Diyarbakır'da Kültür

Osmanlı şehirleri arasında nüfuslarına oranla en fazla şair yetiştiren birkaç şehirden biri Diyarbekirdi.Divan edebiyatında kadın şairelere arasında ün salmış Şair Sırrı Hanım’ı kaç kişimiz biliyoruz Sezai Karakoç ,Cahit Sıtkı bu şehrin evlatlarıdır. Refi’ler,Halililer,Hamiler gibi nice şairler bu iklimin insanlarıdır.

 

1890-94 yılları arasında Diyarbekir’de vakilik yapan Giritli Sırrı Paşa şöyle der;Diyarbekirlilerden müctemi bir cemaatte gözlerimi bağlayıp otursam ve elimi atsam,tuttuğum ya şair,ya münşidir
Diyarbekir insanının kültür seviyesine bir örnek olsun diye aşağıda yazacağım anekdot,bize bu konuda az çok bilgi verecektir sanırım.
Diyarbekir evlatlarından Kafizade Abdüssettar Hayati Avşar bey,1937’de bazı matbaa malzemeleri almak için İstanbul’a gitmeye hazırlanır.Gitmeden önce yine Diyarbekirli olan tarihçi Abdulgani Fahri Bulduk Bey’e gider ve hatır ister.
Abdulgani bey de ‘Oğlum İstanbul’a gidersen sana vereceğim adrese git ve İbnu’l Emin Mahmud Kemal beyi gör,selamımı ilet,belki işlerinde sana yardımcı da olur’der.Abdüssettar amca gider ve o adreste İbnu’l Emin’i bulur,saygıyla elini öper ve Abdulğani Bey’in selamını iletir.
İbnu’l Emin,kendisini yanında oturtur.Bir müddet sonra öğle tatili olduğundan yazıhaneye İstanbul üniversitesi hocalarından bir çok Edebiyatçı ve Tarihçi gelir otururlar.İbnu’l Emin Bey der ki;’Bu gün misafirimiz var,herkes kendini tanıtsın.’Tanışma başlar,-Ben profesör falankes,şu kürsünün başkanıyım diye başlayan ifadeler bitip sıra Abdüssettar amcaya gelince kendisi henüz genç olduğundan bunca akademisyene ne diyeceğini düşünürken,İbnu’l Emin;-Seni be tanıtacağım der ve başlar.;
-Abdüssettar Hayati Avşar.Diyarbekir mezunu.Hocalar bunu duyunca,-Üstadım Diyarbekirde üniversite mi var diye sorarlar.İbnu’l Emin hiç bozuntuya vermeden.-Bilmezmisiniz ki Diyarbekri şehri bir üniversite  gibidir.Diyarbekir’de herhangi bir kıraathanede büyüklerin sohbetini dinleyerek büyüyen bir insan,sizin gibi üniversite mezunu olanlardan hiçbir eksikliği yoktur’der.Kıraaathanelerimizin çoğu defa edebi ve tarihi sohbetlerin merkezi oluyordu.
M.Şefik Korkusuz:Eski Diyarbekir’de Gündelik Hayat.Kent yay.İst.2007.s.103.105

Evliya Çelebi ‘Bu Diyarbekir’de öyle yetenekli şairler var ki,her biri sanki Fuzuli ve Ruhi gibidir.Bir çoğu ile sohbet ettik hakikaten benzerleri bulunmayan birer fazilet sahibi kimselerdir’demektedir.
M.Şefik Korkusuz.Seyahatnamelerde Diyarbekir.Kent yay.İst.2003.s:31

1608’de  Diyarbakır’ı ziyaret eden Simeon Diyarbakırlılar için ‘ Zira hepsi de okuyan ve bilgin insanlar olup gerek hasbihallerde ve  gerek alışverişte zeka ve nezaketle hareket eder ve edebi bir lisanla konuşurlar’demektedir.
M.Şefik Korkusuz.Seyahatnamelerde Diyarbekir.Kent yay.İst.2003.s:15

Diyarbakırı ziyaret eden Sabık Trabzon valisi Ali Bey şu yorumda bulunur

‘Hanedan ve ahalisinden pek çok edip,zarif,terbiye,tahsili mükemmel zatlar vardır.Mesela bunlardan Said Paşa’nın kuvvetli kalemi,edebiyata ve tarihe dair eserleri vardır’
Şefik Korkusuz.Seyahatnamelerde Diyarbekir.Kent yay.İst.2003.s.173 ‘

Diyarbakır,bölgeye egemen olan Mervaniler’in,İnaloğullarının, Nisanoğullarının,
Artukoğulları ile Akkoyunlularının başkenti ve Osmanlının en büyük eyaletlerinden birinin merkezi olması nedeniyle önemli bir kültür merkezi olmuştur.Bu nedenledir ki Diyarbakır’dan söz eden eserlerin çoğunda ‘şehr-i nur’, ‘belde-i ilmü irfan’gibi deyimler kullanılmıştır.Örneğin Yahya Kemal,Ali Emiri Efendi için yazdığı bir gazelde ,’Amid o şehri nur öğünsün ilelebed der’ der.
         Refii Cevat Ulunay,şehrimizden şu övücü ifadelerle bahseder:’İnsanların dimağını bazen deha mertebesine varan  bir kabiliyetle yoğuran bu memleketten nice büyük insanlar yetişmiştir.Fuzuli için nasıl
‘Gözünde şu’le-nüma mihr-i ateşin Irak’ deniliyorsa,burası da yani eski adı ile Amid de memlekete zeka ve deha güneşleri vermiştir.
Evliya Çelebi,Seyahatnamesinde günümüz Türkçesiyle şöyle der:
‘Bu Diyarbakır şehrinde yüzlerce şair ve üstün yetenekli insanlar yetişmiştir ki her biri,dilleri doğru ve kurallara uygun biçimde kullanmakta ve şiir yazmakta Fuzuli ve Bağdatlı Ruhi gibidirler.Bir çoğu ile oturup konuşma mutluluğuna eriştik.Doğrusunu söylemek gerekirse benzerleri az bulunan erdemli kişilerdir.
Bir divan şairi de görüşünü şöyle ifade eder:
‘Meşhurdur cihanda bu kim şehr-i Amid’in
Hep merdüdanı şair olr,nükteden olur’
Diyarbekir  valilerinden Giritli Sırrı paşa da aynı görüştedir:
‘Diyarbekirlilerden müctemi bir kütle içinde gözlerimi kapayıp elimi uzatarak rastgele birini tutsam,tuttuğum elbette katip ve münşidir’
1612’de şehrimizi gören Polonyalı Simeon,seyahatnamesinde şunları yazar:
‘Şehir tarih boyunca olduğu gibi bugün de bir din ve irfan merkezidir..Hepsi de okuyan ve bilgin insanlar olup gerek hasbihallerde ve gerek alışverişte zeka ve nezaketle hareket eder ve edebi lisanla konuşurlar’
         Diyarbakırda bir araştırmada 220 şairin yetiştiği ifade edilmektedir
Bu kadar kültür adamını yetişmesinde hükümdarların koruyucu etkisi vardır.Örneğin Diyarbakır Ergani doğumlu Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan bilim ve sanat adamlarına değer verir,onları korurdu.Cuma akşamları bilgin ve şairleri sarayındatoplar,onlarla çeşit li konuları konuşur ve tartışırdı.

Dr.Şevket Beysanoğlu:Türk edebiyatında Diyarbakır ve Diyarbakırlılar.1.Bütün Yönleriyle Diyarbakır Sempozyumu.27 Ekim 2000.s.219,374

 

Resmi devlet belgesi  olan tarihi Diyarbakır salnamelerinde 'ahali hep zeki ve fatın olurlar.Zekavetlerinin her mahalde şöhreti vardır'denmektedir(3/222)
Bu daire dahilinde  yaşayan insanların hüsn-i terbiye görenleri pek zeki ve zariftirler.Kadimden beri Amidi ünvaniyle şöhr et-yab-ı kemal olan ulema ve şuara hep Diyarbekirde yetişmişlerdir(5/84)Diyarbakır salnameleri.Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi.İstanbul Acar matb.1999.s

 

Resmi devlet belgesi  olan tarihi Diyarbakır salnamelerinde' medresede okuyan talebeye verilen önem anlatılmakta ve sıhhat ve sağlıkları için yapılan tadilattan bahsedilmektedir.Diyarbakır salnameleri.Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi.İstanbul Acar matb.1999.5/93

 

Beysanoğlu’nun ‘Diyarbakırlı Fikir ve sanat Adamları kitabında 668 fikir ve sanat adamı yer almaktadır.Bunlardan 28’i şiar,171’i yazar,193’ü bilim adamı;46’sı hatta,ressam,bestekar vs.Şair,yazar ve bilim adamlarının 62’si Osmanlı döneminden önce,246’ıs Osmanlı döneminde yaşamış ve yaşamakta olan kimselerdir.Yazdıkları eserlerin toplamı 1984’tür.
Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlardan Cemal Yeşil,Cahit Sıtkı Tarancı,Fuda edip Baskı,Munis Faik Ozansoy,Cahit Uçuk,Ahmet Arif,Orhan Asena,Cenap Ozankan,Esma Ocak,Veysel Öngören,Vasıf Öngören,Mığırdıç Margosyan,Sezai Karakoç,M.Emin Bozaslan,Adnan Binyazar,İhsan Fikret Biçiçi,Muzaffer Budak,Remzi İnanç,İhsan Işık,Yılmaz Odabaşı,Suzan Samancı,Kaya Özsezgin,Edip Polat,Orhan Cezmi Tunçer,Adnan Satıcı, tanınmış şair ve yazarların bir bölümünü oluştururlar.
Cemal Yeşil ‘Rubailer şairi’ olarak bilinir.Şükran Kurdakul,şairimiz hakkında şöyle der.’Rübailerde günümüz Türkçesini ustalıkla kullandı.;bu türe hem öz,hem iç uyum yönünden katkılarda bulundu’.Hüseyin Kara kan’ a göre ise,Cemal Yeşil,’rübailerdeki öztürkçe,pürüzsüzlük ve düşüncelerde yenilik getirmiştir.İlhan Geçer,Şairimizin ‘sade ve pürüzsüz bir dili,taze samimi bir söyleyişi olduğunu vurgular
Cahit Sıtkı Tarancı,Ahmet Arif,Sezai Karakoç Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının üç şairi olarak tanınmışlardır.
Cahit Uçuk,ünü yurt dışına taşmış kadın yazarlarımızdandır.Bilhassa çocuklar için yazdığı roman,hikaye ve masallarla günümüz çocuk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olmuştur.70’i aşkın eseri basılmıştır.
Orhan Asena ile Vasıf Öngören,tanınmış iki oyun yazarıdır.Orhan Asena’nın 21 oyunu basılmış,bunlardan  bir kısmı Fransızca,Almanca,İspanyolca ve Rusçaya çevrilmiştir.Ayrıca,oynanmış,fakat henüz basılmamış 19 oyunu daha vardır.Bunlar dışında,3  tek perdelik oyunu,3 şiir kitabı.Halk kitapları dizisinden 6 kitabı yayınlanmıştır
Vasıf Öngören,Asiye nasıl kurtulur,Almanya defteri,Oyun nasıl oynanmalı,Zengin mutfağı adlı oyunların yazarıdır.Aynı zamanda rejisör olarak bilinir.
Fuad Edip Baskı,şiirleri en çok bestelenmiş bir şairimizdir.Selahattin Pınar,Rakım Elkutlu,Nuri Halil Poyraz,Rüştü Şardağ,Dr.Alaeddin Yavaşça,Arif Sami Toker ve Muzaffer
İlkar tarafından 21 şiiri bestelenmiştir.Baksı’nın basılmış 11 eseri vardır.
Dr.Şevket Beysanoğlu:Türk edebiyatında Diyarbakır ve Diyarbakırlılar.1.Bütün yönleriyle Diyarbakır sempozyumu.27-28 Ekim 2000.Ankara.s.226

Fatma Bacı
Diyarbakırlı saz şairler, arasındadır.Dalkabak ailesindendir.1895 yılında ölmüştür.Karakış destanı ve Ağıt’ı meşhurdur.
Şevket beysanoğlu.Diyarbakırlı Fikir ve sanat adamları.San matb.Ankara.19661.s.371

Diyarbakır’ın dili
Diyarbakırda azınlıkların kullandıkları dilden gayrı Türkçe,Kürtçe ve Arapça konuşulmuştur
Diyarbakır salnamelerinde     şehir ahalisi Osmani lisani ile söyleşri.İhtilatları hasebiyle ekserisi Kürdi ve bazısı Arabi lisanlarını  dahi bilirler.Ferı zeka ile müştehirdirler.(c.4.s.62)
Diyarbakırda  tarihte değişik etnik dil vardı.Bunlardan Türkçe:
Diyarbakırdaki Türkçenin Azeri lehçesi olduğu ve Urumiyeden 40bin müridiyle Aziz Mahmud Urmevi tarafından geldiği ifade edilir.
Diyarbekir Türkçesinde Kerkük Azeri lehçesi ile Hazar denizi batısındaki Azericenin izleri belirgindİR.Gerçek Diyarbakır ağzı,kulağa hoş gelen,müzikli,şiirli bir Türkçedir.
Dr.Emrullah Güney.Diyarbakır ve yöresinde Doğa-Kültür Turizmi.Diyarbakır.1991.s.37

Evliya çelebi:
‘Diyarbakır halkının özel konuşmaları.:
Bağdat fatihi Sultan Dördüncü Murad..Irak ve Diyarbekir’in Acemvari ve levendçe konuşmalarından hoşlanıp,bizzat kendileri ‘Men böyle demişem,men heze böyle demişem’diye doğu lisanı ile konuşurlardı.

