Bunların arasında, Kan davası olan ailelerin barıştırılması, Lice'ye Ortaokulun getirilmesi, o zamanlar merkez nüfusuyla Diyarbakır'ın en büyük ilçesi konumunda bulunan Lice'nin il olması çalışmaları vs. gibi hizmetleri sayılabilir. Lice'de görev yaptığı yirmi yıl içerisinde 6 ay Çermik'te, 6 ay da Malatya-Hekimhan'da Müftülük görevlerinde bulunmuş, ancak tekrar Lice'ye dönmüştür. 1966 yılında Mardin ili Mazıdağı ilçesine tayin olur. Ardından Aydın'ın Nazilli ilçesine atanır. Diyanet İşleri Başkanlığında 'Musahhih' (Kitapları tashih edici, düzeltici) olarak 1,5-2 yıl civarı görev yaptıktan sonra 1971 yılında Diyarbakır'ın Ergani ilçesi Müftülüğüne atanır. 1976 yılında Elazığ ili Sivrice ilçesi Müftülüğüne atanır. 1977 yılında 31 yıllık Müftülük hizmetinin ardından kendi isteğiyle emekliye ayrılır.
Ergani Müftülüğü görevi sırasında başladığı eser tercümelerine emekliliğinde hız verir ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırır.
Tercüme eserlerinden bazıları şunlardır:
1.) Tarih-ül Fıkh-il İslami (İslam Fıkhı Tarihi).
2.) Bidayet-ül Müctehid.
3.) Hayatüs Sahabe
Bu üç Kitap yayınlanmıştır.

Tercüme ettiği ancak henüz yayınlanmamış olan eserler ise şunlardır:
1.) Abdülkadir El Cezairi'nin 'El Minhac' adlı eseri. (Konya'da kitapçılık yapan Zeki Sakallı'nın yanındadır.)
2.) Mısırlı bir Alim tarafından kaleme alınan ve yaklaşık 30 cüz civarı olan 'Kısas-ül Enbiya'(Peygamber Kıssaları). (Hikmet Yayınları sahibi İsmail Hakkı Şengüler'e teslim edilmiştir. İsmail Hakkı Bey 2001 yılında vefat etti, ancak bu esere ait müsvette'ler ailesinin yanında olabilir)
3.) 'Ruh ül Beyan'tefsirinin bir kısmı.

1977 yılında ailesiyle birlikte halen ikametini sürdürdüğü Diyarbakır'a yerleşti.
Hocayı tanıyanlar onun çok kültürlü olduğunu, İslami ilimlerin hemen bütün dallarına çok iyi derecede vakıf olduğunu belirtirler. Yetiştirdiği talebelerden bazıları Müftülük ve Vaizlik gibi üst görevlerde bulunmuşlardır. Bunların arasında Lice, Mazıdağı, Hani ve Silvan Müftülüğü ve Diyarbakır Vaizliği yapmış olan M. Said Ergin, Lice, Şarköy ve Hani Müftüsü ve Yazar Mehmed Emin Bozarslan (Bkn: M. Emin Bozarslan bölümü) ve Diyarbakır merkez Vaizi Abdulhaluk Duran örnek gösterilebilir.

Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Arapça ve Farsça dillerini bilen Molla Ahmed Meylani, üçü erkek, ikisi kız olmak üzere beş evlat babasıdır.
Şeyh Selim
Asıl adı Muhammed Selim'dir. Ancak yaşadığı bucak olan Hézan'a (Kayacık Nahiyesi) nispetle 'Şeyh Selimé Hézani' olarak tanınmıştır.
Hicri 1292 (Miladi 1871) yılında Maven'de dünyaya geldi. (Maven, Muş İline bağlı bir köy. Z.D)
Babası meşhur Şeyh Abdülkadiré Hézani olup anne tarafından Seyyid'dir.
Hem İlim, hem Tasavvufi amelini (Eğitimini) Hazret Lakabıyla da tanınan meşhur Norşin Şeyhi Muhammed Diyauddin Efendinin yanında tamamlayıp icazetini alır.
Uzun yıllar Hézan'da Nakşibendi Tarikatı üzerine irşad vazifesini yürütür. İki kez evlenir. Bu evlilikten doğan çocukları şunlardır:
Erkekler;
1.) Muhammed Masum
2.) İsmail Hakkı
3.) Muhammed Salim (Bu zat Norşin Şeyhi Muhammed Diyauddin Efendinin yeğeni Şeyh
Abdülbakinin halifesidir.)
4.) Abdülbaki
5.) Muhammed Hafız
6.) Sıbgatullah

Kızları;
1.) Habibe
2.) Afife
3.) Saide
4.) Emetullah
5.) Ümmi Gülsüm
6.) Makamat
7.) Nefahat
8.) Hanife
Bir ara Mustafa Kemal (ATATÜRK) Silvan'da komutan olarak bulunurken (1917 civarı) ilginç bir rüya görür, birçok kimseye te'vil ettirir (yorumlatır) ama beğenmez. O zaman kendisine Şeyh Selim Efendiyi anlatırlar, oda Şeyh Selim Efendiye sorar ve aldığı cevap karşısında son derece sevindiğini belirterek, iltifatlarını bildirir.
Şeyh Said olaylarına karışmadığı halde ( Şeyh Said olaylarında Şeyh Selim, Şeyh Said'in ne yanında nede karşısında yer almış, tarafsız konumda kalmayı tercih etmiştir.) Şeyh Selimi de yakalayıp mahkeme ederler. Ancak daha sonra suçsuz olduğu anlaşılarak serbest bırakılır.
Soyadı Kanunundan sonra AYDIN soyadını aldı.
Şeyh Selim Efendinin yazdığı bir eseri varsa da isim ve konusu bulunamamıştır.
Şeyh Selim (AYDIN) Efendi, Hicri 1355 (Miladi 1934) yılında, 63 yaşında vefat eder.
Mezarı Hézan (Kayacık) Nahiyesindedir.

KAYNAK : Şefik KORKUSUZ, Diyarbakır Velileri.
 

RE'FET EFENDİ

 

Refet Efendi Hicri 1250 (Miladi 1834) yılında Lice'de doğdu*. Re'fet ilkin Şaban Kami Efendiden ve sonra Arap-zade Hafız Mehmed Hasip Efendi'den ders aldı. Hicri 1270 (Miladi 1854) de Urfa'ya oradan Anteb'e ve 1275 te Haleb'e giderek bu ülkelerin tanınmış ilim adamlarından ayrıca ders alarak bilgisini genişletti. Halep Valisi Seydi Ali Paşa'nın oğlu Hamdi Paşaya intisab ederek sonradan beraberinde İstanbul'a gitti. Paşanın Üsküdar'daki konağında Hocalık ettiği sırada Atik Valide Sultan Medresesinde, müderris Ankaralı Kara Hüseyin Hamid Efendiden ayrıca okuyarak 1864 yılında tahsilini tamamladı. Hicri 1283 (Miladi 1866'te Bab-ı Ali Buhari Hocalığına tayin kılındı. Üsküdarda Atik Ali Paşa Camiinde talebeden bazılarına Mesnevi, Gülistan ve Hafız divanı okuttu. Sultan Abdulaziz'in cülusunda (Cülus: Osmanlı Padişahlarının tahta geçiş töreni) <tarz-ı cedid> namındaki mevlid'ini yazarak sultana takdim etmiş ve atiyye olarak yirmibin kuruş almış idi. Bu Mevlid bir çok defa basılmıştır.
Re'fet Efendinin bir hayli manzumeleri de vardır. Ekserisi yeni sene, vefat, memuriyet, veladet ve cülus tarihlerinden ibarettir.
14 Cümadelahire 1321 (Miladi 1903) tarihinde İstanbul'da vefat etmiş ve cenazesi Karacaahmet mezarlığına gömülmüştür.

Kaynak: 1.) Şevket Beysanoğlu, Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları 2.Cilt, İst.1960, S.116-117-118.
2.) Diyarbakır Salnameleri, Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi Yay. No:14, C.3-4-5, İst. 1999.


* Şevket Beysanoğlu Bey, Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları isimli kitabında Re'fet Efendinin doğum yeri olarak Diyarbakır'ı belirtirken şu ifadeyi kullanmıştır: "Bazı Diyarbekir Salnamelerinde şehrimize bağlı LİCE kazasında doğduğu yazılı ise de yanlıştır". Ancak biz Re'fet Efendinin biyografisini bu bölüme alırken Re'fet Efendinin yaşadığı dönemde yazılan ve yaklaşık olarak çeşitli aralıklarla yirmi yıl boyunca devam eden Diyarbakır Salnamelerini esas aldık. M.1884'teki 12.Salnameden 1903-4 yılındaki 19. Salnameye kadar toplam yedi Salnamede Re'fet Efendinin doğum yeri olarak LİCE geçmektedir. Kanaatimizce Re'fet Efendi yaşadığı dönemde yazılan Salnamelerde doğum yeri ve kendisi ile ilgili bilgilerde yanlışlık bulunması halinde düzeltme yoluna gidebilirdi. Re'fet Efendinin böyle bir girişiminin olmaması ve ardı sıra yazılan yedi Salnamede de doğum yeri olarak LİCE'nin yer alması bizim tezimize destek vermektedir.

 

ABDÜLHAMİD EFENDİ
Hicri 1275 yılının Teşrinievvel ayında (M.1858) Lice'de Cami-i Kebir Mahallesinde dünyaya geldi. Lice'de bulunan Tarikat-i Aliye-i Kadiriye'den (Kadiri Tarikatından); Şeyh İsmail Kurevi sülalesine mensuptur. Babası Müftüzade'lerden Lice Müftülüğü de yapmış bulunan Hacı Ahmed Efendidir. Babasının Mahlası 'Rüşdi' olup 13 Zilkadde 1322'de Lice'de vefat etmiştir.

Hicri 1285 (Miladi 1868) yılında 10 yaşında iken Lice'de bulunan ilk mektebe giderek tahsiline başlayan Abdülhamid Efendi, Hicri 1294 (M.1877) yılında Diyarbakır'a gider. Diyarbakır'daki resmi Medreselerde tahsilini tamamlayarak Hicri 1306 (M.1888-1889) yılı Şubat ayında icazet alır.

Lice'ye döndükten sonra Cami-i Kebir Medresesinde ilim dersleri vermeye başlamış ve Hicri 1321 (M.1903) yılı ile Hicri 1323 (M.1905) yıllarında toplam iki defa daha icazet vermeğe muvaffak olmuştur. Derslere devam ettiği sırada açılan bir sınavla Lice Bidayet mahkemesi üyeliğine başlar. 14 Nisan 1312 tarihinde başladığı bu görevinden 14 Kanunievvel 1314'de ayrılır. Ardından Lice'deki Mektebi İbtidaiye Muallimliğine tayin edilir. Bu görevinden de 11 Kanunievvel 1324'te istifa ederek ayrılır. Muallimlikten ayrılan Abdülhamid Efendi 1 yıl sonra bu defa babasından boşalan Lice Müftülüğü görevi için başvurur ve 8 Kanunievvel 1325 ( M.1907 ) tarihinde bu göreve atanır. Lice Müftülüğünün yanı sıra yine babasının görevleri arasında bulunan Lice Vakıf Ahmed Bey Medresesi Müderrisliği ve imamlığı görevlerinde de bulunur.

Kürdçe, Türkçe, Arapça ve Farsça dillerini bilen Abdülhamid Efendi'nin yazdığı eserler makaleler halinde 'Diyarbekir' Gazetesi'nde yayınlanmıştır. Yaptığı İlim neşrinden dolayı kendisine 'Edirne Müderrisliği' rütbesi verilmiştir. http://liceliler.sitemynet.com/liceplatformu/id9.htm

 

 

Diyarbekri Hüseyin (Diyarbakır)

(?-1574): Osmanlı tarihçisi. Medrese öğreniminden sonra eğitimini Şam’da sürdürdü. Daha sonra Mekke’ye geçti Çeşitli dinsel görevler yaptı, kadılığa getirildi. Tarih-alhamis fi ahval anfas al-nafis adlı tarih kitabı iki cilt olarak basıldı. I.Cilt Hz. Muhammed’in yaşamını ve bu konuda anlatılanları içerir. II. Cilt II. Murad’a değin halifeler dönemini kapsar. Kabe’nin ve Mescid-i Haram’ın bir Mufassal Taviri adlı yapıtı basılmadı; bir yazması Berlin’de bir yazması da Hidiv Kütüphanesi’ndedir.
Kenthaber Kültür Kurulu
Bu şahıs mukaddes emanetlerin Yavuza teslim edildiği esnada Mekke emirinin yanındaydı

 

İbrahim Gülşeni (Diyarbakır)

(Yaklaşık, 1542/55-1533)
Gülşeni Tarikatı’nın kurucusu. Doğum tarihi ve yeri tartışmalıdır. Kimi kaynaklar Gülşeni’nin Azerbaycan’da, kimi kaynaklar da tarih belirtmemekle birlikte Diyarbakır’da, ya da çevresinde doğduğunu yazmaktadır. Şevket Beysanoğlu Muhyi-i Gülşeni’nin Menakıb’ına dayanarak yukarıdaki tarihleri vermektedir.
İki yaşında öksüz kaldı. Amcasının yanında ilköğrenimini tamamladı. Daha sonra bilgisini artırmak amacıyla Maveraünnehr’e gitti. Oradan Tebriz’e geçerek Uzun Hasan’ın yanında kaldı. Şah İsmail yörede egemen olduktan sonra, Gülşeni’yi Şiilik’in yayılmasına engel gördüğü için, idam ettirmek üzere hapsetti. Gülşeni muhafızın yardımıyla buradan kaçarak Diyarbakır’a gitti .
Oradan Mısır’a gecti, çeşitli cami, dergah ve zaviyelerde bulundu. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı almasından sonra Gülşeni’nin yöredeki saygınlığı arttı. Yerel yöneticiler arasındaki çeşitli anlaşmazlıklar Gülşeni’nin durumunu da etkiledi. Kanuni’nin padişahlığı sırasında İstanbul’a çağrıldı. Çok yaşlanmış olmasına karşın, verdiği vaazlarla çevrede geniş bir saygınlık kazandı. Halvetilik’in bir kolu olarak kendi adıyla anılan tarikatı kurdu; birçok mürşid edindi. Mısır’a döndükten sonra bir veba salgınında öldü.
Yapıtlarından kimileri: Manevi (40.000 beyitlik bu mesnevi Farsça olarak Mevlana’nın Mesnevi’sine nazire olarak yazılmış, Gülşeniler arasında büyük bir ün kazanmıştır), Arapça Divan (Halil takma adıyla yazılmış, alaylı şiirler), Türkçe Divan (24.000 ‘i aşkın beyitten oluşmaktadır, dil açısından önemlidir).www.kenthaber.com

Kenthaber Kültür Kurulu

 

ahmed kârazî diyârıbekrî

 
On dokuzuncu yüzyılda Anadolu'da yetişen evliyâdan. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin halîfelerinden Şeyh Muhammed Hânî'nin talebesidir. İsmi, Ahmed olup, Kârazî ve Diyârıbekrî nisbeleriyle bilinir. Diyarbakır'a bağlı Kâraz'da doğdu ve orada vefât etti. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir.

Küçük yaştan îtibâren zamânının usûlüne göre ilim tahsîl eden Ahmed Kârazî ilmî yönden kendini yetiştirdi. Tasavvufa karşı büyük alâka duydu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerinden Şeyh Hâlid-i Cezerî'nin sohbetlerinde bulundu. Onun terbiyesinde yetişti. Birçok mânevî derecelere kavuştu. Bu sırada hocası Hâlid-i Cezerî vefât ederek Cezîre (Cizre) taraflarında Bâsır denilen yerde defn edildi. Onun yerine geçen dâmadı Şeyh Sâlih, Hâlid-i Cezerî'nin talebelerine şöyle bir mektup yazdı: "Hemen herkesin Bâsıra'ya, Şeyh Hâlid'in kabrini ziyârete gelmesi gerekir. Her kim gelmeyecek olursa, bu tarîkattan kovulmuştur."

Şeyh Sâlih'in mektubunda bildirdiği husûsa karşı çıkan, Şeyh Hâlid'in talebeleri bir araya geldiler. Bunlar arasında Ahmed Kârazî de vardı. Bu talebeler Şeyh Sâlih'in bu isteğini ve düşündüklerini bir mektup yazarak Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerinden Muhammed Hânî'ye bildirdiler. Bunun üzerine Şeyh Muhammed Hânî, Şeyh Sâlih'e mektup yazıp, anlatılan işlerden kendisini şiddetle sakındırdı. Böyle bir şeyi yapmamasını istedi ve bu işin dînî yönden mahzûrlarını anlattı. Yaptığı işin yanlış olduğunu anlayan Şeyh Sâlih fikrinden vaz geçti.

Bu hâdiseden sonra memleketinden ayrılan Ahmed Kârazî Şam'a giderek Muhammed Hânî'ye talebe oldu. Onun bereketli sohbetlerinde bulunarak ilim ve feyzinden istifâde etti. Hocasının iltifât ve ihsânlarına kavuştu. Kısa zaman içinde tasavvuf yolunda ilerleyip kemâle, olgunluğa ulaştı. Muhammed Hânî hazretleri ona hilafet verdi. Daha önce ayrılmış olduğu vatanına yâni Diyarbakır taraflarına, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak ve onların dünyâ ve âhirette kurtuluşlarına vesîle olmakla vazîfeli olarak gönderdi. Memleketine dönen Şeyh Ahmed Kârazî Nakşibendiyye yolunun Hâlidiyye kolunun yayılması için gayret sarf etti. Sohbetlerine uzaktan yakından gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifâde ettiler. Pekçok kimse onun vasıtasıyla saâdet yoluna kavuştu.

İlmiyle amel eden fazîlet sâhibi bir velî olan Ahmed Kârazî'nin birçok kerâmetleri görüldü. Ömrünü İslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle geçiren, tek gâyesi Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak olan Ahmed Kârazî memleketinde vefât etti.

1) Hadâik-ul-Verdiye; s.273
http://www.uluyol.net/

şeyh muhammed şerđf el-arabkendî (tanrıkulu)’nin
hayatı
Şeyh Muhammed, 1911 yılında Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Arabkent (Bayındır) köyünde dünyaya geldi. Babası Arabkent’te medfun bulunan Seyyid Yusuf’dur. O da Seyyit Muhammed’in oğludur. O da Seyyid Zinnun’un oğludur. O da Şeyh Muhammed’in oğludur. Şeyh Muhammed Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Bağas köyünde medfundur. Kabri günümüzde belli olup halen ziyaret edilmektedir. Soyu, o yöre halkı arasında meşhur “Bubi” ye ulaşır. Bubi’nin
seyyid olduğu halk arasında yaygın olarak bilinmektedir. Babası, o daha çok küçük iken vefat etmiştir. Annesi Rabia hatun Diyarbakır’ın Bismil iliçesine bağlı Mirza bey (Mirzabega) köyünden Ş. Abdulkadir’in kızıdır. Şeyh Abdurrahman’ın kardeşidir. O da meşhur ve bilinen bir aileye mensuptur.

YETİŞMESİ
Küçük yaşlarda babasını kaybeden Şeyh Muhammed, annesinin himayesi altında, büyük abisi Hacı Mehdi ile birlikte zor şartlarda büyümüştür. Annesi, Muhammed’i okutmak için elinden gelen çabayı harcamıştır. Sadece kendi pak sütüyle büyütmüştür. Çocuğunun dışarıda ve özellikle düğün yemeği yemesine müsaade etmeyip abdestli iken pişirdiği yemekleri yedirerek büyütmüştür . Bu çabalar sonucunda en güzel bir şekilde yetişmesinin nasip olması anlamında
“fe enbetehü nebaten hasenen” sırrına mazhar olmuştur.
1
Çocukluğu ve gençliği ilim tahsil etmekle geçen Şeyh Muhammed aynı zamanda tasavvuf terbiyesi de almıştır.

TASAVVUF TERBİYESİ
Tasavvufî terbiyesini, o yörede meşhur olan Şeyh Kemal’in yanında almıştır. Ve şeyhin en çok sevdiği üç kişiden biri olmuştur. Bu müddet zarfında şeyhinden büyük bir teveccüh görmüştür. Böylece gençliği, ilim ve tasavvufla yoğrulmuştur. Yaşıtları, Şeyh Muhammed’in bazı geceleri sabahlara kadar zikirle geçirdiğini ifade etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki salavat getirirken Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i defalarca gördüğünü anlatmıştır.Şeyh Kemal vefat edene kadar onunla birlikte olmuş ve kimseye intisap etmemiştir. Yalnız Şeyh Ahmed el-Haznevi’nin meşhur teveccühüne mazhar olduğu, kendisinden rivayet edilmiştir. Đlim tahsili esnasında Şeyh Ahmed Haznevi’nin müridleriyle bir süre beraber olmuş, fakat ona intisab etmemiştir. Arapkent’te imam iken, oralardan geçen bir kervan kendisine yanlarında bulunup da okuyamadıkları birkaç risaleden müteşekkil bir kitap vermişlerdi. Risaleler arasında bulunan Sıbğatullah’ın “el-Mineh” adlı
risalesini okuyunca çok etkilenmiştir. Bundan dolayı Nakşibendi tarikatının Seyyid Sıbğatullah’tan gelen koluna çok sempati ve iştiyak duymuştur. Bundan sonra, kendisine en yakın hissettiği, Nakşibendilerden Şeyh Ahmed Haznevi’nin büyük oğlu Şeyh Ma’sum’a intisab etmiştir. Şeyhine olan bağlılığından dolayı her türlü hizmeti yapmaktan geri durmamıştır. Hatta Şeyh Ma’sum’un yanında tasavvufî sülûkuna devam ederken, sıradan bir mürid olmayıp büyük bir alim olmasına rağmen, elleri şişip hiçbir şey tutamayacak hale gelinceye kadar çalışmıştır.Öyleki Şeyh Ma’sum’un Tilmaruf’lu köylüleri, Şeyh Muhammed’i tanımadıklarından kendi aralarında “ne güzel hizmetçi” keşke Şeyh efendi ona ücret verseydi de sürekli hizmet etseydi veyaŞeyh efendinin darılmayacağını bilsek aramızda onun ücretini karşılayıp burada kalmasını sağlasaydık şeklinde fısıldaşıyorlardı. Şeyh Muhammed orada geçen bir anısını şöyle anlatmaktadır: “ Birgün cami ve avlusunu
temizledikten sonra, avluda beklerken, Şeyh Masum’un ‘keşke burada birkaç ağaç olsaydı’ sözünü duydum. Ağaç dikme zamanı olmadığı halde şeyhin
işaretlerini birer emir olarak telakki ettiğim için, ağaçlardan birkaç dal kesip işaret ettiği yere ektim. Çevremdeki insanlar benimle alay edip, diktiğim ağaçları söktüler.” Tasavvufi terbiyesini Şeyh Masum’un yanında mükemmel bir şekilde ve sülûk hususunda güzel örnek olacak şekilde tamamlayıp ondan halifelik
almıştır.Tarikat hayatı, üstadlarına çok bağlı, sofilerin hurafe ve şatahatlarından uzak bir üslubla devam etmiştir. Nakşibendi tarikatının her yönüyle şahânî bir
tarikat olduğunu tesbit etmiştir.