Wılson Charles,1895’de Londrada yayınladığı ‘Mezopotamyada bilimsel keşif’ isimli seyahatnamesinde

‘Diyarbekir,Türkiye’ye en  bağlı kentlerden biri olarak kabul edilmektedir;burada ülkenin dili konuşulmaktadır.Sakinlerinin bir türlü Arapça konuşmayı bırakmadıkları Musul,Bağdat ve Basra için söylenenler Diyarbekri için söz konusu değildir.
Şefik Korkusuz:Seyahatnamelerde Diyarbekir.s:186
İbrahim Gülşeni 15.yüzyılın ilk yarısında Amid’de Dünyaya gelmiş ve Tebrizde büyümüş,tahsil almıştır.Menakıb-ı İbrahim Gülşeni 14-15.yüzyıllar Amilde Tebrizinin toplumsal tarihidir diyebiliriz.Menkıbe dil,üslup ve şiveleri ile tam Azeri sahası içine girer (Prof.Dr.Hüseyin Düzgün:İbrahim Gülşeni menakibinde Amid ve Diyarbakır kültürü.I.Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır.2004 s:33 )
Doç.Dr.Nezkate Hüseyinkızı Diyarbakır ve Azerbeycan halk edebiyatının ortak motifleri makalesinde iki bölgenin müşterek ağzını ele almaktadır
I.Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır.2004 s56
Z.Gökalp yazmıştır’Lisanı tetkiklerim gösterdi ki,Diyarbakırın Türkçesi,Bağdattan Adana,Baküye ,Tebrize kadar imtidat eden tabii bir lisandır.Yani Akkoyunlu ve Karakaoyunlu Türklerine mahsus bulunan Azeri lehçesinden ibarettir.Bu lisanda hiçbir sunlilik yoktur,demektedir.
I.Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır.2004 s:78,500

 

 

Sezai Karakoç Diyarbakır hatıralarını şöyle anlatıyor

Diyarbakır’da çok eski aileleler vardı.Şiveleri Azeri Türkçesiydi.Ergani şivesi ise,azeriden batı şivesine açılış şeklinde idi.Diyarbakırlılar ‘Peygamber’diye yemin ederlerdi.Yahşi kelimesini kullanırlardı
Matematik öğretmenimiz İhsan beydi.Çocuklar da onu seviyorlardı.İsmini Yahşi Ami(iyi amca) koymuşlardı

İbrahim sarı.Şehrimiz Diyarbakır.Diyarbakır Büyükşehir belediyesi yayİst.1996.s..110

Azeri lehçesinin tesirinde kalan Diyarbakır ağzının hususiyetlerini birkaç noktada toplıyabiliriz:
A-Fonetik bakımından:
Fonetik bakımından Diyarbakır ağzını incelediğimiz  zaman genel dil fonemlerinin birçok değişmelere maruz kaldığını,bazen fonemlerin yer değiştirdiklerinin yer değiştirdiklerini,bazen eksilip bazen fazlalaştıklarını görürüz.
Şöyleki :
A fonemi:Sesahengine aykırı olan bazı kelimelerde inceselsi bir heceden sonra gelen ‘a ‘ Diyarbakır ağzında yerini ‘e ‘ye terk eder
Mesela Şeftali-şefteli,biraz-birez,terazi –terezigibi.
B fonemi:
1.bazı kelimelerin başındaki  b yerini p ‘ye bırakır:Bakla-pakla,baca-paca,bozmak-pozmakh gibi
2.Azeri ve Çağatay lehçelerinde b sesi çok defa m sesine çevrilirse de (ben-men,bunda-munda gibi)
Diyarbakır ağzında bu keyfiyet pek az görülmektedir.Bahane ,mahane-mahne tarzında söylenir.
C fonemi:
1:bazen Ç olur.mesela :Caket:Çaket;Karınca-karınça, Yalancı-yalançi,Üzümcü-üzımçi gibi
Ç  fonemi:Nadiren Ş olur.Mesela Çorba:Şorba
D fonemi:Bazı kelimelerin başındaki D’ler T olur.mesela Dut:Tut; Diken:Tiken
         Ender olarak d’nin t olduğu görülür.Yeniden:Yengişten gibi
E fonemi:
1.Kelimedeki ses ahengine uyarak bazen (a) olur.  Ateş-ataş;kardeş-kardaş,elma-alma gibi
2.Mastarların sonunda daima (a) olur: İçmek:içmakh
Sevmek:sevmakh gibi
3.Nadiren (i) ve (ö) ye yerini terk eder: yemek-yimek;yevmiye-yövmiye gibi
4.(ü) olduğu da görülür. böcek=böcük
F fonemi: Bazen düşer.mesela Yufka:Yukha gibi
G fonemi:
1.Bazan (k) olur. Hangi:Hangki;Gölge:Kölge
2.Bazı kelimelerde fazla g görülür.Yeni-yengi ; Yün:yüng ;Deniz:Dengiz
Ğ fonemi: Diyarbakır ağzında başlıca iki değişiklik arzeder
1.Bazn (v)olur
2.İki sesli arasında olduğu halde yumuşamıyarak yerini (g)’ye bırakır.Misal Soğuk:savukh;
Büyüğü:Büyügü  , Değil:Degil,Beğenmek:Begenmakh;Eğer:Eger;Değirmen:Degirmen
H fonemi:
1.Diyarbakır ağzından çok defa (kh-hı) olur.Misal: Bahtiyar:Bakhtiyar;Hoş:Khol;Harput:Kharput,Hanım:Khanım gibi
2.bazan fazladan olarak bazı kelimelerin başında bulunur.Mesela Ayva:Havya,Elbet:Helbet gibi
I fonemi:
1.Çok defa (i) olur.Akıntı:Akkınti ,Sıcak:Sicakh; Sıkı:Sıkhi
2.Bazan (a),bazen (o),bazen da (u) veya (ü) olur
Örnek:Alırım:Alıram,Kıkırdak:Kakırdakh;Sandık:Sandok;Sıvamak:Suvamakh,Zıbın:Zübun
İ fonemi:
1.bazan € olur.Gitmek:Getmakh,Zincir:Zincir,Hiç:Heç
2.Nadiren (ü) olduğu da görülür.Mesela Dizmek:Düzmakh gibi
3.Bazan (ı) olur.Çizgi:Çığız
K fonemi:
1.İlk heceden sonra gelen bir hecenin başında veya sonunda iken çok defa (kh) olur.Misal
Çok:Çokh;Korku:Korkhi;Arka:Arkha gibi
2.bazan (g) olur.Örnek:Kemik:gemik;Kendi:Gendi,Keçi:Geçi,Çekirdek:Çegirdek
3.Nadiren (f),(s),(v) olur.Örnek.Tükürmek:Tüfürmak; Sümkürmek:,Sümsürmakh
Menekşe:Menevşe
4.Yerini değiştirir.Ekşi:Eşkigibi
M fonemi:
1.bazan (n) olur.Örnek: Komşu-Konşi;Şimdi:Şindi
2.Bazan düştüğü görülür.Mumbar-Mubar(Kibe mubar yemeği) gibi
N fonemi:
1.Bazan yerini (g)’ye bırakır.N.Ög gibi(Niye ögen bakhmisam=Niye önüne bakmıyorsun)
2.Bazan da (m) olur.Mesela Perçin:Peçim(veya perçem)gibi
O fonemi:Bazen (u) olur.Oruç:Uruç,Somak:Sumakh;Sofra:Sufra..
Ö fonemi:
1.Bazen yerini e’ye bırakır:Öyle=ele(veya eyle);böyle:bele gibi
2.Bazen (o) olur.Kör:Kor gibi
3.Bazen de (ü) olur.Köfte:Küfte gibi
P fonemi.Kelime başlarında bazen yerini (b) fonemine bırakır
Parmak:Barmakh,Pazar:Bazar;Pekmez:Bekmez,Pişirmek:Bişirmakh
R fonemi
1.Bazen L olur.Kerpeten:Kelpeten;Güreş:Güleş,Merhem:Melhem gibi
2.Bazı defalar yerini değişitirir.Kirpik:Kirpik; Derviş:Derviş;Meryem:Meryem,Avrat:Avrat
3.Bazan da yokolur.Birşey-bişe;Tekerlek:Tekelek gibi
S fonemi
1.Çok defa z olur .Örnek:Atlas-Altaz;Papas:Papaz,Çerkes:Çerkez gibi
2.Nadiren kh olur. Hırsız:Khırkhız gibi
T fonemi
1.Kelime başında ise çok kere yerini d ‘ye bırakır.Testi:Desti;Taş:Daş;Tuz:Duz;Tatlı:Datlı,Tavşan:Davşan
Nadiren ç olur.Tırnaklamak:Çırnaklamakh
Pisik elimi çırnakhladi:Kedi elimi tırnakladı
U fonemi:Bazen (ı) veya (i) olur.Örnek Uzun:Uzın,savurdu:Savırdi,Ufak:İfakh,Tortu:Torti
Ü Fonemi:
1. Nadiren u olur Küfe:Kufa gibi
2.Bazen e’ye çevrilir.Döndürmek:Döndermakh
3.Bazan da (ö) olduğu görülür.Büyük:Böyük; Küme:Köme;Üvey:Öge
4.Bazı defalar da yerini (i)’ye bırakır.Düş:Diş;Sürü:Süri gibi
V fonemi:
1.Bazan m veya F olur.vebal:Mebal,Çerçeve:Çerçife
2.Bazan da (g) olur.Sövmek=Sögmakh;Üvey:Öge,Övmek= Öğmek=Ögmakh
Övün:Ögün
3. Bazan düşer.Vurmak-Urmakh;Devşirmek:Döşürmakh
Y fonemi:
1.bazan düşer.Şiyle:Söle;Böyle:Böle,Bir şey:Bişe,Peynir:Penir gibi
2.Bazı kemlilerin başında fazla olarak bulunur.Aldatmak:Yaldatmakh;Esir:Yesir
3.Bazan g olur.Bey :Beg;Yirmi:Girmi gibi
 
Şevket Beysanoğlu:Diyarbakır Folkloru.Diyarbakır’a derlenmiş Halk Masalları.Diyarbakırmatb.1946.s.265
Helva meclisleri
Muallim Hamdi şehrimizde yetişen edip ve muallimlerdendir.Ketenhelvası yapmakta çok usta olduğundan,Diyarbakır’da kış gecelerinde kibar evlerin misafiri olarak,hazırlanan helva malzemesinin işlenmesine nezaret eder.
‘Mevsim-i sayfin egerci Gülşen ü sahrası var
Vakt-i sermanın da lakin sohbet-i helvası var

Diye helva pişirerek,sohbetleriyle helva meclislerini şenlendirirdi.Ölümü M.1834 yıllarındadır.

Şevket beysanoğlu.Diyarbakırlı Fikir ve sanat adamları.San matb.Ankara.1966.1/s.290

ÇERMİK AĞIZ VE SES ÖZELLİKLERİ
Çermik ve köylerinde kelime sonu ı,u ve ü ünlüleri kurallı olarak i’leşir. Bu yönüyle Diyarbakır merkez ağzı ile paralellik gösterir.
Çermik ve köylerinde ayın ( ع
) ve ha ( ح ) ünsüzleri kullanılmaktadır.
Çermik ve köylerinde ö >o ve ü>u değişmeleri yoğun olarak görülmektedir.
Çermik ve köylerinde kalınlık-incelik uyumsuzluğu hakimdir.
Çermik ve köylerinde fiil çekimlerinde 1. çokluk kişi eki sürekli olarak (u)h ‘dir.
Çermik ve köylerinde şimdiki zaman eki -(i)y yanında -yAr şeklindedir.


Bir Hatıra
Şimdi bizim gordugumüz eskiden biz keçe geyerduh, şindi o yoh çoh şukur, şindi eyi e osmanli zamanına da biz yetişmeduh zatan seferberligte bizim kabileden yedi tene getti, biri de gelmedi. Oni eyi babalarımız zatan her türlü belalari seferberligte çekti, gordi. Yani o asre bahalılıgsa her b işi bahali çalışan aç kalmiy deegil? E…! sona biz, asas biz birenin yerlisi degiluh. Biz konyanin cihanbey kazasınnan kahmişuh. İki asırdan fazıla olir. Şindi bizim nufusumuz dort yuzellinin etrefindeddir. Ordan gelen mesele bi baba, şindi biz birda olmuşuh dort yuzelli nufus filan var. Ordan kahmamız bizim da iki asırdan fazıla olir. Ordan kahmamız orda bizimki emmisinin kızıni kaçırtti, geniye hakaret ettilar kahti, kaçti geldi. Cimirgan koyi var adiyemanda. Cimirgan koyinnan ordan kahti, geldi leylekliye, ordan geldi alose, alosten geldi. Orda veysgilin kabilesi var, onar bizden onbir tene vurdi, bizimkile onnan onbir tene vurdiler. O adamlar kahti, getti şarda. Şindi orda hepisi olmiş aga, bey, efendi cogi olmiş. Milletvekili, bakan, biz ha bele kalduh.
www.cermik.gov.tr/

 

Diyarbakır’ın tarihte yetiştirdiği şair ve edebiyatçılara kısaca örnekleme bakalım

MS.1065 yılında vefat eden Diyarbakır doğumlu Abdurrahman El Kürdi’nin dörtlük divanı vardır.
YusufEl Amidi.Diyarbakırlıdır.Babasını adı Abdullahtır.EDebiyatrçı ve yazardır.1123 senesinde vefat etmiştir.
El Melikü’l Eşref’in bir şiir divanı bulunmaktadır
Fekirullah El Tilovi aslen Diyarbakırlıdır.1174 yılında vefat etmiştir.On bin beyitlik divanı bulunmaktadır
Muiniddin Ebul Fadl Silvana yerleşmiştir.Bir şiir divanı vardır.
Kadı İsmail Efendi ilimde ve edebiyatta büyük yeri vardır.Feraiz kitabını Türkçe,vezinli olarak yazdı.Üçbin beyeitten ibaret idi.H.1105 yılında vefat etti.
Lebib Abdulgafur efendi müftülük yapmıştır.H.1185 yılında vefat etti.Şiir ve edebiyatta şöhret sahibi idi.
Lebib efendi tanınmış kadılardandır.Ancak zamanının şair ve ediplerindendir.1182 yılında Diyarbakır’da vefat etti.
Lütfi efendi H.1262 yılında vefat etti.Diyarbakır müftüsü idi.Döneminin şöhretli şairlerindendir.
Osman paşa mutasarrıflık yapmıştır,Miri Miran tütbesine çıkmıştır.1270 yılında vefat etti.İlim ve edebiyatla geniş bir şekilde ilgilenirdi.Bir divanı vardır
Ömer el Amidi 1072 yılında vefat etti.Tükçe yazılmış birdivanı vardır.1072’de vefat etti.
Rıza el amidi 1176’da doğmuş,1271’de vefat etmiştir.Bir şiir divanı vardır.

Seriye hanım H.1230’da Diyarbakırda doğdu.Meşhur bir şairdi.Farsça ve Türkçe divanları bulunmaktadır.Mehmet Çağlayan:Şark Uleması.Şura dağıtım.İst.1996.s.65,128,144,150,159,179,184,256,257,265,312

Şeyh Abdurahman Aktepi hicri 1270(miladi1854)yılında Diyarbakır ili çınar ilçesi aktepe köyünde doğmuş 29 mart 1910 tarihinde Diyarbakırda vefat etmiştir,
.Divan:471 beyittir,70 sayfadır
.1894 tarihli ayrı bir manzumesi ve 17. yüzyıl Osmanlı şairlarinden Nabi'nin yazdığı bir Gazel'e üç mısra ekleyerek yazdığı Türkçe bir Muhannes'i vardır. (M.Şefik Korkusuz:Diyarbakır Velileri.s:48)

 

Diyarbakır sanat ve kültüründe örnek simalara kısaca göz atalım
Ali Emiri(1857--1924):

Araştırmacı, tezkire yazarı. Ömrü kitap okumak, yazmak ve toplamakla geçen Ali Emiri'nin zengin bir kütüphanesi vardı. Vefatından sonra bu kitapları Fatih Millet Kütüphanesine konulmuştur. Tezkirei Suara'yi Amid, Osmanlı Vilayet-i Şarkiyesi, Osmanlı Şehirleri, Diyarbakır'lı Bazı Zevatın Tercüme-i Halleri gibi eserleri bulunan Emiri, 32 sayı yayınlanan Osmanlı Tarih ve Edebiyatı dergisini ve 6 sayılık Amid-i Sevde dergisini çıkardı.

Hamid Aytaç (1891-1982):

Hattat. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenime başladıktan bir yıl sonra okulu bırakıp hat dersleri almaya başladı. Eserleri birçok İslam ülkesinde geniş ilgi gördü. Sisli Camisi Yazıları, Sögütlü çesme Camii Kuşak Fetih süresi, Tarabya Camii Kubbe yazıları önemli eserleridir.

Said Pasa(1832-1891):

Osmanli devlet adami,yazar.1849'da vilayet kalemine yazici oldu. 1848 de mektupculukta yükseldi. 1872 de Elazig mutasarrifligina getirildi.1874 de Maras ,daha sonra Mardin ve Mus ta mutasarriflik yapti. Bu süre içinde yazdigi 10 ciltlik genel tarih kitabi mirat-ül iber'in 9. Cildi basildi. Sonuncusu da yazma olarak Istanbul müze kitapligindadir. Diyarbekir Tarihi adli çalismasiyla da 1884 tarihli Diyarbekir Salnamesinin 2.bölümünü olusturdu.

Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956):
Sair. Ilkokulu Diyarbakir'da okudu. Daha sonra Saint Joseph ve Galatasaray Liselerinde ögrenim gördü. Ögrenimine Mülkiye Mektebive Paris Siyasal Bilgiler Fakültesinde devam etti. 1940’da II. Dünya Savasi nedeniyle yurda döndü ve asker oldu.Anadolu Ajansi ve Çalisma Bakanligi’nda çevirmen olarak çalisti. Tedavi için gittigi Viyana’da öldü.

 

 

 

 

 




Taranci’nin ilk siirleri 1930’larda Muhit ve Servet-i Fünun dergilerinde yayinlandi.Ilk yillarda, A. Hamdi Tanpinar ve Necip Fazil’dan, sonraki yillarda ise Baudlaire’den etkilendi.

Varlik, Yaratilis, Istanbul gibi dergilerde siirleri yayimlandi. Taranci’nin baslica eserleri: Ömründe Süküt, Otuzbes Yas, Düsten Güzel, Sonrasi.
Sezai Karakoç (1933-....):

İlk öğrenimini Ergani’de, orta ögrenimini Maraş Ortaokulu ve Gaziantep Lisesinde parasız yatılı olarak tamamladı(1950). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra Maliye Bakanlıgı Mülkiye Müfettiş Muavinliği (1956-59), Gelirler Genel Müdürlüğü Kontrolörlüğü (1959-65). 1965’de görevinden ayrılarak Babıali’de Sabah gazetesinde (1965-68) fikra yazarlığı yaptı. 1960’da kurduğu Diriliş Dergisini, verdiği aradan sonra 1966’da yeniden çıkarmaya başladı. 76-78 döneminde gazete boyutunda 60 sayi çikardi. Ekim 79’dan itibaren yayını aralıklı olarak sürdürdü. Diriliş 1988’den itibaren haftalık dergi olarak çıktı. http://www.onlineyasam.net/

Diyarbakır’lı Halili.1407 yılında Diyarbakır’dadoğmuştur.Fatih döneminin divan şairlerindendir.

 

Prof.Önder Göçgün.Diyarbakırlı Halili..1.Bütün Yönleriyle Diyarbakır Sempozyumu.27 Ekim 2000.s176

 

Ahmet Arif (1927-1991)

Şair, orta öğretimini Diyarbakır'da tamamladı. DTFC Felsefe Bölümü'nde okudu.1950'li yıllarda gazetelerde düzeltmenlik, sayfa sekreterliği gibi çesitli görevler yapmıştır. 1968'de yayınlanan "Hasretinden Prangalar Eskittim" adli kitabı 38. baskıya ulaştı.

 

Faik Ali Ozansoy (1875-1950):

Sair. 1901'de Mülkiye Mektebi'ni bitirerek, kaymakamlik, mutasarriflik ve çesitli memurluklarda bulundu. Daha sonra mülkiyede Fransızca öğretmenliği yaptı. Ögretim yillarinda "Kehkesana Karsi" siiriyle Servet'i Fünun anlayisiyla, özellikle Abdülhak Hamid ve Tevfik Fikret'in etkisiyle siirler yazdi.1908 sonrasinda daha bagimsiz siire yöneldi. Son siirleri 1927'lerde Günes dergisinde yayinlandi.

 

Amidi: Ebülkasım 

 

Hasan b. Birs b. Yahya, Basra'da doğmus olmakla birlikte aslen Diyarbakır'lıdır. Doğum tarihi bilinmeyen Amidi m.981'de vefat etmiştir. İyi bir şiir eleştirmeni olan Amidi ,aynı zamanda hattad idi.http://www.alperkulahcioglu.com/

 

Ahmed Mürşidi(1689--1761) :
 Âlim, medrese öğreniminden sonra, Birecikli Şeyh Ebubekir'in tarikatına girdi. Ahmediye adlı pendamesiyle ünlendi. Mürşidin öbür eserleri: Yusuf ve Züleyha, Mevlud'i Nebi, Viladedi Hümayun Risalet penahi dir.

 

 

   Adnan Binyazar (1934-):
 Eleştirmen. 1960 lardan bu yana Varlık, Papirüs, Türk Dili, Milliyet Sanat gibi dergilerde eleştirileri yaptı. Bazı kitapları: Toplum ve Edebiyat ,Dedem Korkut'tan Öyküler,,Agit Toplumu.

      .Cemili(1465-1543):
 Sair, Diyarbakir'in Sah Ismail'in eline geçmesinden sonra Istanbul'a gitti. Siirlerinin büyük bir bölümünü çagatay lehçesi ile yazdi. Topkapi Sarayi kitapliginda bulunan divani daha çok Ali Sir Nevai'ni siirlerine nazirelerden olusmaktadir.

 

Orhan Asena (1922-):
 Oyun yazarı. 1954-55 tiyatro mevsiminde Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahneye konan "Tanrılar ve İnsanlarla oyun yazarlığına başladı. Tarihsel konuların eserlerinde önemli bir yer tuttuğu gözlenen Asena'nın kimi eserleri: Hürrem Sultan, Simavnalı Şeyh Bedrettin, Atçalı Kel Mehmet, Tohum ve Toprak, Yalan, Korku. http://www.diyarbakir.com/unluler.htm

İhsan IŞIK (1952,-....):

Şair ve yazar. 4 Mayıs 1952, Diyarbakır (merkez) doğumlu. Çocuk kitaplarında Savaş Yüce imzasını kullandı. İlk ve orta öğrenimini doğduğu kentte tamamladı (1970). Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi TDE Bölümü (1976) mezunu. Lisans tezi: Necip Fazıl Kısakürek’in Oyunlarında Tipler. Öğrencilik yıllarında Diyarbakır, İzmir ve Erzurum’da çeşitli işlerde çalışarak okudu.
İlk yazı ve şiirlerini Diyarbakır yerel gazeteleri Yeni Şark Postası ve Mücadele (1965-69) ile Babıali’de Sabah (İstanbul), arkadaşlarıyla çıkardığı aylık Özlem (Diyarbakır, 1969-70, 8 sayı) gazetelerinde yayımlamıştı. 1971’den itibaren ürünleri Tohum, Hilal, İslâm Medeniyeti, Pınar, çıkardığı Çile (Diyarbakır, yayın yönetmeni, aylık dergi, 1974, 6 sayı), Yeni Sanat (1975), İslâm Ümmeti (yönetmen,1982, 12 sayı), Düşünce, Tek Yol, Muştu, Aylık Dergi, Girişim (yayın kurulu üyesi,1985-87), Mavera (genel yayın yönetmeni, 1987), Dış Politika (1988), Yürüyüş (Diyarbakır, 1989), Yeni Zemin (yayın kurulu üyesi, 1995) dergileri ile, Hür Söz (Erzurum, günlük fıkra, 1972), Millî Hakimiyet (Diyarbakır, günlük fıkra yazarı, yazı işleri müdürü, 1973), Yeni Devir (sanat-edebiyat sayfası yönetmeni, 1977, 1980), Millî Gazete (1976-86), Zaman (1986), Akit (Vakit, 1994), Yeni Dönem (genel yayın yönetmeni, 1999), Tutanak (2000), Yeni Şafak (2000-) gazetelerinde yer aldı. SHÇEK Sosyal Hizmetler, SHÇEK Gençlik, SHÇEK Çocuk dergilerini kurdu ve yönetti (1996-97). 1995 yılında Aşkabat (Türkmenistan), 1996’da KKTC Türkçe’nin Uluslararası Şiir Şölenlerine katıldı. İki kitabı Almanca’ya çevrildi. Akdeniz Kıyısında Bir Çocuk adlı şiiri bestelendi. Radyo Birlik’te (Ankara) Entellektüel Gündem ve Düşünce Gündemi programlarını hazırlayıp sundu (1999-2001).

DENEME-İNCELEME: Kültürümüzün Kimliği (1982), Sömürgeciliğin Çağdaş Boyutları (1983), Uluslararası Sorunlar / İslâm Dünyası ve Türkiye (1987), Kültürümüz ve Kadınlarımız (1987), Peygamberimizin Hayatı (1987, Das Leben Des Islamischen Propheten Mohammed adıyla Almanca’ya çevrildi, 1991), İslâm Tarihi 4 Halife Dönemi (resimli, 1989. Dört Büyük Halife adıyla gen. bas., 1991; Die Vier Grossen Kalifen In Der Islamischen Religion adıyla Almanca’ya çevrildi, 1992), Bediüzzaman Said Nursi ve Nurculuk (1990), İki Yobaz (1996). BİYOGRAFİ: Yazarlar Sözlüğü (1990, gen. bas. 1998), Yazarlar ve Şairler Sözlüğü (1992), Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001). ŞİİR: Eğilim Anıları (1975), Akrep ve Yelkovan (1987), Akdeniz Kıyısında Bir Çocuk (1996), Kuğulu Park’taki Kuşlardan Biri (2002). GEZİ: Makedonya ve Fransa İzlenimleri (2002). ÇOCUK ROMANI (Savaş Yüce adıyla): Kaçaklar (1987), Sevgili Anneciğim (1987). http://www.main-board.com/

 

Cemili(1465-1543):
 Sair, Diyarbakir'in Sah Ismail'in eline geçmesinden sonra Istanbul'a gitti. Siirlerinin büyük bir bölümünü çagatay lehçesi ile yazdi. Topkapi Sarayi kitapliginda bulunan divani daha çok Ali Sir Nevai'ni siirlerine nazirelerden olusmaktadir.
.Necmioglu Tuncer(1936- ):
 Sinema ve tiyatro sanatçisi. Tip Fakültesinde ve ITÜ Makine Bölümünde ögrenim gördü. Ögrenim yillarinda tiyatro çalismalari basladi.
Filmlerinden kimileri:Kizilirmak Karakoyun,Kuma,Pir Sultan Abdal.
     Nesimi(?-1404):
 Divan sairi. Hayatina dair kesin bir bilgi yoktur. Asil adi Imadeddin'dir. Ölüm tarihi kimi kaynaklarda 1417 kimilerinde 1418 olarak da belirtilmektedir. Siirleri dönemin bir çok sairini etkilemistir. Kendisinin de Mevlanadanetkilendigiileri sürülmektedir. Çesitli nazireler yazmistir. Esterabadli Fazlullah'in yaymaga çalistigi Hurufiligi benimsedi. Bu mezhebin önde gelen savunuculari arasinda yer aldi. Ülkenin çesitli yerlerinde dolasarak siirleriyle yaymaya çalisti. Bu, yöneticileri rahatsiz etti. Misir Çerkez Kölemenleri hükümdari El-Müeyyed Seyhin emriyle Sam'da derisi yüzülerek öldürüldü. Cesedi bir hafta halka gösterildi. Eserleri arasinda Türkçe ve Farsça divan en önemlileridir
.Öngören Ferit(1932-):
Yazar ,karikatürcü.1958'de Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi ve Avukatliga basladi. Daha sonra karikatüre yöneldi. Ressamlik yapti.1966 da Lastik-is Sendikasinin yayin organi Lastik-Is i çikardi. Filiz, a, Yelken,Köprü,Ataç,Degisim,Siir Sanati ,Yeni a gibi dergilerde yazdi. Ayrica, ilk çaglardan günümüze degin Anadolu siirinin evrimini inceleyen arastirmasinin bir bölümü de soyut dergisinde yayinlandi.
        .Özsezgin Kaya(1938-):
 Eleştirmen. İlk ve orta öğretimini Diyarbakır'da tamamladıktan sonra DTC Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünde ögrenim gördü. Çesitli okullarda sanat tarihi ögretmenliği yaptı. Sanat yaşami resimle basliyan Özsezgin,üç sergi açtiktan sonra elestirmenlige yöneldi. Vatan ve ulus gazetelerinde Pazar Postasi,Sanat ve Sanatçilar,Papirüs,Milliyet Sanat gibi dergilerde ressamlar ,sergiler üstüne deneme ,elestiri yazilari yayinlandi. Çesitli jürilerde ve Ankara Radyosunun Sanat Dünyasi programinda görev yapti, "Prometheus'un Dönüsü"adli deneme-elestiri adli eseri 1965'te yayinladi.
      .Öngören Veysel(1931-):
 Sair Afyon lisesini bitirdi. Bir süre Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okudu. Ögrenimini yarim birakti. Diyarbakir'in Hacikan Köyü'ne yerlesti. Daha sonra Ankara'da DTC Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi. TRT Dis Haberler Servisinde,Vatan gazetesinde çalisti. Dost ,Ankara Birligi,Türk Dili,Türkiye yazilari gibi dergilerde yayinlanan siirleriyle yazin çevrelerinde ilgi uyandirdi. Siirlerinde yöresel deyisten kaynaklanan özgün bir söylem gelistirdi. Ilk eseri Remo ve Salo'dur(1980).
       Nazif Süleyman(1869-1927):
Sair,yazar. Gördügü özel ögrenimle Farsça,Arapça ve Fransizca ögrendi. Diyarbakir Vilayet Matbaasi Müdürlügü ve Diyarbakir Gazetesininbas yazarligini yapti. II. Abdulhamit yönetiminden kaçti. Paris'e gitti ve orada Mesveret gazetesini çikardi. Yurda dönüsünde 12 yil Bursa'da zorunlu oturma cezasina çaptirildi.
Mesrutiyet'ten sonra Basra,Kastamonu,Musul,Trabzon ve Bagdat valiliklerinde bulundu. 1915'te Istanbul'a yerleserek Halk,Ileri,Hadisat gazetelerinde yazdi;Halk'in bas yazarligini yapti. Istanbul'un isgalini protesto amaciyla yazdigi "Kara Bir Gün" yazisi ve ayni yönde verdigi konferanslar nedeniyle Malta'ya sürüldü.1922 de yeniden Istanbul'a yerlesti. Yasaminin sonuna degin burada kaldi. Resimli Gazetede çalisti. Süleyman Nazif'in hayati 1894-1895'de Diyarbekir Vilayeti Salnamesi'ni hazirlamasiIle baslar.1898 de Servet'i Fünun'da siirleri yayinlandi. Mesrutiyet Döneminde yazdigi tarih,elestiri,ani türündeki yazilariyla basari kazandi.
Taranci Sitki Cahit(1910-1956):
Sair. Ilkokulu Diyarbakir'da okudu. Daha sonra Saint Joseph ve Galatasaray Liselerinde ögrenim gördü. Ögrenimine Mülkiye Mektebive Paris Siyasal Bilgiler Fakültesinde devam etti. 1940’da II. Dünya Savasi nedeniyle yurda döndü ve asker oldu.Anadolu Ajansi ve Çalisma Bakanligi’nda çevirmen olarak çalisti. Tedavi için gittigi Viyana’da öldü.
Taranci’nin ilk siirleri 1930’larda Muhit ve Servet-i Fünun dergilerinde yayinlandi.Ilk yillarda, A. Hamdi Tanpinar ve Necip Fazil’dan, sonraki yillarda ise Baudlaire’den etkilendi.
Varlik, Yaratilis, Istanbul gibi dergilerde siirleri yayimlandi. Taranci’nin baslica eserleri:Ömründe Süküt, Otuzbes Yas, Düsten Güzel, Sonrasi.
         .Karakoç Sezai(1933-....):
 İlk öğrenimini Ergani’de, orta ögrenimini Maraş Ortaokulu ve Gaziantep Lisesinde parasız yatılı olarak tamamladı(1950). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra Maliye Bakanlıgı Mülkiye Müfettiş Muavinliği (1956-59), Gelirler Genel Müdürlüğü Kontrolörlüğü (1959-65). 1965’de görevinden ayrılarak Babıali’de Sabah gazetesinde (1965-68) fikra yazarlığı yaptı. 1960’da kurduğu Diriliş Dergisini, verdiği aradan sonra 1966’da yeniden çıkarmaya başladı. 76-78 döneminde gazete boyutunda 60 sayi çikardi. Ekim 79’dan itibaren yayını aralıklı olarak sürdürdü. Diriliş 1988’den itibaren haftalık dergi olarak çıktı.
      İkinci yeni akım şairleri ile biçimsel benzerlikler taşısa da şiirlerinin kaynakları itibari ile bağımsız bir çizgi tutturduğu kabul edilen Sezai Karakoç, yaşayan en büyük şairlerimizdendir. Hikayeler kitabı ile 1982’de Hikaye Ödülünü kazandığı Türkiye Yazarlar Birliği’nin 1988’de Üstün hizmet ödülünü aldı.. Başlıca eserleri: Körfez(1959), Şahdamar(1962), Hızırla Kırk Saat(1967), Sesler(1968),Taha’nın Kitabi(1968), Gül Mustusu(1969), Siirler I‘den Siirler VIII’e kadar kitap serisi, Bati Şiirlerinden(1976),Hikayeler I ve Hikayeler II adlarında hikaye kitapları, Çağ ve İslam kitap serileri, Düşünceler kitapları, Diriliş Muştusu gibi eserleri bulunmaktadır.
         Mıgırdiç Margosyan(1938-....):
 Diyarbakır’ın Hançepek Mahallesinde doğan Margosyan, ortaokuldan sonra öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde devam etti. 1966-72 yılları arasında Üsküdar Surp Haç Tibrevank Lisesi’nde felsefe, psikoloji, ermeni dili ve edebiyat öğretmenliği ve okul müdürlüğü yaptı. Daha sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Edebi çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Öyküleri Marmara Gazetesi’nde yayımlandı. 1988 yılında ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Vakfı Edebiyat Ödülünü aldı. Ermeni yazınında taşra edebiyatının son temsilcisi olarak bilinmektedir.  www.diyarbekir.com/
         Refi
Osmanlı devlerinin önemli kültür merkezlerinden olan Diyarbakır’da,XVIII.yüzyılın sonlarına kadar çok sayıda şair Divan tertip etmiştir.Bunlardan biri Refi-i Amidi’dir.
1756’dadoğan Refi’nin asıl adı Mehmed’dir.Şairi ilk hocası,aynı  zamanda ünlü bir şair de olan dedesi Seyyid Lebib’dirRefi,üç dilde şiir söyleyen bir sanatçıdır.Can u Canan adlı mesnevisi ve şiir diline hakimiyeti,en önemli hususiyetleri olarak ön plana çıkmaktadır.