İLME HİZMETİ
Çocukluğu ve gençliğinin büyük bir bölümü ilim tahsili ile geçmiştir. Đlimde, üstün zekası ile emsalleriyle mukayese edilemeyecek bir üstünlük elde etmiştir. Daha önce belirttiğimiz gibi hastalığından dolayı ilim tahsiline uzun bir müddet ara vermiştir. Tahsil sırasında bile hastalığı dolayısıyla fazla cehd edememesine rağmen emsali az görülür bir ilmi üstünlük elde etmiştir. Arapkent’e döndükten sonra sağlığı elverince ilim tedrisatına tekrar başlamıştır. Köy sakinleri su ihtiyaçlarını yağmurdan sonra sarnıçlarda biriken su ile karşılıyorlardı. Bununla beraber köylüler fakirlik ve yoksulluk içinde idiler. Bu zor şartlar içersinde elli-altmış talebeyi sürekli okutmuştur. Köylüler 10’a yakın öğrencinin ihtiyacını karşılarken Şeyh Muhammed geri kalan öğrencilerin tüm ihtiyacını karşılıyordu. Tüm gelirini talabelere harcıyordu. Hatta evinde de hiçbir şey kalmayınca köyünde bulunan, her türlü hizmetini yapan sırdaşı Hacı İbrahim’i çağırıp, hiç kimseye anlatmamasını da tenbih ettikten sonra, çok değerli cübbesini satıp, karşılığında da buğday almasını istemiştir. Bu şekilde satın alınan buğdayla öğrencilerin eğitimini
sürdürmüştür. Şeyh Muhammed’in tedris hayatında buna benzer sayısız örneklar mevcuttur. Đki hanımı da, öğrencilerin yemeğini ve ekmekleri pişirip ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Hatta su sıkıntısından dolayı Arapkent köyünden Mirzabey köyüne gitmek zorunda kalan Şeyh Muhammed ve öğrencileri orada
da tahsil faaliyetini aksatmadan sürdürmüşlerdir. Bu şekildeki zor şartlar altında birçok büyük alim yetiştirmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Muhammed Emin Gercüşî, Nuri Hanikî, Muhammed Salih el-Ğursî, Muhammed el-Ğursi, Hıdır el-Gursî, Rıdvan, Nusrettin, Celal Yıldız (halen Mardin müftüsüdür),  Burhan,  Selahattin,  Hüsnü, Said, Şerif Eroğlu, Hasan, Ramazan, ve daha nice öğrencileri... Bu hocaların büyük çoğunluğu Şeyh Muhammed’in kendilerine gösterdiği yolda halen ilim tedrisatına devam etmektedirler. Şeyh Muhammed’in tedris faaliyeti sağlık durumu elverinceye kadar devam etmiştir. Birçok hastalığa mübtela olunca bedenen yorgun düşmüş ve tedris faaliyetini bırakmak zorunda kalmıştır.

İLMİ ÜSTÜNLÜĞÜ
İlimde büyük bir üstünlük sahibi idi. Hatta o yörenin alimleri, “alet ilminin tümü dünyadan kalkmış olsa Şeyh Muhammed onu tekrar icad eder.” demişlerdir. Onun zeki ve başarılı talebeleri diyorlar ki: “Herhangi bir ders verdiği kitabı ya kitabın müellifi seviyesinde veya daha üstün bir şekilde biliyordu.” Ders verirken “Ben kâle yekulû” ile uğraşmam. “Kale yekuluyu” anlatamam diyordu. Yani onun yanında okuyan talebenin ilmi seviyesinin olması gerekiyordu. Đbare tercüme etmek yerine nüktelerin ortaya çıkarılması ve kitabın içinde geçen hilafların, alimlerin görüşlerinin tahlili, birini tercih diğerini tenkit ederek veya ikisini de reddedip kendi görüşünü ortaya koyarak ders işliyordu. Derslere hazırlanmadığı halde, çok seviyeli dersler veriyordu. Eser yazmaya gelince; önceki alimler geleceğe çok şeyler
bırakmışlardır. Yalnız “durum ve zaman müsait olmadığından dolayı yazma imkanı bulamadık” diye beyan ediyordu. Yalnız Keşkül’ün “el-kafiye” lafzı
üzerindeki leğazını şerhetmiştir. Ve onun tarikat terbiyesiyle ilgili bazı sözlerini talebesi Muhammed Salih el-Gursi, eş-Şezeratü’l- Muhammediye adı altında toplayıp derlemiştir. Ayrıca Nakşibendi tarikatının adabından küçük bir risale ve bazı tavsiyeler ve arapça kasideler yazmıştır.


VERA VE TAKVASI
Takvası ve Allah’tan korkması tarif edilemeyecek şekildedir. Öyleki bazı zamanlarda yemek yeme iştahı olmuyor, uykusuz kalıyordu. Hatta bazı sohbetlerinde “bizim sevgi, sevgi değildir, bizim korkumuz da korku değildir diyordu. Çünkü seven sevilenle buluşunca yemeği ve uykuyu unutur. Allah’tan korkan kişinin de uykusu ve iştahı kaçar diyordu. Bir gün Bismil’de bir müridin evinde büyük bir kalabalık ile irşad için misafir iken onu talebesi ve halifesi Abdulhalim el-Hêşterekî dışarda bir arkadaşına seyda niçin milleti rahatsız ediyor diye söyler. İçerde bulunan seyda dışarı çıktığında onu çağırıp Abdulhalim diye seslenmiştir. Eskiden beri kalbimden, Allah için olmayan hiçbir hatıra geçmemiştir. Çok hastalıklı olduğundan dolayı bedeni çok zayıf olmasıyla beraber hiçbir zaman camide cemaatla namaz kılmayı terketmemiştir. Camiye giderken bir iki nefes alarak istirahat edip öyle giriyordu. Aynı şekilde teheccüt namazlarını da terk etmiyordu. Bir defasında hastalık çok ağır basmış olup kalkmamayı kalbin geçirmişti. Nefsine hitap ederek köyü düşman basarsa ne kadar düşmandan kaçacaksın, yarım saat kaçmayı içinden geçirmişti. Madem öyleyse niçin Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden yarım saat kaçmayıp Allah’ın rızasına koşmayalım, demiştir.Şeyh Ma’sum Nurşinî: “Kime bakarsan onların kalbinde mal-mülk düşüncesi olduğunu görüyorum. Şeyh Muhammed’e baktığımda ise Allah’tan başka kalbinde hiçbir şey yoktur, demiştir. Bazen zikrin etkisinden ve Allah korkusundan dolayı yanıyordu. Küçük hanımı diyordu ki elbisesini yıkadığında kalbinin üstüne gelen bölümü yanıktı. Ona elbisene ne yaptın dediğimde, “bana karışma sen anlamazsın” diyordu.


FERASET VE HİKMETİ
Derin bir feraset ve hikmet sahibiydi. Müridlerine baktığında muvazzaf oldukları, evradları yapıp yapmadıklarını veya gevşek davrandıklarını simalarından anlıyordu. Bu durumları onların yakın arkadaşlarına anlatarak dolaylı olarak ikaz ediyordu. Şeyh Ma’sum, Nurşin’i ziyarete giderken hazır bulunan cemaata; “kalblerinizi kontrol edin. Şeyh Muhammed gelmiştir. O kalblerin casusudur” diye uyarıyordu. Onun hikmetli sözlerini öğrenmek isteyen varsa Şezeratı Muhammediye adlı risalesini okuyabilirler. Risalesinden birkaç örnek vermekle yeteneceğiz.“Haram yeme ve kötü insanlarla oturup kalkma, kalbi ifsat edenşeylerin başında gelir.“Fitne ve insanlar arasındaki geçimsizliğin nedeni kibir ve dünya sevgisidir.” “İnsanların irşadına kendini adayan, sürekli kendini kusurlu gördüğü
halde irşad esnasında kendi kusurlarını görmeyen kimsedir.”

İRŞAD HAYATI
Sağlık durumu tedrisata müsaade etmeyince tedrisatı bırakıp irşada başlamıştır. Halk tarafından büyük bir teveccüh gördü. Özellikle o yörede bulunan hocaların çoğu müridi olmuştur. Müridlerinin çoğu alim olduğundan dolayı bidat ve hurafelerden tarikatı muhafaza etmişlerdir. Bu sebepten çoğu insanların kalbini feth etmiştir.Şeyh Muhammed büyük bir kabul görmüştü. Bu kabülü yaptırdığı bir cami inşaatı sırasında müşahade edilmiştir. Batman’da bir cami yapmaya teşebbüs etti. Cami için hiç kimseden yardım taleb etmedi. Ve yardım taleb edilmesini yasakladı. Buna rağmen bu büyük inşaat külliyesiyle beraber ilk kazmayı vurup tavana ulaşana kadar, halk, zengin-fakir demeden cami inşaatında çalışıp ve yardımda yarışarak 17 günde tavana kadar tamamlandı. Bu inşaat bu duruma gelene kadar, sadece 8 yevmiyelik işçi parası verilmiştir. Bu vesileyle tarihi bir olay gerçekleşmiştir. Diğer bir örnek ise Bismil-Arabkent arasını bağlayan yolun 6-7 km’lik bölümün kazma, kürekle, onun talimatıyla 4 günde halk tarafından şose yol tamamlanmıştır. Bu ve benzeri hizmetlerin yanında yörede kan davalarının ve arazi anlaşmazlıklarının bir çoğunun barışını sağlamıştır. Yörede barışmayan nice aileleri barıştırmıştır. Ve bu durum vefatına kadar devam etmiştir.

VEFATI
Hastalığından dolayı tedavi için Ankara’ya gitmişti. Fakat İbn Sina hastanesinde Çarşamba günü 1 Nisan 1987’de Hakk’ın rahmetine kavuştu.. Cenazesi Ankara’dan Arapkent’e getirildi ve on binlerce kişiden oluşan bir kalabalık tarafından defnedildi. O gün, cenaze hava limanından alınana kadar Diyarbakır’da trafik durmuştu. Yaşı 76’ idi. Ama onu görenler hastalığından dolayı 80’den fazla sanıyorlardı. Đki evli ve her iki hanımının da çocukları olmamıştı. Birisi dayısının kızı, Şeyh Abdurrahman Mirzabek’nin kızıdı, diğeri de Mir Osmanarabkendi’nin kızıdır. Kendi dedelerinden Şeyhlik yapanı işitilmemiştir. Ancak Şeyh Muhammed’i Bagasî’nin türbesi ziyaret edilmektedir. Ancak şeyhlik yapıp yapmadığı hususunda kesin bir bilgi yoktur.

ŞEFKAT VE CÖMERTLİĞİ
İnsanlara, hatta hayvanlara karşı son derece şefkatli idi. Yanına gelen misafirlerin durumunu sorar, fakir bildiği insanlara imkanları ölçüsünde yardım ederdi. Gelen-giden misafirleri için bizzat minübüs şoförleri ile pazarlık yapardı. Fazla ücret aldıklarında, onu tekrar alıpmemnun olmadığını ifade ediyordu. Fakirlerin ve özellikle öğrencilerin yol parasını kendisi veriyordu. Gelecek misafirlerini çok kıt imkanlarına rağmen en güzel şekilde ağırlamaya gayret sarf ediyordu Hayvanların yem ve barınma durumlarını takib ediyordu. Hatta hayvanların su ihtiyacı için kendisi kazma ve kürekle küçük göletler yapıyor ve hayvanların su içmesini sağlıyordu. Kendi ifadesiyle;“kurtuluşu hiçbir amelimde görmüyorum”, “arkadaşlarıma yaptığım hizmetleri hiçbir minnetini kalbimde geçirmiyorum”, “keşke onlar lehimize ve aleyhimize olmasalar bize yeterli olur” diyordu. Veşunu ekliyordu: “Ancak evlatlarına şefkatli davranıp tehlikelerden koruyan bir anne gibi, şefkatimiz ve onlara samimi nasihatımız hariç. Biz, bunların kurtuluşumuza sebeb olacağını düşünüyor ve arkadaşlara bununla minnet ediyoruz. Hatta onların aleyhlerine delil olacağından korkuyoruz”. http://www.salihekinci.com/pdf/Arabkend.pdf

 


Kulp Türbeler


İlçede halk tarafından ziyaret edilen ulamaların yattığı türbeler şunlardırlar;
Şeyh Êlî Türbesi : Kulp çayı kenarında, Şirnas köyü yolu üzerinde olup, halk tarafından ziyaret edilmektedir.
Şeyh Şabedin Türbesi : İlçemizin Yeşilköy mahallesinde bulunan ünlü bir ziyarettir.
Şeyh Salıhê Eskârê : Kulp’a bağlı Eskâr köyünde bulunmaktadır. Hem Müslümanlar, hem de gayri müslümler adına yemin ederler.
Şeyh Ettar Türbesi : Kulp’un Badıkân bölgesindedir. 17 Mart (Hıvdê edarê) şenliklerinde ziyaret edilir.
İmam-ı Gazalî Türbesi : Badıkan bölgesinde
Büyük Kaya İmamı : Badıkan bölgesi
Şeyh Muhammedê Duderi Türbesi : Şeyh Kalê Bahaddin Duderyan köyü.
Şeyh Ebubekir Türbesi : Özbek (Şeyhbuba) köyü.

 //www.yesilkoytepecik.com/


SÂFÎ ÂMİDÎ BOLEVÎ
Anadolu'da yetişen ve Anadolu'yu aydınlatan evliyânın meşhurlarından. İsmi Mustafa bin Sâlih'tir. Babası Diyârbekir ulemâsından ve Diyârbekir müftîsi Hacı Sâlih Efendidir. 1846 (H.1263) senesinde vefât etti. Türbesi, Bolu'da Aktaş Dergâhındadır."

Tahsîline Diyârbekir'de başladı. Dokuz yaşında Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Babasından sarf, nahiv öğrendi. Diğer medrese kitaplarından Şerh-ül-Akâid'e kadar okudu. Sonra, babasının izni ile, İstanbul'a gidip tahsîlini orada devâm ettirdi. Akşehirli Hacı Ömer Efendiden ders aldı. 1807 senesinde tahsîlini tamamlayıp icâzet, diploma aldı. İstanbul'da müderrislik yapmak üzere kalmaya karar vermişken, bir gece rüyâsında devrin meşhur evliyâsı Çerkeşli Hacı Mustafa Efendiyi gördü. Ona; "Evlâdım Mustafa Sâfî Efendi! Zâhir ilmini tamamlayıp icâzet aldın. Tasavvuf ilmini öğrenip, ilm-i ledünne kavuşmak için Çerkeş'e gel de bu ilmi tahsîl eyle. Çünkü senin İstanbul'da kalmana izin yoktur." buyurdu. Bunun üzerine Mustafa Sâfî Efendinin kalbinde ilâhî bir muhabbet, aşk peydâ oldu. İstanbul'da durmaya tahammülü kalmadı. Çerkeş'e gitmek için yola çıktı. Oraya varınca, Hacı Mustafa Efendinin huzûruna gitti. Elini öpüp, talebesi olmayı arzu ettiğini bildirince önce bu isteğine iltifat edilmedi. Ümitsiz olarak huzurlarından ayrıldı.Ancak üç gün dergâhta misâfir kaldı. Sonra o zâtın kabûl buyurması için Derviş Hasan vâsıtasıyla arz edip yalvardıysa da,Çerkeşli Mustafa Efendi;

"O, bir âlim kimsedir. Benim zâhir ilminde onun kadar kuvvetim yok. Bu sebeple talebeliğe kabul edemem." dedi. Bu haber kendisine ulaşınca, kalbinde aşk-ı ilâhî hâsıl oldu. Bu sırada kalbinde meydana gelen coşkunluğa tahammül edemeyip, hemen huzûruna gitti.Mübârek ellerini öptükten sonra ilm-i zâhiri kalmadığını, aşk-ı ilâhînin gönlünü yaktığını ve onun işâretiyle talebe olmaya geldiğini arz ve beyân ederek yalvardı. Tekrar kabûl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine onu talebeliğe kabûl etti.

Hocası Çerkeşli Mustafa Efendi talebeleriyle sohbet ettiği sırada Sâfî Efendiye dikkatle bakar ve; "İşte bu zât benden sonra yolumuzu (tarîkatımızı) o dereceye ulaştırır ki kimsenin inkâra mecâli, gücü kuvveti kalmaz. Hakîkat ilmiyle âlemi doldurur." buyururdu. Üç sene müddetle sohbetlerine devâm edip, tasavvufta yetişti. Hilâfet vereceği sıralarda hocasından izin alıp memleketini ziyârete gitti. Hocasının izin vermesi üzerine Diyarbekir'e gittiği sırada hocası Çerkeşli Mustafa Efendi vefât etti. Vefât edeceğinde Mustafa Sâfî Efendinin tasavvufta kemâle erdiğini belirtip, onu kendine halîfe tâyin ettiğini vasiyet etti. Diyârbekir'den dönünce, kendisinin hocası tarafından halîfe tâyin edildiği önce gizlenip söylenmedi. O ise dergâhta hocasının yerine geçen Şeyh Hacı Halil Efendinin sohbetlerine devâm etmeye başladı. Üç sene daha tasavvuf yolunda azimle çalıştı. Bir gün Şeyh Hacı Halil Efendinin sohbet ve zikir meclisine Mustafa Sâfî Efendinin talebeleri de dâhil olmuştu. Bu sırada Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin rûhâniyeti gözüküp Geredeli Hacı Halil Efendiye, Mustafa Sâfî Efendinin üç sene öncesinden Çerkeşli Aziz'den yolunu tamamladığını söyledi. Böylece onun halîfe tâyin edildiğini gizlemekten vazgeçmelerini belirtti. Bu işâret üzerine Hacı Halil Efendi büyük bir telaş ile başındaki hilâfet tâcını çıkarıp hilâfet duâsı yaparak Mustafa Sâfî Efendinin başına koydu ve özür diledi.

Mustafa Sâfî Efendi hocasının vasiyetiyle yerine tâyin edildiğini öğrenince, Bolu'daki Semerkand Medresesinde talebelere ders vermeye başladı. Bir taraftan da medresenin yanındaki câmide talebe yetiştirdi. Ayrıca bir de dergâh inşâ ettirdi. Hayır sâhiplerinden Şemsi Paşanın kızıHâfize Hanım, Aktaş denilen yerden beş dönüm tarla hîbe etti.Buraya önce bir câmi ve câminin yanında küçük bir oda yaptırdı ve bu sırada evlendi. Buraya bir de dergâh ve dergâhın yakınında bir ev yaptırdı. Burada otuz üç sene insanlara rehberlik yaptı. Medresede pekçok âlim yetiştirip icâzet, diploma verdi. Dergâhda tasavvuf yolunda yetiştirdiği talebelerinden iki zâta da Halvetiyye yolundan icâzet ve hilâfet verdi. Bunlardan biri Devrek kasabasından Şeyh Yûsuf Efendi, diğeri de Geredeli Abdullah Efendidir. Askerlerden de pekçok kimse ona intisâb etmiş talebe olmuştur.

Bolu'da bulunan bütün âlimler ve halk tamâmen onun talebelerindendi. Dergâhı sohbetine gelenlerle dolup taşar ve bu hal sabahlara kadar devâm ederdi. Sabah namazından sonra âdeti üzere duâ ve zikirleri okur, cemâat dinlerdi. Kuşluk vaktinde ise bir mikdâr Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf okur, sonra talebelerine nasîhat ederdi.

Sâfî Efendinin üç oğlu vardı. Bunlara Muhammed Fâik, Nasrullah Sırrı, Abdülazîz isimlerini vermişti. Oğullarından Muhammed Fâik fazîletli bir zât olup, yirmi yaşında iken babasının sağlığında vefât etmiştir. Dergâhda defnedilmiş ve üzerine bir türbe yapılmıştır. Babasından, çok ilim öğrenmişti.

Sâfî Efendi dergâhı yaptırdıktan sonra, hayır sâhipleri tarafından epeyce ilâve binâlar yapılmıştır. Dergâhda ders ve sohbetleriyle insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatıp onların saâdete kavuşmalarına gayret ediyordu. Herkes tarafından tanınıp sevilmiş şöhreti her yere yayılmıştır. Osmanlı pâdişâhı Sultan Mahmûd Han onun şöhretini işitip iki defâ İstanbul'a dâvet edip, görüşmüştür. Sohbetine gelenler onun bereketiyle muradlarına kavuşurlardı. Huzûrunda bulunanlar bir suâl sormak isteseler, daha onlar sormadan sohbet sırasında bir vesîle ile cevaplandırır, müşkillerini hallederdi. Birçok hakîkatı da şiirleriyle ifâde etmiştir. Ancak şiirleri bir araya toplanmamıştır. Şöhreti ve yaptığı hizmetleri her tarafta duyulunca halktan ve ileri gelenlerden çok kimse sohbet halkasına girip, tasavvufta yetişmek üzere ona tâbi olmuşlardır. Hattâ daha önce İstanbul'da medrese tahsîli sırasında bâzı ilimleri kendisinden öğrendiği, meşhûr âlim Hacı Ömer Efendi de ona tasavvufta yetişmek üzere tâbi olmuştur.

Bolu'ya yerleştikten sonra bir defâ babası Sâlih Efendi vefât etmeden önce, bir de babasının vefâtından sonra Diyarbekir'e gitmiştir. Babasını ziyârete gittiğinde, babası çok ilim sâhibi bir âlim olmasına rağmen, Mustafa Sâfî Efendiye her mecliste hürmet göstermiş, aslâ ondan üst ve yukarı bir yere oturmamıştır. Ondan önce kahve almamıştır. Yanında edeple konuşmuştur. Tasavvufta ona tâbi olmuş ve dâimâ duâ etmiştir.

Diyârbekir'e ikinci gidişinde babası vefât etmişti. Bundan sonra bir daha gitmemiştir. Zâten akrabâsından da sâdece bir kız kardeşi ve iki yetim torunundan başka kimsesi kalmamıştı. Bunlara mektup yazarak gönüllerini alırdı. Sonra torunları da Bolu'ya yerleşmişlerdir.

1820 senesinde hacca gitmeye niyetlendi. Bu sırada o zamânın parasıyla yedi yüz kuruşları olup bu parayla yanında dört kişiyle birlikte yola çıktı. Yolculuk sırasında kendilerine katılanlar olup, on iki kişilik bir kâfile ile Mekke-i mükerremeye vardılar. On iki kişinin bütün masraflarını Sâfî Efendi karşıladı. Her akşam ve sabah on iki kab yemek hazırlatırdı. Kendilerine bir aşçı ve bir de ihtiyaçlarını satın alacak kimse vazîfelendirmişti. Bütün masraflar için lâzım olan parayı ona verirdi. Paranın nereden geldiğini kimse bilemezdi. Hac ibâdetini tamamlayıp Bolu'ya dönerken, alış-verişle vazifeli şahsın boynuna bir beyaz kese asıp içine bir mikdâr para koydu ve bu parayı harcamasını fakat kesedeki parayı aslâ saymamasını tenbih etti. Bu zât; "Kesede az mikdârda para olmasına rağmen, ne kadar harcadıysam bir türlü tüketemedim. Hattâ Bolu'ya geri döndüğümüzde de kesede hâlâ para vardı." demiştir.

Sâfî Efendi hac dönüşünden sonra, insanlar arasına karışmamak ve şöhretten kaçmak için çok gayret gösterdi. İnsanların sohbetlerine olan arzuları da gittikçe arttı. Devletin ileri gelenleri de kendisine çok hürmet ve alâka gösterdiler, istifade etmek için sohbetine gelirlerdi. Mustafa Sâfî Efendinin insanlara irşâd ve rehberlik faâliyeti sâhasının çok genişlediği sıralarda Sultan Mahmûd Han vefât etmiş, yerine Abdülmecîd Han tahta çıkmıştı.Abdülmecîd Han, Mustafa Sâfî Efendiyi çok sever, ikram ve hürmette bulunurdu. Tahta çıktıktan sonra dergahının genişletilmesi, tâmiri ve yeni ilâveler yapılmasını emretmiş ve bu iş için lâzım olan parayı kendi malından verileceğine dâir ferman çıkartmıştı. Bu işi yürütecek husûsî bir memur tâyin etmişti. Pâdişâh bu iş için her ne masraf lâzım olursa, kendisine bildirilmesini, tarafından karşılanacağını ve binâlar yapılırken hiçbir işçinin bir akçe hakkı kalmamasını, yevmiyelerinin, haklarının verilmesini emretmiştir. Vazifelendirilen memur emredildiği gibi hareket ederek dokuz ayda dergâhı ve ilâve yapılarını yaptırıp tamamlamıştır. Dergâhın inşâsı sırasında işçilerden biri bir gün çalışıp sonra ayrılıp başka bir memlekete gitmişti. Bu işçinin yirmi yedi kuruşluk yevmiyesi kendisine verilmek üzere aranmış ancak bir türlü bulunamamıştı. Durum Sâfî Efendiye arzedilince, fakirlere sadaka verilmesini söylemiştir. Dergâhın inşâsı için, o zamanki parayla altmış bin kuruştan fazla masraf yapılmıştır.

Mustafa Sâfî Efendi vefât edince, cenâzesi yıkanırken bir ara üzerine örtülen örtü kayar gibi olmuş. Hemen iki eliyle örtüyü tuttuğu orada bulunanlar tarafından açıkça görülmüştür.