Prof.Dr.Ali Fuat Bilkan.Diyarbakırlı Divan Şairi Refi-i Amidi’nin sanatçı kişiliği Osmanlı’dan Cumhuriyet’e 2.Uluslararası Diyarbakır Sempozyumu.15-17.Kasım 2006.Diyarbakır.Bildir özetleri.s.30

 

         Azmi
         Asıl adı Ahmeddir.M.1831’de vefat etmiştir.Mürettep divanı vardır.Bir nüshası İstanbulda Millet kütüphanesinde yazmalar arasındadır(Mlt.Alm.K.Mz.No.294).Ayrıca Miftah-ül Mania isimli manzum eseri daha vardır.M.1831’de vefat etti.Mezarı Mardin kapısında Bolulu Hüseyin efendi merhumun civarında idi. Diyarbakır İl Yıllığı-1967.s.275

         Remzi
Asıl adı Muhammeddir.M.1576’da şehrimizde doğdu,1812’de vefat etti.Mezarı Urfakapısında idi Devrin tanınmış şairleri arasında idi

 

Şevket beysanoğlu.Diyarbakırlı Fikir ve sanat adamları.San matb.Ankara.1966.1/s.238

 

Osman Nuri Paşa
M.1803’de Diyarbakır’da doğdu.babası Şeyhzade İbrahim Hatip paşadırÇeşitli yerlerde mutasarrıflık yaptıKars kayamakamlığı,Muş ve Mardin mutasarrıflığından sonra Diyarbakır’a gelip yerleşti.M.1856’da vefat etti.Mürettep divanı vardır.Bir nüshası İsdtanbul Millet kütüphanesindedirMezarı Fatih paşa camiinin bitişiğindeki kabristanda babasının yanındadır.

Şevket beysanoğlu.Diyarbakırlı Fikir ve sanat adamları.San matb.Ankara.19661.s.321

Diyarbakırlı Şair Sırrı hanım
H.1230’da Diyarbakırda doğdu.Meşhur bir şairdi.Farsça ve Türkçe divanları bulunmaktadır.Mehmet Çağlayan:Şark Uleması.Şura dağıtım.İst.1996
1814'te Diyarbakır'da dünyaya geldi, 1877'de öldü. Edirnekapı Otakcılar Mahallesi'nde Kadiri Dergahı kabristanına defnedildi. Asıl adı Rahile. Diyarbakır Hanedanı'ndan Ahmed Bey'in kızı. Kültürlü bir ailede büyüdü. Divan kültürüyle yetişti. Tahir Zade Bekir Ağa ile ilk evliliğini yaptı. Bir süre Bağdat’ta yaşadı. Daha sonra İstanbul’a geldi. Yusuf Kâmil Paşa konağının şiir-edebiyat sohbetlerine katıldı, paşanın eşi Prenses Zeynep ile dost oldu. Kâmil Paşa ile evlendiği söylentisi de var. Kızının ölümü üzerine yazdığı içli bir mersiye ile tanınır. Bir divan oluşturacak kadar şiiri var. http://www.aktifpaylasim.com/

Sırrı Hanım'ın şairlik şöhreti, Diyarbekir muhitiyle sınırlı kalmayıp gittiği Bağdat'ta, daha sonra İstanbul'da hemen fark edilerek gereken ilgiyi görmekte gecikmemiştir. Devrin aydın ve şairlerine konağını hep açık tutan Sadrazam Yusuf Kamil Paşa'nın konağında ağırlanan şairlerden biri de Sırrı Hanımdır.

Paşa ve karısı Prenses Zeynep Hanım tarafından büyük kabul ve itibar görecek ve dostluklarını kazanacak kadar devrinde tanınmış biridir Sırrı Hanım. M. Şefik Korkusuz, Diyarbekirli Şair Sırrı Hanım'ın DivanıKent Yayınları; İstanbul, 2005
HATİCE İFFET HANIM
--------------------------------------------------------------------------------
Diyarbakır'da doğdu. Doğum tarihi bilinmiyor. 1860'ta yine Diyarbakır'da öldü. Behram Paşa Camii yanındaki kabristana defnedildi. Ahmed Bey'in kızı, Diyarbakır ulema ve şuarasından Azmi Zade Mehmed Efendi'nin eşi. Yine Diyarbakır ulemasından Şaban Kânî Efendi ile şiir ve edebiyat sohbetleri yapar, takdirini kazanırdı.
ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER
GAZEL
Çünki agehsin gönül sırrı nihan lâzım sana
Varlığı mahv eyleyib terki cihan lâzım sana
Sen adem sehralarında bir güzel şehbaz idin
Şimdi damı hestiye düştün figân lâzım sana
Damı cisme düşmeden Mevlâyı bulmakdır garez
Razı aşkı bâdezin etmek ıyan lâzım sana
Cümle benlikten geçib mahvı üvcude ermeğe
Hanikahı aşkta pirimuğan lâzım sana
Feyzi istidad sende zâhir oldu İffeta
Her cihet şimdengeru darülâman lâzım sana
http://www.turkceciler.co

 

Fatma Bacı
Diyarbakırlı saz şairler, arasındadır.Dalkabak ailesindendir.1895 yılında ölmüştür.Karakış destanı ve Ağıt’ı meşhurdur.
Şevket beysanoğlu.Diyarbakırlı Fikir ve sanat adamları.San matb.Ankara.19661.s.371

 

 

Cemal Yeşil(1900-1977):

Rubai şairi olarak tanınan şair birçok dergide şiirlerini yayımlamıştır. Rübailerle edebiyatımızda çığır açmıştır. Mülkiye Marşının şairi de olan Yeşilden Diyarbakır rübaisi

Bir şey ..ne o cami ne busur cemberdir
Görsem dediğin şey ne de bayram yeridir.
Bir şey babamın çocukluğundan kalma
Bak , dense yeter , onun ayak izleridir.

Kazım Vehbi Oral(1894-1985):

İkinci meclise Ergani milletvekili olarak giren Oral, eğitimci yönü beraberinde şair yönüyle de tanındı. Seçme şiirlerini 1975te yayımladı. Kendi başına bir şair olan Oral felsefi alandaki düşünceleriyle de bilinmektedir.

Kanaat mülkünün şahıyız hâlâ
Kula kul olmadık dünyada asla
Batılının yüzüne karşı bi- perva
Ênel Hak sözünü diyenlerdeniz.

Fuad Edip Baksı(1912-1974):

Sanat müziği alanında bestelenmiş birçok güftenin sahibi Baksı ,şiirlerinde hüzne ,yalnızlığa oldukça yer veriri. Şiirlerinde sade bir anlatım ,akıcı bir üslup vardır. Bestelenen şiirlerinden birkaçı : Bir Bahar Akşamı, Rüzgar Kırdı Dalımı, Yüzünü Görmeyen Gözü Ne Eyleyim, Uzun Yıllar

Bir Bahar Akşamı

Bir bahar akşamı rastladım size
Sevinçli bir telaş içindeydiniz
Derinden bakınca gözlerinize
Neden başınızı öne eğdiniz

İçimde uyanan eski bir arzu
Dedi ki yıllardır aradığın bu!
Şimdi soruyorum büküp boynumu
Daha önceleri nerelerdeydiniz

http://site.mynet.com/ssiray/

 

 

geovisit();  

 

Şiirlerde Diyarbakır
Vay Limin de İhsan Fikret Biçici

Bu şehr-i Amid
Bu koca Diyarbekir ki
Nice sergüzeştler görmüştür
Uzak tarihte,eski tarihte,yeni tarihte
Sevdalar,kavgalar iç içe
Sanki yaşamadık o günleri,
Her dalı yediveren
O pembe,beyaz,kankırmızı gülleri
Şimdi gövdesi sahte
Yaprakları yalan
Solgun çiçekleri bir ücra yerinde yüreğimin
Vay limin


Hızırla Kırk Saatte Sezai Karakoç

Bakır mangallarda
Lokantalarda
Kızaran vakti anlat
Bir ulu cami avlusunda
Gölgesinde güneş saatinin serinlediği
Öğle sıcağında
Topluluk namazını bekleyen
Bir arı oğlu gibi vızıldayan
Savaş anılarıyla
Yaz bahçesinde yol alan evin eşeği gibi
Çocuklarla çevrili
İçindekileri şimdiden büzmeye başlayan
Bir tabutun vaktini anlat

Kırlangıçlar küsmüş dönmüyor geri
Bu şehir tarumar o günden beri
Yad ettim yaşadım eski günleri
Unutmak mümkün mü Diyarbekiri


Bostanlardan cümbüş sesi gelmiyor
Hamravat kurumuş su içilmiyor
Çok denedim senden vazgeçilmiyor
Terk etmek mümkün mü Diyarbekiri


DİYARBAKIR'A HAS MEŞHUR LAKAPLAR

Çıtpıt Peho Kakuz Necip Meftune Nuro Sed Kuran Fehmi
Alman Sülo Salahana Köpeği Neco Çivo Kako Dayi Malo Serçeboğan İhso
Anten Kedri Çuçe Kaıt Mısto Selimsoro Sirop
Ando Meheme Çütkafa Mendo Karga Aydo Selliala Şaşo Meheme
Avel Kemal Darbukaci Teto Karpuz Mıho Ödsız Sami Sofi Şıko
Babacan Şıko Deli Nezir Kel Beşo Kuşhane Şeho Şeftali Rcmo
Baykuş Cemal İbrıği Neco Kelepere Memo Küpeli Ezzo Şeker Şeho
Bebe Ahmet Destcre Şerif Kelekçi Remo Kelek Fuat Şorık Veysi
Belikırığ Uso Dode Kelle Fezo Pıto Meheme Telsiz Kedri
Berber Bayro Cami İbriği Neco EllafYaşo Keş Urfi Pıtpıt Samo Tato
Beton İsmail Emine Giirri Keşe Memed KündırHemmo Teşkele Veysi
Boti Nadir Esker Menco Kiki Kado Sinozıt Tıva Turgut
Cambaz Mısto Evliya Mecit Kişniş Burhan Serhaç Tone Refik
Camus Sino Feyzi Çeto Kırhayağ Veysi Şeluk Uso Toro
Ceylan Emin Fil Meho Kırpığ Ezzo Beygir Lato Topal Keno
Ciğer Yaşo Fit Kedo Kireççi Seydo Baytar S alo Tuluğ Ehmo
Cik Reşat Golık Mehcnıc KıjıkAlo Odın İsa Tute Memed
Cıncık Fettah Gopo Cahid Kirve Zeki Pehas Vagavigo Memo
Cindo Mıho Heberci Heco Koko Burhan Fiskelet Ore Yağci Muso
Çaput Heyro Hafız Neco Komirci Vedo Fıso Aziz Yampiri Reco
Çarköşe Henne Helkaşekeri Şeho Kor Nafiz Lave Halo Pıtpıt Niho
Çegirge Ezzo Hemdi Repo Kor Sefo Pışo Meheme Yıhıhduvar
Çıkke Memed Herdemet Memet Kot Kado Pozver Ehmo Meheme
Çınıbıl Hekko Horoz Eko Kurre Zeki Remo Dino Zerzevat Memed
Çınçın Ali Hoşhoş. Emin Koto Ali Ruto Meheme Zıbıl Neco


MANİLER
Arpa biçtim çig iken
İçinde çakıl diken
Ben seni o çağ sevdim
Sen oğlan ben kız iken



Arpa biçtim az kaldi
Kamış biçtim saz kaldi
Merak etme sevdiğim
Kavuşmamız az kaldi


Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Üç gün görmesem
Halim haraptır benim

Bahçeye gel de görüm
El uzat bir gül verim
Aramız dağlar ald
Ben seni nasıl görüm


Bahçe har aldı getti
Ayva nar aldı getti
Azacık aklım vardı
O da yâr aldı getti




Bakarım aydır sanki
Kaşları yaydır sanki
Bir gün ı görmesem
Sanırım aydır sanki



Karaca
Aldım aşkın tüfengin
Vurdum birkaç karaca
Dünyada bir yâr sevdim
Kaşi gözi karaca



Merdivenim kırk ayak
Kırkına bastım ayak
Deseler yarin geli
Koşarım yalın ayak



Ter sinemi
Bürümüş ter sinemi
Felek çarkın kırıla
Her işin tersine mi





 

Celal Güvenç: Memleket Hasreti şiirinde Diyarbakırı konu alır.

Nerede bahçeleri hülya dolu memleket,
Nerede dallarında bahar açan bahçeler,
Nerde gündüzleri rüya dolu memleket
Nerede gözlerimde sürüklenen geceler.

Aynı hasreti şehrim şiirinde Cevdet Yardım, dillendirir.

Binlerce güzellik dolu
Şehrim
Güneş
Binlerce defa
Güzel doğar
Pembe bakışlar ile
ta... uzaktan
Diclemle serinletir
Sabah mahmurluğunu
Titrek titrek
Surlarına, Burçlarına değinir
Menekşe kokulu öpüşler ile
Hevseline, Benusene uzanır
Diyarbakır, Diyarbakır uyanır.