SultanMahmûd Han bir defâsında İstanbul'da bulunan meşâyıhı sarayına dâvet etmişti. Huzûra girerlerken resmî karşılama merâsimi yapılıyordu. Bu sırada Mustafa Sâfî Efendi; "Selâmün aleyküm." deyip, resmî merâsime iltifat etmedi. Pâdişâh onun bu hâlinden çok memnun olup çok hürmet ve iltifat gösterdi. Yüz bin kuruş hediye etti. Mustafa Sâfî Efendi bu parayı alıp tamâmını İstanbul'da bulunan fakirlere sadaka olarak dağıttı.

Talebeleri o kadar çoğalmıştı ki, dergâhı almaz olmuştu. Sevenleri dergâhın genişletilmesi için SultanAbdülmecîd Hana mürâcaatta bulundular. Sultan yardımı memnuniyetle kabûl etti. O zamânın parasıyla altmış bin kuruştan fazla yardım etti. Bu akçe ile dergâh genişletildi. Yardım için pâdişâha mürâcaat edildiğinden haberi olunca Mustafa Sâfî Efendi; "Şöhret âfettir. Biz hareme, eve taşınacağız, dergâh yine yapılsın orada mahdumlarımız oturur." demiştir.

Mustafa Sâfî Efendi zamânında Gerede'de halka zulmeden bir kaymakam vardı.Sâfî Efendinin talebelerinden Muhammed Efendi bu kaymakamın vazifesinden alınması için gizli gizli duâ ediyordu. Mustafa Sâfî Efendi durumu anlayıp; "Sen vazîfe olarak verdiğim işine bak, kelime-i tevhîdi söylemeye devâm et! Köpeği bir köpek parçalar!" dedi. Mustafa Sâfî Efendi talebesine bu sözleri söylediği sırada kaymakam çarşıda bir dükkanda oturuyordu. Aniden ortaya çıkan siyah bir köpek üzerine saldırdı, parçalayarak öldürdü.

Mustafa Sâfî Efendiyi sevenlerden ve bağlılarından olan Bolu Sancağı Beyi Hacı Mustafa Bey, devamlı ziyâretine gelip giderdi. Bir gün yine ziyâretine giderken bir haberci gelip, Adana'ya müebbed sürgün edildiğini ve oraya hemen gitmesini söyledi. Bu durum karşısında şaşırdı ve üzülerek, gelen memura, müsâde et, Mustafa Sâfî Efendiyi son bir kez daha ziyâret edip de gideyim, diyerek müsâde aldı. Ziyâretine gidince durumu arzetti. Bunun üzerine; "Oğlum Hacı Mustafa Bey üzülme! Ayın on dokuzunda Bolu'ya yine dönersin!" buyurdu. Sürgüne gitmek üzere yola çıktığı esnâda ayın on dokuzunda affedildiğine dâir bir haber geldi. Sürgün edilmekten kurtulup Bolu'ya geri döndü. Bolu'ya dönünce Mustafa Sâfî Efendinin talebesi oldu. Dergâha lezzetli bir su getirtti. Dergâhın içinde bir çeşme ve ilâve odalar yaptırdı. Kızını da Mustafa Sâfî Efendinin büyük oğlu Muhammed Fâik Efendiye verdi.

İstanbul'da Hacı Ömer Ağa adında birisi âlimler ile ilmî münâzaralara girer, kimse onunla baş edemezdi. Bu zât Bolu ulemâsıyla da münâzaraya girmesi için Bolu'ya gönderilmişti. Bolu vâlisi orada bulunan âlimleri topladı. Sâfî Efendiye de özel bir dâvetiye gönderdi. Dâveti kabûl edip geldi.Münâzara sırasında Sâfî Efendi o kimseye öyle cevaplar verdi ki, o zamâna kadar meclislerde hiç susmak bilmeyen o kişi, konuşmaz oldu. Mustafa Sâfî Efendinin ilmi ve kerâmeti karşısında kendini tutamayıp kalktı, mecliste bulunanların gözü önünde ellerini öptü ve artık onun sevenlerinden ve sohbetine devâm eden talebelerinden oldu. Ondan Şerh-i Akâid'i okudu. Bir müddet derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Daha sonraAmasya'ya gönderildi. O mecliste bulunan vâli ve diğer zâtlar da o günden itibâren Mustafa Sâfî Efendinin sohbetlerine devam ettiler.

Bolu'da nâiblik vazîfesi yapan bir kimse vardı. İlmi de çoktu. İstanbul'da dersiâm hocalığı da yaptığından oldukça iddialı birisiydi. Mustafa Sâfî Efendinin de üstün hallerini duymuştu. Fakat kendi kendine ilmi azdır diyerek gurur içinde yanına gitti. Dergâhına varıp içeri girince edebe uygun olmayan bir şekilde oturmuştu. Mustafa Sâfî Efendiyi tanımadığından, nerededir? diye sorunca, Mustafa Sâfî Efendi benim demeyip; "Şimdi gelir." dedi. Nâib; "Şeyh efendinin bir âlim zât olduğunu işittim de görüşmek için geldim." dedi. Mustafa Sâfî Efendi de; "Onun ilmi azdır." diyerek, nâibin daha önceden ilmi azdır diye düşündüğüne işâret etti. Bu konuşmalardan sonra nâib bir âyet-i kerîme okuyup tefsîr etmeye başladı. O söz açınca, Mustafa Sâfî Efendi, onun okuduğu âyet-i kerîmeyi üç çeşit tefsîr yaparak açıkladı. Nâib kendi kendine şaşırmış, ilimdeki derinliğine hayran kalmış ve o anda görüştüğü kimsenin Mustafa Sâfî Efendi olduğunu anlamıştı. Hemen kalkıp edeple elini öpdü, sevenleri arasına katıldı. Dergâhında kalıp, hizmetinden ve sohbetinden ayrılmadı.

Dergâhın alışveriş işlerini gören Ali Efendi, bir gün kerâmetini görürüm niyetiyle eline boş kap alıp Mustafa Sâfî Efendinin huzuruna girdi. Çarşıdan erzak satın alacak para olmadığını ve bunun için para vermesini söyledi. Bunun üzerine Mustafa Sâfî Efendi; "Bende para olmadığını bilirsin. Sen bir çâre bul." dedi. Ali Efendi; "Efendim siz bulursunuz." deyince; "Onun niyetine işaret ederek bir daha böyle yapma! Şimdi şu seccâdemi kaldır da altından para, akçe al. Çarşıya git, dergâha lâzım olan malzemeyi satın alıp getir!" buyurdu. Seccâdenin altından kerâmetiyle çok defâ para verdiği, bu hâdiseyi nakleden talebesi tarafından anlatılmıştır.

Ali Efendi, ilim tahsîli yapmamıştı. Hizmet ettiğim şu zât eğer bir mürşid, hakîkî bir rehber ise, Allahü teâlâ onun hürmetine bana ilim nasîb etsin diye düşünmüştü. Bir gün huzûruna girdiği sırada kerâmetiyle bu düşüncesini anlayan hocası Mustafa Sâfî hazretleri; "Ali Efendi, Allahü teâlâ sana ilim ihsân buyurmuştur. Sen oku!" buyurdu. Ali Efendi ilim öğrenmeye başladı. Medreselerde en yüksek seviyede okutulan ders kitaplarından Kâdî Mîr adlı kitaba kadar okuyup tahsîlini tamamladı, âlim oldu.

Mustafa Sâfî hazretlerinin talebelerinden, Bolu'da meşhur âlim Hacı Osman Efendi bir gün odasına girip, içeri kimse girmesin diyerek kapıyı kapatmıştı. Bir ara Mustafa Sâfî Efendi; "Hacı Osman Efendi vefât etmiştir. Kapısını açıp cenâzesini yıkayın, hazırlayın ben cenâze namazı için geleceğim!" dedi. Kapısını açıp baktıklarında secde eder bir halde vefât etmiş gördüler. Cenâzesini yıkayıp hazırladılar. Mustafa Sâfî Efendi de gidip cenâze namazını kıldırdı.

Sâfî Efendi buyururlardı ki: "Allahü teâlânın izni ile benim bütün âlemin kalbinden haberim vardır. Şöyle ki, bir bardak içine sâfî bir su konulsa, onun içinde bir toz olsa, o toz bardağın dışından göründüğü gibi, cümle âlemin gönlü içinde ne düşünce varsa bilirim. Hattâ o kalb sâhibi gönlündekini benim kadar bilmez." Gerçi böyle âlemin hâlini keşfedip, kalp gözü ile görüp söylemelerine rağmen, nâdânın, câhillerin esrârını, gizli hallerini, açığa vurmaz, yalnız bâzı dervişlerin hâline münâsib ve îtikâdlarını düzeltmeye dâir kerâmetler gösterirdi.

Muhammed Zühdî ismindeki birisi küçüklüğünde bir mukâbele gecesi hatırından; "Ne olaydı şimdi hazret-i Azîz beni de meclisine alsa, kabûl etse de, ben de bu dervişler gibi çalışsam." diye geçirip, onların hallerine gıbta eylediğinde, Sâfî Efendi, başını kaldırıp, Muhammed Zühdü Efendiyi içeri çağırıp onu talebeliğe kabul etti ve dervişleri arasına aldı. Bu sırada Sâfî Efendinin iltifâtlarının neticesi, Zühdî Efendi günden güne tasavvufta ilerledi.

Dergâhının hizmetini gören talebelerinden İbrâhim Hilmi Bey, hocası için yazdığı menâkıbnâmede şöyle anlatmıştır: "MustafaSâfî Efendi zâhir ilimlerinde derin âlim olduğu gibi, bâtın ilminde, tasavvuf ilminde de çok yüksek derecelere ulaşmıştı. Zamânın en meşhur ve seçilmiş evliyâsından idi. Vefât edeceği sırada şöyle buyurmuştur: "Bende ağzı kapalı bir sandık vardır. Senelerce irşâd postunda oturdum, bu sandığın içindeki şeyleri kimse benden sormadı. Kapağını açıp da göstereyim. Bunları anlatacak kâbiliyetli bir kimse de bulamadım ki ona açayım. Sandık benimle gidiyor." buyurarak kendisinde Allahü teâlânın ihsân ettiği yüksek mârifetler olduğuna işâret etmiştir. Evliyânın üç alâmeti vardır: Evliyâ her işinde dâimâ Allahü teâlâ iledir. Yâni her ne işle meşgûl olursa olsun, Allahü teâlâyı unutmaz. Her hususta Allahü teâlâya sığınır, maksadı dâimâ Allah içindir. Evliyâ, Ehl-i sünnet îtikâdında olup, İslâmiyete tam uyar.

Sâfî Efendide bu alâmetler tamâmen mevcud idi. Üstün ahlâk sâhibi olup, halk içinde Hakk'ı anardı. Âdetâ dünyâdan çekilmişti. Himmeti o kadar yüksek idi ki, halktan ve ileri gelenlerden pekçok kimse onu sevip, sohbet ve derslerine meylederdi. Tasavvufta onun yoluna intisâb eder ona talebe olurdu. Çok âlim tasavvuf ehli kendisine teslim olmuş, istifâde etmiştir. Meşhur müderrislerden Taşçı Osman Efendi önceleri ona çok muhâlif olduğu halde, zamanla büyüklüğünü anlayıp medresesini ve talebelerini bırakıp Sâfî Efendinin dergâhına gidip, talebesi olmuş, sohbetlerinden ayrılmamıştır. Önceki muhâlefetini hatırladıkça ağlardı. Bu müderris, MustafaSâfî Efendinin sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek derecelere kavuşup yetmiş yaşını geçtikten sonra vefât etti ve dergâhın civârında bir yere defnedildi. Mustafa Sâfî Efendi zamânında Bolu'da pekçok âlim vardı. Fakat tasavvuf ehli, mürşid-i kâmil yok ve tasavvuf yolu da yaygın değildi. Mustafa Sâfî Efendi Bolu'ya geldikten sonra, Semerkant Medresesine yerleşti. Semerkant Câmiinde de tarikat âdâb ve usullerini yerine getiriyordu. Birkaç sene sonraKaraçayır semtinin Aktaş mahallesinde bir dergâh ve bir câmi yaptırdı.

Önceleri onu kabullenemeyen ilim ehli kimseler, kısa zamanda dergâhında toplanmaya ve sohbetlerinden istifâde etmeye başladılar. Sonra halk da kendisini tanıyıp sohbetine koştu. Zâhirî ilimleri öğrenmiş olan âlimler, ondan tasavvuf ilmini de öğrendikten sonra bu nîmete kavuşmaları sebebiyle memnuniyetlerini ifâde etmişlerdir. Nihâyet Mustafa Sâfî Efendinin rehberliği ile Bolu havâlisinde insanların din gayretleri arttı. İnsanlar dînin emirlerini iyice öğrenip, öğrendikleri bu doğru bilgilere göre yaşadılar. Cemiyet arasında İslâm ahlâkı yaygınlaştı.

Bolu'da dergâhında ders verdiği sıralarda Acem diyârından gelen dehrî, dinsiz biri orada pekçok âlimle münâzaraya girmiş ve huzursuzluğa sebeb olmuştu. Beldenin vâlisi durumdan haberdâr olup Mustafa Sâfî Efendinin bu dehrî ile bir mecliste konuşmasını ve sorularına cevap vermesini ricâ etmişti. Dehrî ile görüşüp bütün sorularını cevapladı. Onun ilmi ve olgunluğu karşısında hayran kalıp verdiği cevaplarla iknâ olan dehrî, ayaklarına kapanarak müslüman oldu.

Bolu kaymakamı Mîr-i Mîrân Tâhir Paşa da onun sevenlerindendi. TâhirPaşa vefâtından sonra onun kabri üzerine bir türbe yaptırmıştır. Türbenin inşâsı sırasında yapanlara rüyâsında görünerek, bâzı tavsiyelerde bulundu.

Son derece takvâ sâhibiydi. Geceleri bir saat kadar uyur, diğer vakitlerini ilim mütâlaası, ibâdet ve tâatla geçirirdi. O derece tevâzû sâhibi idi ki, hâlini kimseye belli etmezdi. Halk arasına fazla çıkmazdı. Talebelerine o derece iltifat ederdi ki, herbiri bana gösterdiği alâkayı başkasına göstermez zannederdi. Talebeleri gördükleri rüyâları arzettiklerinde; "Var çalış bunlar bir şey değildir." der sonra sohbet sırasında bir yolla tâbir ederdi. Talebelerine o derece hoş ve yetiştirci muâmelelerde bulunurdu ki, hiçbirini incitmez, gâyet mâhirâne bir yolla eğitirdi. Herkes tarafından sevilir medhedilirdi. Sohbetine gelenlerin kalplerinden dünyâ sevgisi silinir giderdi.

Âdetleri şöyle idi ki; her sabah namazından sonra câminin kapısı önünde bastonuna dayanarak bir müddet sohbet ederdi. Bu âdetini yaz kış devâm ettirir ve bu kısa sohbetlerinde ayak üstü dinleyen talebelerine çok kıymetli şeyler anlatırdı. Şöyle buyururdu: "Zâhir ilimleri günahkâr olanlar da elde edebilir, öğrenebilir. Lâkin tasavvuf ilmi, İslâmiyetin emir ve yasaklarına tam uymadıkça ele geçmez, öğrenilmez. İslâmiyetin emirlerine uymadan tasavvufta ilerlemek isteyen kimse, gevşekliğe düşer, tasavvuftan tad alamaz.

Ömrü boyunca hep ilim öğretmek ve rehberlik yapmakla meşgûl olup, hiç yatağa yatıp ayaklarını uzatarak dinlenmemiştir. Tasavvufta talebeliği sırasında iki diz üzerinde kıbleye karşı sabaha kadar oturup zikirle meşgul olurdu. Bir defâsında çilehânede iken ayağını uzatmıştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri gözüküp elindeki baston ile ayağına vurarak îkâz etmiş, üç gün ayağının acısından yere basamamıştır. Bu hâdiseden sonra ayağını hiç uzatmamıştır.Hem talebeliğinde hem de irşâd ve rehberlik faâliyeti sırasında sokağa çıkarken üzerine sokak çamuru değmemesi için altı kalın ayakkabı giyerdi. Hocasının yerine geçtikten sonra o zamânın parasıyla beş akçe ile beş talebesiyle birlikte hacca gitti. Beş akçeyi kendilerine harcamak için bir talebesini vekil etti. Para, kerâmetiyle talebenin elinde çoğaldı. Bütün harcamalardan sonra talebenin elinde yüz akçe kalmıştı. O talebesi bu hâli kendisine arzedince; "O parayla ticâret yap!" buyurdu. Bu talebesi Bolu'ya döndükten sonra hocasının emri üzere elinde artan parayla ticârete başladı. Kısa zamanda yüz bin akçe para kazandı. Bu bereket hocası Mustafa Sâfî Efendinin duâsı ve kerâmetiyle hâsıl olmuştu.

Sâfî Efendi, otuz üç gün hasta yattıktan sonra, altmış üç yaşındayken 1846 târihinde vefât etti. Vefâtına "El-ulemâü vereset-ül-enbiyâi" hadîs-i şerîfi ebced hesâbına göre târih düşürüldü. Vefâtından önce üç çeşit hastalığa yakalanmıştır. Biri zâtülcenp sancısı, biri baş ağrısı, diğeri de semm-i sihr idi. Bu üçüncü hastalığı olan sihrin farkına vardı ise de vefât zamânının geldiğini bildiğinden ve şehitlikle şereflenmeyi arzu ettiğinden sükût edip, bir şey yapmadı. Hastalığı her tarafta duyulmuştu. Vefâtından önce talebelerini toplayıp yerine talebesi Geredeli Şeyh Abdullah Efendiyi halîfe tâyin ettiğini ve ona tâbi olmalarını vasiyet etti. SonraAllahü teâlânın ismini hafif sesle zikre başladı. Binden fazla talebesi de onunla berâber hafif bir sesle zikrederken rûhunu teslim etti.

Vefâtından bir gün önce; "Allahü teâlâya hamdolsun ki her ne taleb ettiysem ihsân buyurdu. Otuz üç sene irşâd vazîfesinde bulundum. İki kişi feyz alarak halîfe oldular. Cenâb-ı Hakk'ın bana ihsân buyurduğu kemâlâtı halîfelerim de bilmez... Bu fânî dünyâdan göçüyorum. Bana ihsân olunan kemâlât da benimle birlikte gidiyor... Buna çok teessüf ederim!" demiştir.

Halîfesi Şeyh Abdullah Efendi; "Hocam Mustafa Sâfî Efendinin kutup olduğu mâlumumdur. Ancak vefât ederken beyân buyurduğu kemâlâtın, yüksek derecelerin ne olduğunu ben de bilemem, düşünüyorum ve teessüf ediyorum." dedi.

Vefâtından sonra altı ay müddetle türbesine akşam namazından sonra büyük zâtların rûhâniyetlerinin ziyârete gelmesi sebebiyle ziyâretçileri bir titreme tutup, ziyâret edemediler.

Vefât etmeden önce 1846 (H.1263) senesi Muharrem ayının onuncu gecesinde vefât edeceğini sohbeti sırasında talebelerine defâlarca söylediği çok işitilmiştir.

Buyurdu ki: "Sâdık talebe İslâmiyete dikkatle uyar, haramlardan son derece sakınır. İbâdet ve tâata dikkat üzere devâm ettiği ve kendini tam verdiği takdirde uzun zaman çalışmakla kavuşulan derecelere kısa zamanda kavuşur. Bu işâreti üzere, talebelerinden Devrekli Yûsuf Efendi dört senede tasavvufta yetişip kemâle ermiştir. Bu talebesine daha sonra icâzet verip, Devrek'e irşâd vazîfesiyle göndermiş ve pekçok talebe yetiştirmiştir. Bu zât da talebelerinden Ereğlili İsmâil Ağaya icâzet verip Ereğli'ye irşâd için gönderdi. En meşhûr talebesi Geredeli Abdullah Efendi idi. Bu talebesini yerine halîfe bırakıp bütün talebelerinin ona teslim olmasını vasiyet etmiştir. Ayrıca kerâmet ehli çok talebesi vardı.

BİZİ HATIRLAYIN!

Rumelili yüzbaşı İbrâhim Ağa adında bir kimse Bolu'da bir müddet vazîfe yaptı. Memleketine döneceği zaman Mustafa Sâfî Efendiyle vedâlaşmak için ziyâretine gitti. Vedâlaşıp giderken yüzbaşı İbrâhim Efendiye; "Yolculuğunuz sırasında sıkıntıya düşerseniz bizi hatırlayınız. Selâmetle memleketine ulaşırsın." dedi. Yüzbaşı İbrâhim Ağa bir gemiye binip yola çıktı. Denizde bir müddet yol aldıktan sonra fırtına çıkıp, bindiği gemi batmaya yüz tuttu. Yüzbaşı İbrâhim Ağa suyun dibine doğru batarken Mustafa Sâfî Efendinin kendisine vedâlaşırken söylediği sözü hatırlayıp, Allahü teâlânın izniyle Mustafa Sâfî Efendinin rûhâniyetinden yardım istedi. O anda Mustafa Sâfî Efendi gözüküp onu elinden tuttu ve sudan çıkardı. Sonra da; "Suyun üzerinde bağdaş kur otur! Korkma bir gemi gelip seni kurtaracak!" buyurmuştur. Biraz sonra bir gemi gelip onu kurtarmış ve memleketinin sâhiline götürüp bırakmıştır. Bu hâdiseden sonra Yüzbaşı İbrâhim Ağa memleketinden Bolu'ya giderek Mustafa Sâfî Efendiye talebe olmuş ve ömrü boyunca orada kalmıştır.

EVLİYÂNIN TERBİYESİ

Mustafa Sâfî Efendi Bolu'ya insanları irşâd için geldiği ilk sıralarda, Bolu'da Kara Hacı Hâfız Kavvam Efendi adında meşhur biri vardı. Bu zât âlimlerin ve halkın bulunduğu bir mecliste Mustafa Sâfî Efendi hakkında dedikodu yaptı. Onun bu uygunsuz davranışı, Mustafa Sâfî Efendi tarafından duyuldu. Onu huzûruna çağırıp nasihat etti. Böyle şeyleri yapmaktan vaz geçmesini söyledi. Ancak o, bu hâlini terk etmeyip, meclislerde aleyhinde yine konuşuyordu. Tam o mübârek zâtın aleyhinde konuştuğu bir sırada dili ağzından dışarıya çıkıp, acı acı bağırmaya başladı. Meclistekiler onun bu hâline çok şaştılar. Bu ne haldir diye sorduklarında, Mustafa Sâfî Efendinin aleyhinde konuşması sebebiyle ondan mânevî bir okun kendisine isâbet ettiğini, gidip ondan kendisini affetmesini arzetmelerini söyledi. Bunun üzerine gidip hâlini arzettiler. Ölecek dediler. Affetmesi için yalvardılar. Mustafa Sâfî Efendi gelenlere; "Evliyâullahın terbiyesi böyle de olur. Onun vefât etmesi, hakkında hayırlıdır." buyurdu. Dedikleri gibi o gün öldü.

BİZİ TANIMAZ OLDUN

Bir Ramazân-ı şerîf ayında türbesinin inşâsı sırasında bu işle meşgul olanlar, oruç olmaları sebebiyle kabri yanında ona karşı lâzım olan edebi tam gösterememişlerdi. Türbe inşâsında çalışan ustalar edebe uymayan şekilde ayaklarını uzatarak oturmuşlardı. Yine bir defâsında kabri yanında böyle ayaklarını uzatıp oturdukları sırada, Sâfî Efendinin rûhâniyeti kendi sûretinde gözüktü. Ayaklarını uzatıp oturanlara tebessüm edip, aralarından İbrâhim adındaki kimseye; "İbrâhim Bey! Artık sen büyüdün bizi tanımaz oldun." dedi. Hemen yerinden fırlayıp; "Aman efendim ben kimim ki sizi saymayayım." diyerek, ağladı. Çok gözyaşı döktü. Sonra ayaklarına kapanıp affetmesini istedi. O böyle ağlayıp yalvararak affetmesini isteyince onu affetti. Kendinden öyle geçmişti ki, affedilince kendini toparlayabildi. Artık bu hâdiseden sonra türbenin yanına yaklaşırken tâ uzaktan ayakta durarak edep gösterirdi. Bu menkıbeyi yazan müellif şöyle demektedir: Bunu anlatmaktan maksadım nefsin terbiyesi içindir. Allahü teâlânın sevgili kulu olan bir mürşid-i kâmil, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehber, mahâretli, mesleğinde mütehassıs bir doktor gibidir. Talebesinin ıslahı ve yetişmeleri için ne lâzım olursa, ona göre muâmele eder. Kimisine sert muâmele eder. Çünkü iltifat ona zararlıdır. Bâzısına da yumuşak muâmele eder. Her talebe meşrebine, yapısına, huyuna göre terbiye edilir. Eğer bunun tersi yapılırsa, rehber ne kadar mâhir olursa olsun talebe onu herhangi bir sûretle inkâra kalkışır. Buna gücü yetmezse istikâmetine zarar verir. Güneş her meyveye ve bitkiye yapısına göre parlar. Meyve tatlı ise tadını, acı ise acılığını artırır. Mürşid-i kâmiller de talebenin meşrebine, hâline bakıp ona göre yetiştirirler.