Aynı şiirin devamında düne dair değinmeler vardır:

Yanık türkü
Hullelerde gezinir
Çayda çırası
Yadellerin bilinir
Bahtsız belde
Her şeylerin
Her şeylerin
silinir...

Senişiirinde Suphi Martağan, şehri yakından tanıyanlardan biridir:

Seni söyler, seni dinler,
Pırıl pırıl...
Okudum seni satır satır
Âyet âyet anladım mâcerânı
Ahmed Arif, Hasretinden şehrin prangalarını eskiten şair bilinir. Arif ,Diyarbakırda yaşamıştır, yaşadıklarını unutmamıştır.

Hamravat suyu dondu,
Diclede dört parmak buz,
Biz kuyudan işliyoruz kaba- kacağa,
Çayı kardan demliyoruz.


Şiddetli geçen soğuk kış mevsimleri bu dizelerde tescillenir adeta. Çünkü Dicle tarihinde birkaç kez donmuştur, şehir boyunca..

Bir ben bileceğim oysa
Ne afat sevdim
Bir de ağzı var dili yok
Diyarbekir kalesi

Şehri şiirlerinde yerli yerine oturtan şairlerden biri de Dr. Mustafa Gönüldür. Kapıların Türküsünde gözlemlerine yer verir şair, Mardin kapıdan başlayarak:

Mardin Kapı şen olur... vallah şen imiş.
Yıllar akıp gitmiş de kimse bilmemiş.
Yaşayan ölüsü, sürünen dirisi.
Şalvarlısı, zübunlusu, Naneci Bedrisi,
Hamravat serinliği, mazot kokusu,
Sudan ucuz yasinler çerçisi,
Vay menevşem, vay karahübürüm,
Mardin Kapı deyince bir hal olurum.

Diyarbakır Üzerine şiirinde Diyarbakıra dair hasret vardır:
Bir fırın ağzında korlaşmış bozkır,
Has undan bir toprak hamurcasına.
Özlem küreğinde uzandım sana
Pişir ya da kül et, cân Diyarbakır.

Ve şiir sonunda şair, teslim olur doğduğu, büyüdüğü şehre;

Şarap çanağında tutuşan bozkır
Şeftali tüyünde cana yakınlık
Bütün minnetlerle sendeyim artık
Çevirme kulunu yâr Diyarbakır.

Yılmaz Çakının Yitik Kent şiirinde dünün güzelliklerini yaşayamamanın ezikliği sezilir, şiir boyunca. Mimarisi, bahçeleri, sosyal yapısıyla bir bir:

Yabancı kaldık bu topraklara
Yabancılardan da öte
Yitirdik birbirimizi
Kendimi arıyorum
Memleketimi arıyorum
Nerde gümüş bastonlu efendilerim
Hani kapılarında kırk kişinin konakladığı evler
Buraya mı Mert insanlar diyarı derler?
Bu mu Diyarbekir?
Değil değil
Allahvekil

Tümümüz yok olduk akreplerimizle beraber.

Koca Ülke şiirinde Veysel Öngören, şehri anlatır;

Diyarbakır
Aydır ve türküdür
Nadide bir kuş
Bin yıllarlık kervansaray
Durduk yere değil bu devasa sur böyle.
Binlerce yıllık.



Şair Diyarbakır Küçelerinde aradığını bulamamanın üzüntüsünü duyar, can evinden:

Bazı günler çekip giderim,
O küçe senin, bu küçe benim,
Hâlâ o eski şiiri taşıyan
Hâlâ Diyarbekiri yaşayan
Bir şeyler bulurum umuduyla
Ne gezer
Şimdi rütbesiz birer nefer
Gibidir,
İskenderpaşa, Alipaşa, Bayrampaşa
Kısacası Diyarbekir baştan başa
http://site.mynet.com/ssiray/

 

MEMLEKET HAVASI
Dört ayaklı minaresi harika
Yaz ayının mesiresi fabrika
Odun taşır kelekler arka arka
...
On gözlü köprü, ağlar dövünür,
Keçi Burcu, hevseliyle övünür,
Garip Diclem sürüm sürüm sürünür.
...
Adım Necat ondan aldım rengimi,
Hatun Kastalında tattım sevgimi,
Yedikardeşe dayadım belimi,
Diyarbakır uşağıyam arkadaş

Beni senden
Su akar Ben-u Sen'den
Allah ona komiya
Ayırdı beni senden


Dağlar dağladı beni
Gören ağladı beni
Neyledi zalim felek
Derde bağladi beni



Yeleği basma yarim
Kendisi yosma yarim
Eller bizi ayırdı
Selamı kesme yarim

Zindan cihan gözüme
Ah inanmi sözüme
Öldüğüme yanmazdım
Bir baksaydi yüzüme


Kebabı köz öldürür
Sürmeyi göz öldürür
Yiğidi kılıç kesmez
Bir acı söz öldürür


Giden beni yandırır
Söz verir inandırır
İçerden aşk ateşi
Dışardan el yandırır


Dertliyem dermanım yokh
Köyliyem harmanım yokh
Yarim burdan savuşmiş
Heç benim heberim vokh


Sararmişam solmişam
Sor ki neden olmişam
Vefasız bir için
Bin derd ile dolmişam


Şu dağlar olmasaydi
Sararıp solmasaydi
Ölüm Allah'ın emri
Ayrılık olmasaydi


Daş attım nara değdi
Nardan duvara değdi
Dilimden hata çıktı
Söz gitti, a değdi

Elmastır alay değil
Gümüştür kalay değil
Kınamayın ahbaplar
Sevdadır kolay değil



Geceler yarim oldu
Ağlamaktayım oldu
Yar üstüne yâr sevmiş
Gittikçe zalim oldu

Karanfilem kararım yokh
Zencefilem zararım yokh
Ben seni çoktan sevmişem
Senin benden haberin yokh

Gölgelerde yayıldım
Ben sıcaktan bayıldım
Vazgeçin benden dostlar
Sevgilimden ayrıldım



Şair ve Diyarbekir
Muzaffer Budak, Haksız Acılar şiir kitabında Diyarbakır Treni başlıklı şiirinde şehrini hatırlar ta uzaklardan:


Bu tren
Diyarbakır treni
İzmitin ortasından geçer
Kalbimi deler gibi
Geceleri uyandırır beni
Bazen beraber gideriz oraya
Kulaklarımda eski Melik Ahmet Türküsü

Beysanoğlu ,kitaplarıyla sadece şehri tanıtan yazar değildir. Şairlik yönü pek bilinmeyen Beysanoğlunun Diyarbakırım şiirinden:

Sinende doğdum senin
Sinende yatacağım
Bu can tende oldukça
Seni anlatacağım

Ey kaleler başbuğu,
Kahramanlar beldesi!
Ey, yüzlerce yazarın
Şairlerin ülkesi

Rubai şairi Cemal Yeşilin Diyarbekir rubaisi

Bir şeyne o cami,ne bu sur çemberidir
Görsem dediğim şey ne de bayram yeridir
Bir şey ,babamın çocukluğundan kalma ;
Bak,derse yeter ,onun ayak izleridir.

Munis Faik Ozasoyun Diyarbakır Adını taşıyan şiirinde şehir Doğuun tâcıdır:

Doğunun tâcı ey güzel yurdum!
Yaşadım bir ömür hayalinle
Seni düşlerde syredip durdum
Kehkeşanlarla süsülenen Dicle

Diyarbekire hasrette Selahattin Cizrelioğlu, memleketinden ayrı kalmanın hüznü ile doldudur:

İstemem dîyâr-ı gurbeti vatan lazım .
Ruhumu titreten güzel bedenleri
Erişip toprağına seyretmektir hazzım
Havuzlu evleri yüksek m,nareleri
Ağlarım uzaktan inlerim hasretiyle
Sormaktayım esen rüzgarlardan haber





Yılmaz Odabaşı, Pusuda Yanlızlıkta Karacadağı anlatır:

Karacadağ
Yamaçlarında kardelen çiçekleri
Her bahar umuda rengini verir
Ve her bahar
Diclede ak köpüklere üşüşür papatyalar.

Eğitimci Şair İzzettin Yüzçelik, Hasretimsinde şehrine özlem doludur:

Gurbette seni sevmek bize kader oldu
Hasretimi kaderime bağlarım
İki gözüm Diyarbekirim
Ağlarım ağlarım ağlarım

Yine Diyarbekir Türküsünde uzaklardan gelen gurbet, hasreti yüreği sızlatır, durur:

Sızlar sensiz yüreğim
Özlemimsin meleğim
Kavuşmaktır dileğim
Aşkımsın Diyarbekir

Diyarbakırı eserlerinde konu alan Gazeteci -Yazar Mehmet Mercan, bu hasretini dillendirir, Her yer Diyarbakırda:

Dalarım...
Gurbet, saplı hançerdir yüreğime.
Gözyaşım, Dicle olur akar gönlüme
Dayanamam bu özleme.
Hasretim sana
Anamurdan Sinopa
Edirneden Ardahana
Hasretim sana.
Diyarbakırım...

İskender Paşazade Mikdad Sezai ,Dicle kıyılarında başlıklı dörtlüğünde Dicleyi konu alır,suyun ruha verdiği ahengin dizelere yansıyan aksıyla

Gökte ay hüzünlenmiş Diclenin üzerinde
Dalgaların üstünde dolaşır sultan gibi
Bir sürü cariyedir sanki yıldızlar gökte
Kehkeşanlarsa ona zümrütten bir taht gibi

Sezai Karakoçtan ayrıntıları içeren şehrin adının geçtiği bir bölümü Hızırla Kırk Saatten alıyoruz

Diyarbekirde
Kemerler kırılmış sıcaktan
Gündüz bile
Bir toz var yaz yarasalarında
Bir akrep kabartması surlarda Asurlardan
Güneşi bir taş gibi fırlatan
Diclenin köpüklü dudaklarından
Aslan başlı çeşmelerden
Taçlı güneşli aslan heykellerinden
Latin harfleriyle yazılmış
Kaç kitap gelmişse Bizanstan
Eriyecektir bakır gibi mahzenlerde
Yükselen bir duman zamanı bodrumlardan
Karartacaktır yapraklarını




Diyarbekir Kalesinden notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi

1.

Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken,
Kırar boynumu yürürüm.
Kurdun, kuşun bileceği hal değil,
Sormayın hiç
Laaaaal...
Kara ferman çıkadursun yollara,
Yarin bahçesi tarumar,
Kan eder perçem

Olancası bir tutam can,
Kadasına, belasına sunduğum,
Ben öleydim loooy...
Elim boş,
Ayağım pusu.
Bir ben bileceğim oysa
Ne afat sevdim.
Bir de ağzı var dili yok
Diyarbekir Kalesi...

2.

Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan...
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı...

3.

Hamravat suyu dondu,
Diclede dört parmak buz,
Biz kuyudan işliyoruz kaba - kacağa,
Çayı kardan demliyoruz.
Anam sır gibi saklar siyatiğini,
"Yel" der, "Baharın geçer".
Bacım, ikicanlı, ağır,
Güzel kızdır, bilirsin.
İlki bu, bir yandan saklı utanır
Ve bir yandan korkar
Ölürüm deyi.
Bir can daha çoğalacağız bu kış.
Bebeğim, neremde saklayım seni?
Hoş gelir,
Safa gelir,
Ahmed ARİF'in yeğeni...

4.

Doğdun,
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü...

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...

Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü...
Ahmed ARİF

var buip = "3247239169";var siirid = "97";

 

 

SEYRETTİM DİYARBEKİR-İ

Yıl bin dokuzyüz yetmiş bir, ne muhteşem bir şehir
Dolaşırken içinde, o günkü yaşım henüz on bir
Gezindim zaman zaman, bitmiyor şehr-i kebir
Surlarla kaplı çevreden, seyrettim Diyarbekir-i

Hz.Süleymanın yadigarı, peygamberler diyarı
Çiçekler açmış gönlünde, mertliğinle baharı
Her küçe başında bulunur, binlerce cilvekarı
Kalbe huzur verirken, seyrettim Diyarbekir-i

Kapalı çarşıları, o nadide saraylar
Heybetli görkemi var, o güzelim surlar
Durmadan şarıldar,çeşmeler şadırvanlar
Ruhlarıbüyülerken, seyrettim Diyarbekir-i

Gazi köşk hanları, kubeli hamamları
Muhabetle selamlar, o güzelim insanları
Dört bi ryanı kanıtlar, tarihi olayları
Hayran hayran izlerken, seyrettim Diyarbekir-i

Görenleri bir hoş eyler, camilerin heybeti
İnsanlara bir zevk verir, yaşlıların sohbeti
Ruhları mest eyler, olunca sükuneti
Diyarı meth eylerken, seyrettim Diyarbekir-i

On gözlü köprüsü, helede o beni sen
İnsanlarda ne dert bırakırdı, ne ahu elem
Birlik içinde yaşardı, o gün cümle alem
Sevgiyle bakınırken, seyrettim Diyarbekir-i

Ah o bağlardaki, köşklerin güzelim hali
Damlarda kurulu tezgahlarda ytardı,cümle ahali
Çalardı gramafonlarda, celal güzelsesin eserleri
Dinlerken mest ile, seyrettim Diyarbekir-i

Fakat şimdi; dengbejleri susmuş, sazbendi çalmaz
Şairler hep küsmüş, bir kıta şiir yazmaz
Şebap yazdı sanmayın, oda yorulmaz
Argın yorgun yazarken, seyrettim Diyarbekir-i

Hevsel bahzeleri yok olmuş, uçmuyor kelebekler
Arılar göç eylemiş, balsız kalmış petekler
Başı boş gezer olymuş, sokaklarda köpekler
Elyi sopalı gezerken, seyrettim Diyarbekir-i

Kendine has şivesi yok olmuş, yavaş yavaş
Gülistanlar bozulmuş, bağ bahçe dolmuş taş
Figan eyler bülbüller, gönüllerde yaşy
Ağlarken içim içim, seyrettim Diyarbekir-i

Ciğer kebabı kokmaz oldu, küçelerin başında
Yetişmez oyldu, 75 lik karpuzu bostanlarında
Neler çektin bilmezmiyim, sen şu bağrında
Damlarken için için, seyrettim Diyarbekir-i

Nerede kaldı,sur kapıları, hlede bağlar
Boşuna dememişler, ağlarsa anam ağlar
Sorarı size bu başı boşluğa, kemler yanar
Yanaren yüreğim, seyrettim Diyarbekir-I

Diyarbekir haline, baktıkça yanarım
Yanar yanar,ben bu derten ağlarım
Akar gözlerimde yaş, sel olup çağlarım
Taşarken yüreğim, seyrettim Diyarbekir-i

Taş yığını binalar, yükselirken çoğalmış
Gece kondu almış başını, dört bir yanı sarmış
Göçe maruz kalan, gelkmiş şehir hercüme olmuş
Bu hengame içinde, seyrettim Diyarbekir-i
Şebap TEKER

 
 

 

BEN-U SEN




Sen  Diyarbakır'ın  eski  halini  bilir  misin?
Hiç  yaşadın  mı  o  güzellikleri  doyasıya
Hiç  çıkıp  da  Kırklardağı  düzüne
Kırkbir  kere  maşallah  çektin  mi  bu  şehire?

Siyah  gerdanlık  gibi  şehri  saran  surları
Gümüş  hançer  misali  bağrını  yaran  suları
Cennet  mekânı  andıran  o  yemyeşil  bağları
Seyrettikçe  dedin  mi  "Allah'ım  sıtar  ede"?

Ben-u  Sen'le  tanışıp  senli  benli  oldun  mu?
Beden  bedene  verip  onunla  konuştun  mu?
Kitabesine  bakıp  yaşını  okudun  mu?
Okuyunca  dedin  mi  "Allah  ömürler  vere"?