1) Menâkıb-ı Hacı Mustafa Sâfî, Millet Kütüphânesi, Ali Emîrî (Şer'iyye) Kısmı, No: 1111
/www.biriz.biz/evliyalar/

 

ÂMlDI :


(Ali Ibni Ali Ibni Muhammed-i sa'lebî, şafiiyyül mez-heb idi. Irak'a giderek orada cedel ve münazara ilimlerini tahsil etmiş ve Kerh'de bazı Yahudi ve Nesara muallimlerinden ulûm-i evâili taallüm eylemiştir.

Badehu Mısıra rihlet ederek bu ilimlere aid asarını orada neşr etmiştir. «El bahir fi ilmü" avâil; El hakâık fi ulûmil evâib nammdaki kitapları meşhurdur. Âmidî, ilm-i kelâma büyük hizmetler etmiştir. Kelâma dair yazdığı «EbkârüT efkâr» unvanlı kitabı dört cilddir. (550) de doğmuş ve bilâhere Dimışk'da teved-dun ederek (631) de vefat eylemiştir.)

http://www.muhteva.com/

 Yaklaşık 5 Bin Kişi Şeyh Hasan I Nurani Türbesi'nde "Kuraklık" için Dua Etti
Diyarbakır'ın Çınar İlçesine Bağlı Aktepe Köyünde Bulunan Şeyh Hasan -I Nurani Türbesi, Her Yıl Olduğu Gibi Bu Yıl da Ziyaretçi Akınına Uğradı.
Diyarbakır'ın Çınar ilçesine bağlı Aktepe köyünde bulunan Şeyh Hasan-ı Nurani Türbesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da ziyaretçi akınına uğradı.
Çınar ilçesindeki türbe ve höyük tepesi eteklerinde toplanan yaklaşık 5 bin kişi her yıl olduğu gibi bu yıl da dualarda bulundu.
Şeyh Hasan-ı Nurani'nin doğum günü dolayısıyla sabahın erken saatlerinden itibaren Diyarbakır ve çevre illerden türbeye akın eden binlerce vatandaş, kilometrelerce uzunlukta konvoy oluşturdu.
İlahiler okuyarak zikir yaban bazı kadınlar kendilerinden geçerken, türbeye giren kadınlar, dualarının kabul edilmesi için Allah'tan mağfiret diledi.
Bazı batıl inançların da yaşandığı türbe çevresinde, gençler türbe ziyareti ve adabı konusunda gelenlere bilgi verdi. Bazı insanların ise hastalıklarını şifa bulmak amacıyla türbede dua ettikleri görüldü.
Türbe ziyaretinin ardından vatandaşlar, Şeyh Nurani'nin yağmur duasına çıktığı sırada nurun tecelli edildiğine inandıkları 'Sevap Tepesi'ne akın etti.
(Cihan Haber Ajansı) 20.05.2008 Vehbi Tülek

Batman’dan yükselen nur Hasan-el Nurânî
Hasan-el Nurânî hazretleri (H. 1201) Batman’da dünyaya gelmişti. Daha doğmadan babasını kaybetti. Annesi oğlu Hasan’ı abdestsiz emzirmezdi. Çok fakir olduklarından dolayı köyün ağası Hüseyin Efendi bu saliha hanımı yanında çalıştırmaya başladı. O zaman çocuk olan Hasan-el Nurânî de Hüseyin Efendinin yanında hizmetlerine devam etti...

ABDÜLMECİD HAN’IN EMRİYLE...
Altı yaşlarında iken küçük Hasan ağılda karanlık bir yerde oturuyordu. Hüseyin Efendi abdest almak üzere ağıla gittiğinde köşede bir nur olduğunu görüp, ona doğru ilerledi. Nura elini vurduğunda, Hasan’ın başında olduğunu fark etti. Bu olayın zuhur etmesinden sonra tüm ahali küçük Hasan’a “Nurânî” unvanını verdiler...
Hüseyin Efendi bu olaydan sonra Hasan-el Nurânî’yi ilim tahsil etmesi için devrin büyük âlimlerine gönderdi. İlim tahsilini yörece meşhur olan Molla Halil-i Siirtî’nin yanında yaptı. Bu zat meşhur Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin halifesidir. Fıkıh, tahsil ettikten sonra Molla Halil-i Sîirtî’den geometri ve matematik öğrendi. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Sâlih-i Sıbkî’nin sohbetlerine katılarak zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet aldı.
Üstün kabiliyetini iyi bilen hocası, o dönemin kendisi ile arası çok iyi olan Sultan Abdülmecid Han’a yazdığı bir mektupla talebesinden bahseder. Padişah da, Diyarbakır’a bağlı çok eski tarihî bir köy olan Aktepe arazisinden 52 parselin tapusu ve o köyde bir tekke ve medrese kurma emrini gönderir. Bundan sonra Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Sâlih Sıbkî’nin vasiyeti üzerine Diyarbakır’ın Bismil ilçesi Aktepe köyüne yerleşerek, insanları irşâd ile meşgul oldu ve çok talebe yetiştirdi.
Şeyh Hasan Efendi 1865 (H.1283) senesinde Aktepe köyünde vefât etti.
“BU, BENİM İŞİM DEĞİL Kİ!..”
Bu mübarek zata vefatına yakın sordular:
“Sizden sonra burada bunca halifeniz ve oğlunuz var, kim postunuza oturacak?”
“Kimin oturacağı bellidir. Molla Kasım” cevabını verir. Bazıları, kendi evladından birini yerine bırakmamasına bir mânâ veremez. Bunu fark eden Şeyh Hasan-i Nurânî “Ben evlatlarıma her şeyimi bıraktım, ancak bu iş, benim işim değil, onun bırakılması manevi bir emirdir” der, bir müddet sonra da vefat eder...

 

Kırklardağı evliyası
Bu hususta Beysanoğlu şunları anlatır:
Bundan yaklaşık 35 sene önce kızlı erkekli bir grup genç,burada içki içip eğlenirler,dönüşte arabaları Dicle’ye yuvarlanır.İçindekiler ölürler.Olay büyük bir üzüntüye neden olur.Bu gençler için bir türkünün dörtlüğü
Kırklardağı'nın yüzü

Karanlık sardı düzü

Ben öleydim

Suzi-Suzi ziyaret çarptı bizi

Mebrure değerŞevket Beysanoğlu:Diyarbakır’ folklorundahalk hekimliği San matb.Ank..1992.s.98
 

 

 



Sarı Saltuk

 

 

 

 

Sarı Saltuk avlusunda iki mezar
 

 

Sarı Saltuk
Anadolu ve balkanlarda  sarı  saltuk    
         Prof.Dr. Şükrü Halûk Akalın
 