İlikleri  donduran  o  kapkara  kışları
Ortalığı  kavuran  kupkuru  sıcakları
Bunları  rahmet  bilen  fedakâr  insanları
Düşündükçe  dedin  mi  "Allah  sabırlar  vere"?

Odun  yüklü  kelekle  Dicle'de  yol  aldın  mı?
Deve  yükü  karpuza  sen  de  şaşıp  kaldın  mı?
Hiç  şebbot  yakalayıp  afiyetle  tattın  mı?
Doyunca  da  dedin  mi  "Allah  ziyade  ede"?

Gece  gündüz  yaşanan  hülle  sefalarını
Kazan  kazan  kaynayan  kelle-paçalarını
Karpuzlardan  yapılan  çayda  çıralarını
Yüzdürürken  dedin  mi  "Allah  selamet  vere"?

Saray  gibi  evlerde  salınıp  gezindin  mi?
Nahit  taşlı  avluda  gül-karanfil  derdin  mi?
Haremlikle  selamlık  ne  imiş  öğrendin  mi?
Öğrenince  dedin  mi  "Allah  hayırlar  vere"?

Kantarmalı  ayvanda  sohbete  dalanları
Çift  lülüklü  havuzda  hayaller  kuranları
Sıtaralı  tahtlarda,   damlarda  yatanları
Görünce  hiç  dedin  mi  "Allah  rahatlk  vere"?

Toy  denilen  düğüne  varıp  da  eğlendin  mi?
Damat  tıraş  olurken  tililili  çektin  mi?
"Ki  zava?  Ki  zava?"  diye  usulen  seslendin  mi?
Seslenirken  dedin  mi  "Allah  mübarek  ede"?

Gelinlerin  eşikte  testi  kırmalarını
Kilerde  un  küpüne  elle  basmalarını
Yumurtayı  kılıca  atıp  kırmalarını
İzleyince  dedin  mi  "Allah  uğurlu  ede"?

< Bunca  dediklerrimi  severek  dinledin  mi?
O  günleri  yeniden  yaşasaydım  dedin  mi?
O  rüya  alemine  gitmeyi  düşledin  mi?
Düşlediysen  dedin  mi  "Allah  muradın  vere"?

Yazari : iSmail AybaL
Kaynak : Diyarinsesi.biz...

 

 

Kürt şiirinin sıkıntısı dil
Davut Özalp
‘Dîmenên Derizî’ (Kırık Tablolar) adlı ilk kitabıyla Kürtçe şiire yeni bir soluk kazandıran Îrfan Amîda’nin ikinci kitabı ‘Nameyên Nabersivin’ (Yanıtlanmayan Mektuplar) Aram Yayınları’ndan çıktı. Amîda, bu kitabında gerek biçim olarak gerek ritim açısından kendi özgün tarzını daha da geliştirerek, Kürtçe bir ilki ortaya çıkarmış. Düz yazı ile şiir arasında gidip gelen Amîda, ‘Nameyên Nabersivin’ adlı şiiriyle bu topraklarda yaşanılan acıların ve sorunların yanıtlanmayan sorunlarına cevap arıyor. Amîda ile son kitabı ve genel olarak Kürt şiirinin sorunları üzerine söyleştik.
Kitabın isminden başlayalım isterseniz. Neden ‘Yanıtlanmamış Mektuplar’?
Birçok nedenden dolayı. Öncelikle mektuplar şeklinde yazıldığı için mektup; ama yanıtsız olmalarının birçok nedeni var. Yaşamımızda yanıtlanmayan ne çok soru var. Ve ülkemde yanıtlanmayan ne çok soru var. Yanıtlamaya cesaretim olmadığını da biliyorum. Bu soruların ya da sorunların içime kanadıklarına tanık oluyorum hergün. Daha uzun süre yanıtlanmayacaklarından korkuyorum; hem benim hem de ülkemin sorularının! Bir bütün olarak bakıldığnda bu soru(n)lar kendini açığa vuruyor şiirde. Ve sonunda korku da kendini fütursuzca açığa vuruyor. Ölememenin, kendini öldürememenin; belki de, kendini yeniden yaratamamanın korkusu... Yani bir tür itiraf. Geç kalınmış bir itiraf, üstü örtülü... Kendi karakterinden doğan bir kader belki de, ‘Nameyên Nabersivin’. Kendi kaderinin ve korkularının sınırlarını kaşıyan bir itiraf; ama yine de...
Yeni bir tarz ile Kürtçe şiir okuyucusunun karşısına çıktınız. Şiir ile düz yazı arasında gidip geliyorsunuz... Bu Kürtçe şiirde pek sık yaşanan bir durum değil sanırım.
Kürtçe şiir de ilk diyebiliriz; ama ben yeni bir tarz yaratmak için yola çıkmadım. İlk kitabımdan sonra da bunu söylemiştim. Benim böyle bir amacım yok. Kendimden önceki şiiri ya da en azından klasik Kürt şiirini bilinçli ve koşullu bir sorgulamanın sonucunda çıkmadı diyebilirim. Bu daha çok içsel bir sorgulamadır. İçsel olan sese kulak vermenin sonucudur. Ben şiirin güdülemeyi, duyguların, içsel sesin ve melodinin güdülemeyi kabul etmediğine inanırım. Ne sözcüklere tam hâkim olabilirsiniz ne biçime ne de doğal olarak içeriğe. Yani bana göre şair, şiire tam olarak hükmedemez. Şiir az da olsa biraz şairden de bağımsız oluşur diye düşünüyorum. Çünkü tam hâkimiyet dogmatiktir. Oysa sanat dogmayı sevmez ve kabul etmez. İşte tam da burada gerek yapı-biçim gerekse ritim açısından kesin kurallara sahiptir ve dogmatiktir klasik şiir. Ve benim içsel sorgulamam da buradandır. Şairin özgürlüğü ancak şiirin özgürlüğü ile anlam bulur. Oysa klasik şiir kesin kuralları ile boyunduruk altındadır. Ortaçağ’da salon ve kiliselere, mirlerin konaklarına, tarikatların dergâhlarına hapsolmuş müzik gibi. Oysa müzik dışarıya çıktığında, evlerimize girdiğinde gerçek kimliğini bulabildi. Bu bir tür adapte ediş aracı gibi geliyor bana ki şiir bir adaptasyon aracı değildir. Ne şair entegre olur ne de şiir. Bu yüzden yeni bir tarz olarak çıktı diyebilirim.
Şiirinizdeki kelime boluğu dikkat çekiyor. Kürtçe şiir ve dil ilişkisi konusunda düşünceleriniz neler?
Bu benim için çok önemli. Yani annemin gelinlik sandığında unutulmuş ama aslında pırıl pırıl, sürmeliği gibi üstü toz tutmuş unutulmuş ve belkide bu dile biraz da küsmüş olan sözcükleri yüceltilmiş bir dile sahip olan şiirde kullanmak çok önemli. Bunu bir tek ben yapmıyorum tabiki. Birçok şair / yazar arkadaşımız yapıyor. Bu bana Yeniçağ’da egemen İncil dili olan Latince’den kurtulup kendi ulusal dillerini yaratan Shakespeare’i, Cervantes’i, Dante’yi hatırlatıyor. Bu yüzden buna Kürtçe’nin rönesansı diyorum ve çok seviniyorum. Kürtçe’nin ulusal bir dil olarak olarak yeniden doğuşunu ve modernleşmesini gördüğümü söyleyebilirim. Özellikle şiirde bunun kullanılması dile birçok olanak sağlayacaktır. Çünkü şiir, dilin kelimelerine anlam zenginliği yükler. Ya da en azından sözcüklerin doğasına inmemize ruhlarını yakalamamıza olanak tanır. Kürtçe, şiiri ile gerçek zenginliğine kavuşabilecektir. Tabiki bütün şairler için bunu söylemek mümkün değil. Dilin kentlileşmesi önemlidir. Kent yaşamına yanıt vermesi önemlidir. Ve maalesef birçok şair de dilin köylü kalmasında ısrar eder.
Bir de anlatmak istediğiniz bazı şeyleri adeta şifrelemişsiniz? Bunu yaparken anlaşılmamak gibi bir kaygınız olmadı mı?
Özde anlaşılmak gibi bir kaygım olmadığını söyleyebilirim. Bunu dil açısından söylüyorum. Çünkü zaman zaman dilimin çok ağır ve anlaşılması biraz zor olduğuna yönelik eleştiriler alıyorum. Bu bağlamda insanlar benim dilimi anlamalıdır gibi bir kaygım yok. Yani ben anlaşılsın diye şiir yazmam. Sadece şiir yazarım. Anlaşılıp anlaşılamaması okurun problemidir. Şiir bir kullanma klavuzu değildir. Benim bir yazım tekniğim varsa, okurun da okuma tekniği vardır. Şair/yazar deşifre eder, okuma bilgisine ve tekniğine sahip olan okur da deşifre edebilir. Çözemiyorsa ya atar ya da okuma bilgisini ve tekniğini geliştirerek bir şairi deşifre edebilecek yetiyi göstererek, şairi değişime ve gelişime zorlar. İyi okur bunu sağlamalıdır diye düşünüyorum.
Kürt şiirinin en büyük sıkıntısı nedir?
Elbette ki dildir. Hem okur açısından hem de şair açısından. Kimi şair de okuyucu gibi cümleden dizeye geçemiyor. Yalın çıplak istiyor. Oysa dile ve dilin, sözcüğün değiştirici gücüne ulaşmak gerekiyor. Dile hâkim olmak gerekiyor. Tabiki bunun için klasiklerin de iyi okunması, dengbêjlerin, sözlü edebiyatın iyi anlaşılması gerekir. Dengbêjlerdeki sözcük öbeklerinin iyi anlaşılması gerekiyor. Halkın dilinin iyi bilinmesi sokak dilinin iyi bilinmesi gerekiyor. Ama tabiki kastım o dilin kullanılması değil sadece; dilin iyi bilinmesidir. Ve bunun üzerinden kendi dilinin yaratılmasıdır. Bir de yine biraz önce söylediğim gibi imge gerçek bir sorun olarak duruyor. Çünkü kimi şairlerimiz şiire çok dogmatik yaklaşıyor ve sese, kalıplaşmış ritme indirgiyor şiiri. Oysaki şiirde çok önemli bir işleve sahiptir imge. Sürekliliğin içinde anı yakalayan ve anı sürerliliğe dönüştürebilen mitsel bir güçtür şiir. Gerçekötesi değil üstgerçekliktir bu anlamıyla, şiirde imge. Hem gerçek hem ideal olandır. Hem an hem de sürekli olandır. Tabiki felsefi bir kavram olmaktan da uzak değildir. Bu yüzden imgenin iyi anlaşılması gerek. İyi de kullanılması tabiki... Evrensel

 

Dicle Üniversitesi
 

 

 

 Bilimin yanı sıra Kültüre de beşiklik yapan Dicle Üniversitesi

 

 

 

 

 

Üniversite

 

 


Garibe dost Diyarbekir...

"Diyarbekir ilmiyle, sanatıyla, insanlığıyla temayüz etmiş bir yerdir. Şimdi Diyarbekir, Diyarbakır olmuş, çakıl taşı, moloz, şunlar bunlar dolmuş, ne insanlık kalmış ne efendilik kalmış ne de iyilik kalmış. Diyarbekir türkülerinde var, daima iyilik yapan, fakirin elinden tutan, garibe dost olan Diyarbekir. Diyarbekir herkese kucak açmıştır. Mardinlisi, İstanbullusu gelir, Vanlısı gelir. Burası herkese açık ve herkese ekmek veren bir kapı, mukaddes bir şehir"

İÇİMİZDEN BİRİ ABDÜLSETTAR HAYATİ AVŞAR (73)

1918 yılında Musul'da doğar. Annesi Fatma Zehra hanım ile babası Şeyhmus Hayati'nin altı çocuğundan biri olarak Diyarbakır'da büyür. Lise birinci sınıfa kadar eğitimine devam eder. 1934 yılında yerel gazetelerde çalışmaya başlar. Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe, Fransızca bilen Avşar, banka ve adliye memurluğu yapar. Yaşamının büyük bölümünü gazetecilik mesleğine verir. Sayıları on üçü bulan yerel gazete çıkarır. 1950 yılında evlenir, 1952 yılında oğlu Muhammed Hayati Avşar doğar. İstanbul'da yaşadığı birkaç sene dışında sürekli Diyarbakır'da yaşayan Abdülsettar bey, içinde eski kente duyduğu özlemi ve sevgiyi barındırıyor. "Ben Diyarbekirliyim, Allah etmesin, Diyarbakırlı değilim" diyor. Onun anlatımında yıllar öncesinin Diyarbekir'ine konuk olacağız bu hafta...
Biz Diyarbekirli, Kafizade diye anılan büyük bi aileyiz... II. Meşrutiyet'ten sonra 31 Mart Vakası diye bi şey ihdas ettiler. O zaman Sultan Hamid taraftarı ve 'İslamcı' diye azledilmiş ve babam da bu yüzden bi daha devlet hizmetine girmemiştir. Kalkmış, İstanbul'a gitmiş. Sonra kalkmış, oradan da Şam'a gitmiş. Şam'da bi gün Emevi Camii'nin orda namaz kılarken, bakmış üzerinde setre pantolon bi zat, 'Efendim, namazdan sonra görüşelim' demiş. Görüşmüşler, babam 'Ben Diyarbekirliyim, Diyarbekir'in ahlakı bozuluyor, daha iyi bi yer bulmak için seyahate çıktım' demiş. Adam da, 'Ben de, Harputluyum, bakın Şam'a geldin, eğlenme, eğlendinse evlenme, evlendinse arlanma' demiş. Babam bunun üzerine Midyat'a dönüyor. O yıllarda amcamın Musul Ziraat Bankası'na tayini çıkıyor. Babam bu arada yaşanan Ermeni olaylarında Diyarbekir'deki Ermenilerin çoğunu kurtarıyor. Elli tane aile kurtarmış. Yıldızyan ve Tenekeciyan lakaplı aileleri alıyor, Musul'a götürüyor. Bu aileler daha sonra Teksas'ta petrol işiyle uğraştılar. Musul'da böyle kuyu muyu kazmaya hacet yok, Dicle sahilinden bir kilometre ilerde, suyun gidemediği yerlerde, akşamdan çukur kazıyorlar, sabaha kadar petrol doluyor içersine. Almanlar Musul'a geldikten sonra, Musul'daki Enveriye Gaz Fabrikası sahip ve direktörü, babama fabrikanın imtiyazını veriyor. İşte, bu arada 1918'de benim de doğumum oluyor Musul'da. Aynı yıl Mondros Mütarekesi oluyor ve İngilizler Musul'u işgal ediyor. Babam ve amcam daha evvel Musul Ziraat Bankası müdürü, kasadaki paraları Diyarbekir'e gönderiyor, kalanını da çalışanlara dağıtıyorlar. İngilizler anahtar istiyor. Bakıyorlar kasa boş. Ve babama diyorlar ki 'Giderseniz gidin yoksa sizi Hindistan'a süreriz'. O sıralarda Şeyh Mehmude Berzenci İngilizlere karşı bayrak açmış. Şimdiki Barzanların büyüğü, orada Müslümanların, Türklerin, Kürtlerin hakları için mücadele ediyor. 1919'da bir yaşlarındayım, İngilizlerin savaş dışı bıraktığı katanalarla yola çıkıyoruz. İşte onların üzerine yataklar mataklar konuyor. Yalnız gelirken Arap eşkiyasının tasallutuna karşı, Şammar aşiretinden birkaç silahlı adam almış babam. Yolda giderken, Arap eşkiyası çıkmış, silah sıkmışlar ve bizim katanalardan biri, galiba Leyla olacak ismi, o öldürülmüş. Yavaş yavaş ta Nusaybin'in Demirkapı'sına kadar gelmişiz. Oradan Diyarbekir'e geçmişiz... Babam bir ev aldı burada. 3 kemerli eyvanı, eyvanının bir sütunu beyaz taş, bir sütunu gri, yani bazalt taş. Hatta Diyarbekir surlarından alınmış kocaman taşlar vardı evin duvarlarında. Eyvanlarımız daima şimale karşıdır, yazlık odalarımız daima şimaldedir, arkası duvardır, fakat ön tarafı daima güneş görsün diye cenuba karşıdır. Yazlık odalar ayrı, kışlık odalar ayrıdır. Çok güzeldi eski Diyarbekir evleri. İki katlıydı daha yukarısına kadı müsaade etmez. Harem ve selamlık bölümleri vardır. Yani kadınlar ve erkekler evin içinde birbirini göremez. Kapılarda tokmaklar vardır, güvercin şeklindedir. Meşhur Ermeni demirci ustası Mitezcan'ın eserleridir onların çoğu. Yukarıda, büyüklerin çalacağı tokmak, aşağıda çocukların çalacağı at nalı şeklinde daha küçük bir tokmak olurdu. Şimdi harem tarafında, şahnişin (cumba) yoktur. Hareminde şahnişini olan evin kızlarını almazlar, ordan erkek görmüştür diye. Selamlık ile harem arasında döner dolap vardır, üzeri saçla kaplı, bi tarafı açık, raf şeklinde. Yemekler harem tarafından konur, dolabı çevirirler, karşı taraftaki hızmetkarlar o yemekleri alırlar, masalara götürürler, erkekler yerler. 'Herfane' denilen geceler yapılırdı. İlmi, edebi ve tarihi sohbetler yapılırdı. Orda gençler yavaş, yavaş pişerdi. Herkes hangi yemeği iyi yapıyorsa onu getirirdi. Musiki yoktu, sadece söz vardı. İlkokulda okulun en küçüğü ama mahallenin de en yaramaz çocuğuydum. Çocukların başı bendim. İlkokulu bitirdim ortaokula başladım... Okula giderken, kısa pantolon, ceket, bir de Ruslardan kalma, yandan üç düğmeli kazaklarlar giyerdik. Hatırlıyorum, annemin samur kürkü, Diyarbekir'de bi taneydi. Sarışındı, hiçbirimiz ona çekmedik. Yuvarlak yüzlü, tombuldu. Tarih ve dini eserler okur, hanımlara izahat verir, daima doğruluktan, iyilikten bahsederdi. 1925 yılında zatürreye yakalandı ve öldü. Eskiden annemle beraber Ermeni düğünlerine giderdik. Ermeni hanımların ellerinde küçük yüksük cam bardaklar vardı, onlarla içki içerlerdi. Bizimkiler öyle bi şey ağızlarına değdirmezlerdi ama." Abdülsettar bey ortaokulda ikmale kalır ve eğitimini tamamlamak üzere Antep'e gider. Dayanamaz, kısa süre sonra Diyarbakır'a döner. Bu arada babasını kaybeder. Tapu memurluğunun ardından da Ziraat Bankası memur sınavlarına girer ve kazanır. Bankada memuriyete başlar. 1938'de önce İzmir'e ardından da İstanbul'a gider. İstanbul'da bulunduğu dönemde zabıt katipliği sınavını kazanır. Kadıköy'deki boş bir kadroya atanır. 3,5 sene yaşar İstanbul'da. Askere gider ve dönüşünden kısa süre sonra evlenir: "Hanım benim akrabam fakat ben ondan evvel başka birini almak istiyordum, olmadı. Enstitüde okuyordu. Nikahımız da 10 Kasım 1950'de kıyıldı. Dikişten, pastadan anlardı. Hatta kendi gelinliğini de kendisi dikti. 1952 senesi 24 Şubat'ında oğlum oldu. Hiç başka çocuğum olmadı. Hanım mide kanaması geçirmişti, küçükken toprak yiyomuş, kısmet olmadı." 50'li yıllarda Diyarbakır'da Millet Partisi'ni kuran Abdülsettar bey, 1961'a kadar siyasetle ilgilenir. Üniversite, hastane ve karayollarında çalışır, emekli olur.

"Eskiden mahallenin büyükleri, mahallenin fakirlerini tespit ederler; yağından, odunundan, kömüründen bilmem ne, götürürler geceleyin, kapıya bırakırlar, kapıyı çalarlar, izzeti nefsi kırılmasın diye çekilip giderlerdi."

Şark Postası

"Gazeteciliğe 1934 yılında Diyarbekir gazetesinde başladım. Daha sonra Şark Postası'nı çıkardık. 8 Ekim 1953'te de Ümit gazetesinin ilk nüshasını çıkardım. Ümit yerel bi gasteydi ama bendeki havadisler, İstanbul'da Yeni Sabah'ta üç gün sonra çıkardı. Çünkü ben Paris radyosunu açardım, bildiğim kadar Fransızcayla; Kıbrıs, Berlin radyosunu açardım, Şam radyosunu, İran, Irak radyosunu açardım. Gasteye radyo servisi diye, böyle küçük küçük haberler koyardım. Mesela Yunanistan'da bi ihtilal teşebbüsü oldu. Ben onu radyodan aldım, gasteme yazdım, İstanbul gasteleri onu üç gün sonra alabildiler. Gastenin fıkrasını ben yazardım, baş muharriri de bendim. Yalnız Ümit gastesi değil, Guinness Rekorlar Kitabına da girmiştir belki, on üç gaste birden çıkardım. Bunun altısı dört ay sonra kapandı fakat yedi gaste devam etti. Ümit, Diyarbekir, Niyafarkin, Silvan, Nurizirkir, Ergani, Lice, Hani, Kulp ve bi de İdil, Mardin'in İdil gastesi. İdil gastesini 1960'ta çıkardım. Gittim oraya, gasteyi çıkarmak için, beyannameyi kaymakama verdim. Baktım bi başçavuş, bağırıyor çağırıyor. Ertesi gün, gastede, başçavuşun yaptığını rezil ettim, attılar kendisini başka tarafa gitti. Ondan sonra İdil'de su yok, gittim abdest alacam, namaz kılmak için, su yok. Ondan sonra tuttum ağır bi yazı yazdım. Su başlıklı. Altında biz, yirminci asrın ikinci yarısında, suyu hâlâ yağmur ve sel olarak görüyoruz, Dicle bizim yirmi beş kilometre öte tarafımızdan geçiyor, burada yaşayanlar başka yerde yaşayanlardan aşağıda mı telakki ediliyor? Böyle telakki eden varsa, biz onları insan dahi telakki etmiyoruz. Biz su istiyoruz, yani hayat istiyoruz diyen bir yazı. Hiç unutmam 27 Mayıs 1960 Cuma günü ihtilal oldu. Ben gece uyurken, radyoda daima haber dinliyorum, bi de baktım, Alparslan Türkeş'in sesi o, hemen not etmeye başladım. Sabahleyin fotoğraf makinamı aldım, ceketin altına saklardım daima. Çıktım baktım millet radyo dinliyor, onların bikaç pozunu aldım. Baktım orda ağır makineli tüfekler duruyor. PTT'nin önünde hemen makineyi çıkarttım, şak deyip resmini çektim. Albay çağırdı, baktım tanıdık. Ben de tarihi hadisedir, bugün neşri yasak olabilir ama bu tarihe vesika olarak, bin sene sonra da gastede çıkarsa, gaste kalırsa okunabilir. Gittim matbaaya, haberin adını Askeri Hükümet Darbesi diye koymuştum. Onu değiştirdim, Askeri Hükümet Kuruldu diye yazdım. Üç gün, bütün Türkiye'de yalnız benim gaste çıktı. Ümit çıktıktan sonra piyasaya neler oldu sormayın..."

Milliyet.21.07.2004

Proje danışmanları: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Görüşmeyi gerçekleştiren: Gülay Kayacan
Görüntü kaydı : Tamer Üstel
Deşifre / redaksiyon: Sevil Üzrek
Yayına hazırlayan: Tuba Çameli

Kitaba ve İlme Adanan Bir Ömür: Ali Emirî ve Millet Kütüphanesi

 

Mehmet Serhan TAYŞİ*

 