çukurova üniversitesi türkoloji araştırmaları merkezi  
Türk tarihinin ve Türk kültürünün önde gelen simaları yüzyıllar geçse bile milletimizin gönül dünyasında yaşamağa devam ederler. Dede Korkut’tan Nasrettin Hoca’ya, Hoca Ahmet Yesevî’den Yunus Emre'ye, Oğuz Kağan’dan Fatih Sultan Mehmet’e, Kanuni Sultan Süleyman’dan Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’e  kadar adları ciltlere sığamayacak kadar çok olan devlet ve kültür adamlarımız sadece yaşadıkları coğrafya parçasında değil, bütün Türk dünyasının gönlünde yaşamakta ve saygıyla anılmaktadır.
Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk'tur. Ölümünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen Sarı Saltuk hâlâ Anadolu, Rumeli ve Balkan Türklerinin günlünde ve hafızasında yaşamaktadır.  En doğuda Diyarbakır ve Tunceli'den başlayıp Bor, İznik, İstanbul'dan Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna Hersek'e kadar uzanan çizgide bulunan Sarı Saltuk'a ait türbe ve makamların büyük bir saygıyla ziya­ret edilmesi, menkıbelerin anlatılması Sarı Saltuk'un hatırasının canlı bir şekilde yaşamakta olduğunun birer delilidir. Sadece Müslüman Türkler arasında değil Ortodoks mezhebine bağlı Hıristiyan dinindeki Gagauz Türklerinin de Sarı Saltuk'u millî hafızalarında yaşatmaları, ondan saygıyla söz etmeleri ve onu bir Türk azizi kabul etmeleri dikkat çekicidir. 
Peki kimdir Sarı Saltuk ? Ne zaman yaşamış, neler yapmıştır ?
Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli'nin fethi esnasında gazalara katılan, kahra­man­lığı ve velayeti ile daha yaşarken efsane­vî bir şahsiyet haline gelen bir Türk kahramanıdır[1] .  Hayatı etrafında oluşan menkıbelere diğer gazi ve velilerin  menkıbe­le­ri de karışmıştır. Bu sebeple Sarı Saltuk'un gerçek hayatı ile ilgili bilgileri elde etmek son derece güçleşmiştir. Tarihî kaynaklarda yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler Sarı Saltuk'un gerçek hayatını ortaya koyacak nitelikte değildir. Gerçek hayat ile menkıbevî hayat birbirine karışmıştır. Üstelik tarihî kaynakların Sarı Saltuk hakkında verdikleri bu bilgilerin bazan birbiriyle çeliştiği de görülmektedir.
Sarı Saltuk'un destanî şahsiyeti ile ilgili bilgileri çeşitli menakıb-nâmelerde[2] ve velayet-nâmelerde[3] bulabilirsek de hiç şüphesiz bu konuda en önemli kaynak, doğrudan doğruya Sarı Saltuk’un hayatını konu alan Saltuk-nâme adlı eserdir. Ebül­hayr-ı Rûmî adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç ciltlik bir eser haline getirmiştir. Eser tahminen 1480 yılında tamamlanmıştır[4] .
Saltuk-nâme'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Şerif Hızır'dır[5] . Babasının adı  Seyyid Hasan'dır. Şerif Hızır, üç yaşındayken babasız kalır. Şerif'in yetiştirilme­si işini Seravil adındaki bir lala üstlenir[6] . Kısa sürede ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kul­lan­mayı öğrenen Şerif Hızır, Türk destanlarındaki alp tipinin önemli bir örneğini teşkil eder.
Şerif Hızır'ın Saltuk adını alışı ise bir geleneğe dayanmaktadır. Bu gelenek, kişinin gösterdiği kahramanlık sonucu ad almasıdır. Dede Korkut Kitabı'nda örnekle­ri­ni gördüğümüz ad alma-ad verme olaylarının[7] benzerleri Saltuk-nâme'de de yer almak­­tadır. Kahramanımıza Saltuk adını, savaşta yendiği Alyon adlı bir düşmanı  vermiştir. Müslüman olan Alyon'a da Saltuk, İlyas adını verir[8] . Bu ad verme olayı dışında eserde geçen diğer ad verme olayları Saltuk'a yenilerek Müslüman olan kişilere Saltuk tarafından bir Türk adı verilmesi ile ilgilidir[9] .
Sarı Saltuk, bir destan kahramanında bulunması gereken bütün özelliklere sa­hip­­tir. Son derece güçlüdür, yüreğinde korkunun zerresi bile yoktur. Tek başına düş­man içine yanar od gibi girmekte, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman  dile­yen düşmanına karşı ise merhametlidir. Saltuk-nâme'de, yiğitte bulunması gereken özel­lik­ler ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yigitçe gezmek olarak sırala­nır­ken, Sarı Sal­tuk'un bu dört hünerde mahir olduğu özellikle belirtilir.
Bu özellikler dışında Sarı Saltuk'un olağan üstü güçleri de olduğu Saltuk-nâme'de mübalağalı bir şekilde anlatılmaktadır. Çok uzaklarda aleyhinde söylenenleri işitebilmekte, oturduğu yerden bir kılıç darbesiyle bir başka diyardaki düşmanını öldürebilmekte, göz açıp kapayıncaya kadar bir diyardan bir başka diyara gidebilmek­te­dir. Düş­man­ları bir türlü Saltuk'u öldürememektedir; ok atarlar batmaz, kılıç vurur­lar kesmez, büyü yaparlar tesir etmez, suya atarlar boğulmaz, ateşe atarlar yanmaz. Bütün cinler ve melekler Sarı Saltuk'un  yardımcısıdır. Hatta bu cinlerden birisi ile ahiret kardeşi bile olmuştur. Düşmanları ise kâfirler, zâlimler, cadılar, devler, canavar­lar ve kötü cinlerdir. Bütün bu özellikler göz önünde bulundurulduğunda, Sarı Saltuk'un alp-eren kişiliğinin yanı sıra, bazı menkıbelerde bir masal kahramanı kimliğiyle karşımıza çıktığı da görülmektedir.
Saltuk-nâme'ye göre Sarı Saltuk 99 yıl yaşamış, sonunda düşmanları tarafından  zehirlendikten sonra hançerlenerek şehit edilmiştir. Ancak, son nefesini vermeden önce de  kendisini zehirleyen ve hançerleyen düşmanını öldürmüştür.
Sarı Saltuk’un türbe ve makamları üzerine yapılmış bazı çalışmalar bulunmaktadır. F.W. Hasluck Kaliakra (Varna/Bulgaristan), Babaeski (Türkiye), Babadağ (Romanya), Ohri (Makedonya), Kruya’daki türbe ve makamları araştırmış[26] ; Ragıp Önen Bor’daki türbeyi tanıtmış[27] ; Nazmi Sevgen, Sarı Saltuk ile Aiyos Spiridon arasındaki ilgiyi ele aldığı yazı dizisinde Babadağ (Romanya), Tunceli, Diyarbakır, Babaeski, Bor, Rumelifeneri'nde bulunan türbe ve makamları tanıtmış[28] ; Machiel Kiel Babadağ’daki türbeyi ve bu türbenin tarihini incelemiş[29] ; Grace M. Smith Babaeski, İznik, Bor, Diyarbakır, Babadağ (Romanya), Blagay (Bosna-Hersek)’da bulunan türbe ve makamlar hakkında genel bilgiler vermiş[30] ; Nimetullah Hafız İpek’teki[31] , Tacida Hafız Blagay’daki[32] türbeler hakkında bilgiler veren bildiriler sunmuşlardır. .
Diyarbakır şehir merkezindeki Urfa Kapısı yakınlarında Gülşeniler Tekkesi olarak adlandırılan tarihî yapılar arasında Sarı Saltuk’un bir türbesi de bulunmaktadır. Kesme taştan yapılan sekiz köşeli bir yapı olan türbe, içeriden bir kubbe, dışarıdan da yüksek bir kasnak üstünde piramit biçimi çatıyla örtülüdür[36] . Türbe, dört bir yanı duvarla çevrili külliyenin içindedir. Külliyede halen ibadete açık bir mescit bulunmaktadır. Türbe, girişin hemen sağındadır. Türbenin eskiden iki pencereli olduğu anlaşılıyor. Sonradan bu pencerelerden biri örülerek iptal edilmiştir. Mescidin yanında ayrıca iki de mezar bulunmaktadır. Halk, türbede yatan kişiyi Sarı Saltuk, Sarı Sadık, Seyyar Saltuk gibi adlarla anmaktadır. Sarı Sadık Camii imamı Sadık Özbağlar’ın anlattığına göre türbede gömülü olan kişi alplar döneminde yaşamış bir alp-eren olan Sarı Saltuk’tur. Ölümü yaklaştığında adamlarına şöyle bir vasiyette bulunmuştur: «Ben öldüğüm zaman yedi tabut hazırlayacaksınız. Bu tabutlardan birinde ben olacağım, altısı ise boş olacak. Boş olanları küffar diyarlarına gömeceksiniz. Tabutumun bulunduğu ülkeleri Türkler küffardan alacak.»[37] . Halk arasında yaşayan başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlerden birine göre Sarı Saltuk gezgin bir evliyadır. Gazalara da katılmıştır. İnanışa göre Diyarbakır’da yaptığı bir savaş sırasında şehit düşmüş ve türbenin olduğu yere gömülmüştür[38] .  Türbenin halk inanışlarında önemli bir yeri vardır. Cuma akşamları (perşembeyi cumaya bağlayan akşam) türbeyi yalın ayakla ziyaret eden kadınlar can u gönülden bir dilekte bulunurlarsa bu dileklerinin yerine geleceğine inanmaktadırlar. Sıkıntıya düşen bir kimse Sarı Saltuk’un adını üç defa anarak yardım isterse, hemen imdada yetişeceğine inanılır[39] . Birinden kötülük gören kişinin türbeye gelerek kendisine kötülük yapana kılıç çalması için duada bulunduğu da oluyormuş. Hastası olan, kocası işsiz olan, evlenmemiş kızı bulunan kadınlar türbeye gelip dertlerine deva bulmağa çalışırlar, türbeye mum dikerler[40] .  Sarı Sadık Camii imamı, kadınların türbeye mum dikmesinin dinimizce uygun bir iş olmadığını söylüyor, ancak buna mani olamadıklarını belirtiyor. Sarı Saltuk’u rüyasında görenler gelip adakta bulunurlarmış. Dilekleri gerçekleştiği takdirde türbede horoz, koyun, keçi gibi hayvanları adak olarak keserlermiş. Çevredeki cami ve binaların duvarlarını sarmaşıkların sarmasına, hatta tamamen kaplamasına rağmen Sarı Saltuk türbesini yıllardır hiçbir sarmaşığın sarmaması da Sarı Saltuk’un manevî gücüne bağlanmaktadır

Şeyh Hasan-ı Nurani’nin Kitapları Dijital Ortamda

Diyarbakır'ın Çınar İlçesi'nde bağlı Aktepe Köyü'nde bulunan ve her yıl onbinlerce kişinin ziyaret ettiği türbede babası Şeyh Hasan-ı Nurani ile birlikte mezarı bulunan Şeyh Abdurahman Aktepe'nin aralarında 800 yıllık geçmişi bulunan kitaplarının da bulunduğu kütüphanesinin dijital ortamda hazırlanan kopyaları Diyarbakır Müze Müdürlüğün'e hibe edildi
Çınar'ın Aktepe Köyü'ndeki türbede babası Şeyh Hasan Nurani ile kardeşleri ile birlikte mezarları her yıl onbinlerce kişi tarafından ziyaret edilen Şeyh Abdurahman Aktepe'nin yaklaşık 100 yıldan fazla geçmişi olan kütüphanesindeki 184 kitap, dijital ortamda kopyalandıktan sonra torunu Mehmet Işık tarafından Diyarbakır Müze müdürlüğüne tutunak ile teslim edildi. 8 adet CD'ye kopyalanan kitaplar, müzenin kütüphenesine konulacak.
800 YILLIK KİTAPLAR VAR
Şeyh'in oğlu Şafii Işık, babasının 1910 yılında vefat ettiğini, kütüphanesinin 100 yıldan fazla bir geçmişi olduğunu belirtti. Işık, "Babam olan Şeyh Abdurahman Aktepe'nin kişisel kütüphanesinde yeralan çok kıymetli kitapları önce dijital ortamda kopyalayarak CD'lere aktardık. Daha sonra bunların bir kopyasını bilim adamlarının ve ilgililerin yararlanması için müze müdürlüğüne hibe ettik. Kitapların arasında 800 yıllık geçmişi olan kitaplar vardır. İslam Ceza Hukuku, Miras Hukuku gibi eserler bulunmaktadır. Şeyh Abdurahman Aktepe'nin arap alfabesi ile Kürtçe yazdığı kitaplarıda bulunmaktadır. Eserler, Farsça, Arapça, Yunanca ve Fransızca yazılmıştır" dedi.
ŞEYH ABDURAHMAN AKTEPE KİMDİR?
Şeyh Abdurahman Aktepe, 1783 yılında doğan ve 1865 yılında vefat eden Şeyh Hasan El Nurani'nın büyük oğludur. Babasının 1865 yılında vefat etmesinden sonra postuna oturan Şeyh Abdurahman Aktepe 1910 yılında vefat etti. Şeyh Hasan Nurani ile çocukları Şeyh Abdurrahman Aktepe, Şeyh Mehmet Sincar, Şeyh Mehmet Can, Şeyh Mehmet Nuri ve 3 eşinin mezarının bulunduğu türbeye her yıl gelen kadınlı çocuklu binlerce insan, türbedeki yeşil bezleri yüzlerine sürerek saatlerce dua ederek şifa diliyorlar
.Dsöz

 

 

 

 

 

 

Diyarbakır  Ergani ilçesinde Kotekan köyü seyyidleri
 

 

 

Türbe külliyesi
 


Kotekan köyü
 


Eğil ilçesi balım (Medmur) köyü
 

 

Hindi baba
Süleyman Nazif’in dedelerindendir.Akkoyunlu devleti , Hindi aşiretindendir.Diyarbakır’da Tıgrel soyadlı kişiler bu sülaledendir.16.yüzyılda yaşamış sevilen,saygı gören bir ulu kişiydiŞevket Beysanoğlu:Diyarbakır’da Gömülü Meşhur Adamlar.Neyir matb.Ank.1985.s88
Şevket beysanoğlu.Diyarbakırlı Fikir ve sanat adamları.San matb.Ankara.1967.2/s.190

 

Süleyman Nazif’in annesi Ayşe hanım Akkoyunluların Hindi adıyla anılan bir Türk aşiretine dayanır
Prof.Dr.İsmail Parlatır.Süleyman Nazif.Müze Şehir.YKY yay.İst.1999.s.313
 


Bir diğer ifadeyle burada yatan büyük zatın aşireti Hindi aşiretidir.Yani kümes hayvanı hindi veya Hindistanla ilişkisi yoktur

Diyarbakır evliyalarına bir örnek Hz.Ebubekir soyundan genelde hicri 3.yüzyılda Lice-Oyuklu köyü ziyaretleridir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Hazro ilçesi Mirani köyünde özellikle Perşembe günü 300-400 arabanın geldiği,felçli hastaların uğradığı Şeyh hasan Ezraki ziyaretine gidiyoruz.Bağdattan Mardine gelen şeyh,Mardinde halkın rağbetine uğrar.Vali çekinir,hapse atar.Ancak şeyh namaz saatleri valinin de bulunduğu camide namaz kılar.Vali kerameti görünce pişman olur.şeyh Hasan ezarki daha sonra Hazro’ya gelir

Mirani köyü

 

 

 

 

 

 

 

 Diyarbakır evliyalarına sevgi değişik şekilde tezahür eder.Örneğin bir kuyumcu işyerine bir evliya ismi koymuş
 

 

Hani ilçesinde sahabe Caferi Tayyarın 7. göbek torunu cafer-i Tayyar

 

 

 

 

 


Sancı ziyareti

 

 

Şeyh Muhammed Gülşeni ve Gülşeniler

 

 

 

 

 

 

 


Lala kasım bey kümbeti

 

 

 

 

 

 

Silvan evliyaları
Bahçe köyü-Şeyh İbrahim

 

 


Silvan kalesi yanında Şeyh Halil

 

 

 

Sadık  bey evi arkasında Şeyh Muhammed
 

 

 

 

Diyarbakır evliyalarından Aziz Mahmut Urmevinin tekkesi

 

 

 

 


Şeyh Yusuf hamedani türbesi

 

 

 

Bismil/Tepe beldesi/Arabkendi köyünde
Arabkendi hazretlerinin evi,tekkesi
 

 

 

Türbe:

 

 

Mezarı:

 


Tepe beldesi/Selevdun köyü.Şeyh Cafer
 


Tepe /Harmanlı köyü.Şeyh Selim(Savur’da Hamidi ailesinin akrabası)

 

Savur’da hamidi’lerin türbesi
 

 

Daha önce Tepe beldesine bağlı Kırkdirek köyünde Şeyh Mahmut
 

 

 

Türbenin tepesinde bol delik olmasına rağmen içeri su girmiyor

 

Şeyh mahmut’un yanındaki türbe