Kütüphanelerin, özellikle Süleymaniye ve Millet Kütüphanesi gibi Arap harfli yazma-matbu eser ağırlıklı kitap bulunduranların kendilerine has -bakım, değerlendirme ve kitapları tanıma gibi- birtakım teknik zorlukları varolup, bunların her biri, aslında başlı başına birer ihtisas alanıdır. Ama maalesef bu konu, Türkiye’de bugüne kadar böyle idrak edilmemiş. Sistem olarak hâlâ eski usul devam ediyor. Oysa böylesine değerli eserleri barındıran kütüphanelerin bizim kendi milli şark politikamızı oluşturacağımız bir politikanın içinde ele alınması gerekiyor.
Şimdi Millet Kütüphanesi hakkında bilgi vermeden evvel, Millet Kütüphanesi’ni kuran ve ona emeği geçen şahsiyetler hakkında size biraz bilgi vermek istiyorum. Bizim kültürümüzü, bizim mazimizden bugüne taşıyan değerli insanlar bunlar. Genç nesillerimiz, kardeşlerimiz bu kültüre vakıf olmak isterlerse bu şahsiyetleri tanımak zorundalar. Aynı zamanda bu, manevi bir gerekliliktir de.
Kütüphanenin kurucusu rahmetli Ali Emirî Efendi benim çok değer verdiğim, saydığım, sevdiğim, birçok büyük insanın da kıymet verdiği, çok değerli bir insan. Asrının büyük insanları kendisinden sitayişle bahsetmişler. Kendisi ve kurduğu Millet Kütüphanesi hakkında yazılar, makaleler kaleme almışlar.
Ali Emirî Efendi aslen Diyarbakırlı1 bir zat. Eski tabirle Amidli. Kara Amidli. Yani Amid’in merkezinden. Bu nedenle Diyarbakır’ın son derece değerli kültürel vasıflarını üzerinde taşıyan bir şahıs Ali Emirî Efendi. Yahya Kemal’in İbnü’l-Emin Mahmut Kemal için dediği gibi, ancak kendi kendisiyle anlaşılabilir bir şahıs. Fevkalade zeki, kültürlü, fedakâr, vatanı ve milleti için yapmayacağı şey olmayan, memleketin gönüllü müdafii insanlarından bir tanesi. Kendisinin Tezkire-i Şuarâ-yı Amid adlı bir eseri var. Ali Emirî Efendi bu eseri bizzat bastırmış ve telif etmiş. Kendi hal tercümesinin de bulunduğu Amid şairleriyle ilgili bu eserde, kendi dedesi ve babası dahil olmak üzere birçok Diyarbakırlı şairin hakkında bilgiler var. Zira Ali Emirî Efendi’nin dedesi ve babası da şair. Babası Mehmet Şerif Efendi, dedesi ise Sâim Seyyid Emirî Çelebi’dir. Ali Emirî Efendinin Emirîzade soyadı buradan geliyor. Sâim Seyyid Emirî Çelebi büyük, değerli bir şair olup Safâyî Tezkiresi’nde adı geçmektedir.
Şuara tezkireleri o bölgenin, o beldenin, o asrın seçkin kişilerini alarak seçmeler yapar. Ünlü şuara tezkirelerinde adı geçiyor Saim Seyyid Emirî Çelebi’nin. Babası Seyyid Mehmet Şerif Efendi ise hem şair, hem de mali durumu iyi bir tacir. Ali Emirî hâl tercümesi şeklinde hazırladığı otobiyografik makalesinde küçük yaşlardan itibaren kitaba merak saldığını, amcasının ve dayısının ilim adamı olduğunu, akrabalarından Şaban-ı Kâmî Efendi’nin hem Gülşenî şeyhi, hem de Diyarbakır yöresinde tanınmış büyük bir âlim olduğunu anlatır ve akrabalarından nasıl feyz ve ders aldığını zikreder. Okuduğu kitapları da tek tek zikreder Ali Emirî Efendi.
Ali Emirî Efendi 1857 yılında Diyarbakır’da doğmuş. Küçük yaştan itibaren çalışmalarda bulunmuş ve önce Arabî ilimleri öğrenmiş. Sonra Farsça’yı ve o asrın geçerli olan -hadis, tefsir, kelam, fıkıh, gramer, mantık gibi- ilimlerini öğrenmiş. Daha çok edebî ilimlere ağırlık vermiş ama kendisi bir hesap adamı aynı zamanda.
Bunu şuradan anlıyoruz: Ali Emirî Efendi’nin son görevi Haleb Defterdarlığı ve Yemen Baş Maliye Müfettişliği. Emekli olduğu görev defterdarlık yani muhasebecilik. Hayatı boyunca muhasebecilik yapmış. İlk yaptığı iş 15-16 yaşlarında bir gençken Diyarbakır’da açılan kendi tabiriyle “telgraf fenni”nin kurslarına devam etmek. Yine kendi ifadesinden anlıyoruz ki aliyyü’l-ala dereceyle buradan diploma alıyor ve yine buraya kâtip olarak kaydı yapılıyor. Dolayısıyla ilk iş olarak Diyarbakır Telgrafhanesi’ne kâtip oluyor. Bu arada Osmanlı kültüründe şiir söylemek bir vasıf, bir kariyer aynı zamanda. Mesela Sadrazam Sait Paşa sadrazam olmadan önce Diyarbakır Valisi imiş ve o da şair. İlim sahibi ve bilgi sahibi olmak şiirle birlikte ele alınıyor o zamanlarda. Ali Emirî, “ben şiiri tanımak ve edebî vasıfları öğrenmek için önce Kâfiye Lügati’ni ezberledim. Genç arkadaşlar olarak aramızda kafiye atardık birbirimize.” diyor. Ezberi olan kişi şiiri kolay söyler. Şiirin duygu yönünden derinliğinin olup olmaması insanın kendi yapısına bağlıdır ama ezber yetenekleri sayesinde şiir söylemek, düz yazı yazmak gibi bir şey dönemin âlimleri için. İşte böyle bir ortamda yetişmiş Ali Emirî Efendi de. Mesela hocasının sorduğu bir soruyu bilememesi ve azar işitmesi üzerine bu durum onuruna dokunmuş Ali Emirî Efendi’nin ve oturup Kamus-ı Osmanî’yi ezberlemiş. Bunu şöyle anlatıyor Ali Emirî: “Oturdum ve üç günde ezberledim. Hocam istediği yerden sordu, ben de cevabını verince bir aferin aldım ve hocayla aramız düzeldi.” Bu bile Ali Emirî Efendi’nin ne kadar nev-i şahsına münhasır bir insan olduğunu gösteriyor.
Ali Emirî Efendi Diyarbakır’da bir zamanlar 1 milyon 40 bin cilt kitabın olduğunu da aktarıyor bize.2 Kaynak olarak İbnü’l-Esir’in meşhur El-Kâmil fi’t-Tarih adlı eserini gösteriyor. Ali Emirî’nin bu kaynaktan aktardığına göre; Selahaddin Eyyubî, Hıttin’de Haçlıları yenip Kudüs’ü de teslim aldıktan sonra, Diyarbakır, kapılarını bu kahramana açtı. Selahaddin üç gün, üç gece aldığı ganimetlerden fukaraya tasaddukta bulundu. Bayram gibi şenlik yapıldı. Arkasından da dedi ki: “Mısır’da Şii Fatimî kültürü hâkim, fakat ben İslam vahdetini sağlamak için buraya Sünnî kültürü yerleştirmek istiyorum.” Selahaddin Eyyubî âlimlerden yardım istedi. Oradaki bazı âlimler 1 milyon 40 bin cilt ihtiva eden kütüphaneden 25 hicazeli kitap seçtiler ve Mısır’a gönderdiler. Ali Emirî’nin verdiği bilgiden anlıyoruz ki bir hicaze; 500 cilt kitap, bir devenin kaldırabildiği nakliye miktarı ve bir Hicaz devesi beş yüz kitap kaldırabiliyormuş. Eyyubilerin Mısır’da kurduğu kültürün temeli bu kitaplarla atılıyor.
Ali Emirî de böyle bir ortamın miras bıraktığı bir kültürel atmosfer içinde kâtiplikle başlıyor göreve. Daha sonra Vali Sait Paşa’nın yanına özel kalem müdürü olarak kademe kademe yükselmeye başlıyor. Muhasebe yardımcılığı, ardından muhasebecilik ve baş muhasebecilik yapıyor. Balkanlarda, Bosna Hersek taraflarında kaldıktan sonra Yanya-İşkodra muhitinde görevlendiriliyor. Burada muhasebe müdürü olarak görev yaptığı sırada İşkodralı şairlerin şiirlerini toplayıp bir gazetede neşrediyor. Aynı zamanda bir küçük mahallî gazete kuruyor kendi imkânlarıyla. Kırşehir’de baş muhasebecilik görevinde bulunuyor daha sonra. O dönemde harap olan Bektaşi tekkesini görüp Bektaşileri çağırıyor ve diyor ki: “Siz emeğinizi verin, ben de parasını ödeyeyim; bu tekkeyi onaralım.” Bir buçuk sene gibi kısa bir zamanda onarıyorlar. Bir de tamir kitabesi yazıyor kendisi ve manzum kitabeyi de oraya asıyorlar. Her gittiği yerde böyle davranıyor Ali Emirî Efendi. Bu arada kitaplar topluyor. Bir ömür boyunca bir milli kütüphane kurma, 100 bin ciltlik bir kütüphane meydana getirme, matbu-yazma kütüphane oluşturma hayali içinde yaşıyor. Ömrü boyunca kazandığı maaşından toplayabildikleriyle 16 bin cilde yakın kitap ihtiva eden bir kütüphane oluşturuyor. 7 bine yakın yazma eser var bunların arasında. Tabii toplanan eserlerin kalitesi de önemli. Ali Emirî Efendi kitabiyatçı olduğu için bir bibliyografya âlimi aynı zamanda. O sebeple yayınları yakından takip ediyor. Mesela neredeyse ezbere bildiği Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-Zünun’unda geçen 15 bin civarında kitap var. Divan-ı Lügati’t-Türk’ün varlığını da oradan öğreniyor ama kitap kayıp. Çeşitli eserlerde zikredildiği için varlığından haberdar olunan fakat nüshalarına bir türlü ulaşılamayan bunun gibi pek çok eser mevcut.
Ali Emirî Efendi birçok yere gitmiş kitap toplamak için, Horasan’a, Cend şehrine kadar uzanmış. Kitap toplamaya ilişkin çok kuvvetli bir tutkusu var. Bu merakını bir örnekle açıklayalım. Ali Emirî Diyarbakır’dan İstanbul’a geldiğinde, birinci cildi kendisinde olan Yemen ashabıyla ilgili bir ensab kitabının ikinci cildinin Yemen’de falan zatın yanında olduğunu öğreniyor ve bu ikinci cildi alabilmek için Bâb-ı Âliye baskı yapıyor. Bâb-ı Âli, Ali Emirî’yi tanıdığı için Yemen’e müfettiş olarak gönderiyor. Gidiyor ve o adamı bulmaya çalışıyor. Bir noktaya kadar geldikten sonra askerler diyorlar ki: “Buradan sonra biz gidemeyiz, burası başıbozukların bölgesi. Burada çeteler, eşkıya var.” Ali Emirî diyor ki: “O zaman siz bana bir at ya da katır bulun. Ben giderim.” Ona bir katır buluyorlar, yanına da bir çavuş veriyorlar. Onunla beraber gidip kabile reisini buluyor. Arapça biliyor tabii, konuşuyorlar ve anlatıyor ne için geldiğini. Adam şaşkın şaşkın dinliyor ve “Efendi” diyor; “benim evlatlarım bile bilmez bu kitabın ne olduğunu. İstanbul’dan buraya kadar bunun için geldiğine göre demek ki senin için çok önemli, al, senin olsun.”
Kimine göre bibliyoman Ali Emirî, yani kitap hastası. Kimine göre ise Latince tabiriyle bibliyofil, yani kitapsever. Böyle bir zat Ali Emirî Efendi. Bu hevesle topladığı kitaplarla bir kütüphane kurmayı düşünüyor. II. Meşrutiyet döneminde Haleb’de defterdar bulunduğu sırada şöyle bir hadise gelişiyor: Uzun bir zamandır memur maaşları ödenememiş harp sebebiyle. Memurlar mağdur durumda. Kendisi de maaş alamıyor ama bekâr olduğu için dert etmiyor. Memurlara acıyor çoluk-çocukları olduğu için. Saraydan bir yazı geliyor kendisine, maaşları ödeyebileceğine dair. Ardından sabahleyin ikinci bir emir daha geliyor, maaşları ödememesini belirten. Ali Emirî vicdanına sığınıyor, düşünüyor-taşınıyor ve ödüyor paraları. Sonra Bâb-ı Âli’ye bir yazı yazıyor ve “Ben vazifeyi suistimal ettim. İkinci emrinizi almama rağmen memurlar çok mağdurdu dayanamadım, kendi maaşımı almamak kaydıyla onların maaşını ödedim” diyor. “Takdirinize razıyım, emekliliğimin kabulünü istirham ederim” diye de ekliyor. Eski hizmetlerine binaen kendisine bir ceza verilmiyor. Bilakis takdir görüyor ve en yüksek kademe anlamına gelen sınıf-ı ûlâ nişanıyla ödüllendiriliyor. Dolgun bir ikramiye ve 2 bin kuruşluk bir maaşla emekliye sevk ediliyor. Uzun zamandır hasretini duyduğu, kitap harmanı olan İstanbul’a dönüyor Ali Emirî Efendi.
İstanbul’da bulunduğu sırada, dönemin seçkinleriyle tanışıyor. Yahya Kemal, İsmail Saib Efendi gibi. (Beyazıt Kütüphanesi’nin müdürü İsmail Saib Efendi, tanınması gereken bir adam. İsveç Başkonsolosu burada onun talebesiymiş, derslerine gelirmiş ve yurduna dönünce başbakan olmuş ve İsmail Saib Efendi öldüğü zaman İnönü’ye bir telgraf çekip “ekselanslarının şahsında Türk milletinin ve dünya ilminin başı sağ olsun” demiş. Bugün ise kimse tanımıyor İsmail Saib Efendi’yi. Müstesna bir zeka İsmail Saib Efendi de.)
Ali Emirî Efendi, İstanbul’a gelince şehri karış karış dolaşıyor. Nerede bir çeşme, hamam, camii, medrese iliştiyse gözüne harap, bakımsız; alıyor eline kalemi ve fırçalayıcı bir şekilde yazı yazıyor vakıflara. Bu yazıların ismini Vicdannâme koyuyor. Bu yazılar sayesinde vakıfları harekete geçirerek birçok eseri tamir ettiriyor.
Ali Emirî Beyazıt’ta, Gedikpaşa Tiyatro Caddesinde, iki katlı bir ev almış İstanbul’a dönünce ve 10 sene kadar kitaplar kendi evinde kalmış. Şimdi bir han var bu evin yerinde. O ev vakıflara devrolmuş, vakıflar da satmış. Böylece yerine han yapılmış. Kültür Bakanlığı tarafından orada onun yaşadığını belirtir bir şey yapılması lazımdı. Bunun için valilikten izin aldık, plaket çakacaktık fakat plaketi bile çaktırmadılar.
Ali Emirî Efendi’nin dostları onu uyarıyor ve diyorlar ki: “Sık sık yangın çıkıyor. Çok değerli kitaplarınız var. Maazallah bir yangın olursa kitaplarınız telef olur.” Ali Emirî iknâ oluyor. Kendisine bir yer arıyor ve dostlarına da “Bana bir medrese bulun” diye haber salıyor. Dostu olan Şeyhülislam Hayri Efendi özellikle çok ilgileniyor. Medreseleri, evkaftan da birkaç kişi ile birlikte beraber geziyorlar. Nihayet Millet Kütüphanesi’nin bulunduğu yerde, yani Feyziye Medresesi (Feyzullah Efendi Medresesi)’nde karar kılıyorlar.
Erzurumlu Seyyit Mehmet Feyzullah Efendi, meşhur bir zat. Vaniköy’ün kurucusu Vânî Mehmet Efendi’nin damadı aynı zamanda. Bu zât-ı muhterem Feyzullah Efendi tarihte Edirne Vakası denilen olayda öldürülen şeyhülislam. Sultan II. Mustafa ve III. Ahmet talebeleri. Meş‘um Edirne Vakası sırasında kendisi param parça edilmiş ve cesedi Tunca Nehri’ne atılmış. Çok kıymetli bir zat olan Feyzullah Efendi birçok hayır eseri yaptırmış. Mesela Medine-i Münevvere’de bir Darü’ş-şifa yaptırmış. Şu an yerinde yeller esiyor. Vakfın geliri Medine Belediyesi’ne aktarılmış. Tıp medresesi işlevi gören bu kurumdan şu an bir şey kalmamış. Kur’an-ı Kerim öğretmek ve bu alanda ihtisas eğitimi vermek için Şam’da bir Darü’l-kurrâ yaptırmış. O da yok olmuş şu anda. Kendi memleketi olan Erzurum’a Kurşunlu Camii diye bir camii yaptırmış, bir medrese ve sıbyan mektebi de ihtiva eden bir külliyeyle birlikte. Asıl ismi Fevziye Camii ama kubbesi kurşunla kaplı olduğu için bu adla anılıyor. Daha sonra İstanbul’daki Darü’l-hadis binasını yaptırmış. Sebebi de karşısında Halil Paşa Camii’nin oluşu.3 
Ali Emirî Efendi işte bu telkinlerle bu binayı görüyor ve beğeniyor. Çok güzel bir bina. İlginç de bir hikâyesi var binanın: İttihat ve Terakki döneminde İstanbul Belediyesi Şehremini olan tıp profesörü Cemil Topuzlu Paşa, ittihatçı olduğu için kolaylıkla Sultan Mehmet Reşat’tan yıkım kararı alarak bu binayı yıktırma işine girişiyor. Sebebi de Halil Paşa’ya duyulan düşmanlık. 1701’de yapılan ve o zaman 200 yıllık olan o bina yıkılacak ve yer geniş bir meydan haline getirilerek orada bando mızıka çalınacak. Nitekim işçiler giriyor ve kazmalar, kürekler ellerinde yıkarlarken Fransız büyükelçisinin hanımı –sanat tarihi mezunu ve yapılarla çok ilgili bir hanım olan- Madam Bompart bu camiyi görüyor. Bu eser de klasik Osmanlı âsârının son örneklerinden biri. Hanımın ilgisini çekiyor ve ne oluyor diye sorduğunda öğrendiklerine çok üzülüyor. Zarif mermer işçiliği olan bu binayı çok beğeniyor. Kocasıyla beraber Sultan Reşat’ın huzuruna çıkıyorlar. Sultan Reşat da Fransız dostluğuna istinaden yıkımı iptal ediyor ve başka bir fermanla bina yıkılmaktan kurtuluyor. Bu hanım İstanbul Muhibler Cemiyeti diye bir cemiyet kuruyor. İkdam gazetesinde bu kayıtlar mevcut. 1909-1911 yıllarında bu binayı restore ettiriyor ve İstanbul Muhibler Cemiyeti’nin merkezi olarak kültürel faaliyetlerde kullanıyor. Bina I. Dünya Savaşı sonunda metruk kalıyor bir süre. Sonra Ali Emirî Efendi burayı beğeniyor ve kitaplarını buraya bağışlıyor. 1916 yılında da kütüphane haline getiriliyor. Ali Emirî Efendi’nin isteğiyle bu kütüphane Millet Kütüphanesi adıyla anılıyor.
Savaş yıllarında işgal komutanı, Ali Emirî’ye gelerek kütüphanesi karşılığında 30 bin altın teklif ederek diyor ki: “Fransa’da sana köşk verelim, kitaplarını da götürelim ve bu köşke koyalım. Senin emrine Bolulu aşçılar verelim. (Türkler boğazlarına düşkündürler ya!) Sana yetiştirmek üzere gençler bulalım, yetiştirin, sonra da orada hizmete sokalım. Böylece bu kitaplardan bütün dünya istifade etsin”. Ali Emirî öyle hiddetleniyor ki tercüman bile şaşkınlık içinde bakakalıyor. İşgal komutanına elindeki bastonu göstererek “Ben” demiş, “bu kitapları biriktirebilmek için peynir ekmek, zeytin ekmek yedim. Yeter ki milletimin evlatları okusun, yetişsin diye! Yemedim-içmedim bu kitaplara verdim. Biz Türkler misafirperveriz; biraz önce kahvemi içtin. Şimdi yıkıl git karşımdan.”
Kitaba böyle düşkün bir zat Ali Emirî Efendi. Mesela Divan-ı Lügati’t-Türk’ü satın alış hikâyesi de bir hayli enteresan. Divan-ı Lügati’t-Türk, Kaşgarlı Mahmut’un meşhur eseri. Tek nüsha dünyada. Neler yok ki Divan-ı Lügati’t-Türk’te. Mesela kısa bir bilgi vereyim. Bir kere 24 tane Oğuz boyunun ismi var. Bu kitabın Ebul Kasım Abdullah Muktedî Bi-Emrullah’a takdim edildiğine dair kırmızı yazıyla bir yazı var. Sonra Uygur alfabesi var ve altında Arap alfabesi ile karşılaştırılması yapılıyor. Ayrıca 24 Oğuz boyunu zikrederken damgalarını da vermiş. Sonra Orta Asya menşeli Oğuz lehçesi ağırlıklı bir dünya dilleri haritası yer alıyor. Yeniden basılması lazım Divan-ı Lügat’in o tarzda. Paşa hanımı olan bir hanım kitapçı Burhan Bey’e gelerek muzdarip durumda olduğunu beyan etmiş ve bu nadir eseri 30 altına satmak istediğini bildirmiş. Burhan Bey el altından Ali Emirî’ye haber vermiş, Ali Emirî de kitabı ziyarete gitmiş ve 30 altın vererek maarife götürmüş. Maarif iki bin beş yüz kâğıt vermemiş. Bunun üzerine 30 tane sarı altın lira vererek kitabı satın almış. Kendisinde 10-15 altın lira varmış. Borç bulmuş kitabı alabilmek için. Hayli uğraşmış. Yıllarca peşinden koşmuş bu kitabın. Aldığı zaman hemen eve gidiyor ve dostu Kilisli Rifat Bilge’yi çağırıyor. Kilisli Rifat Bey Divan-ı Lügati’t-Türk’ü neşreden, âlim, fâzıl bir zattır. İkisi birlikte oturuyorlar ve kitabın tamam olup olmadığını anlamak için baştan sona okuyorlar. Sadece namaz kılmak ve bir şeyler atıştırmak için başından kalkıyorlar. Uykusuz 3 gün 3 gece geçirdiklerini söylüyor Ali Emirî Efendi. Yazma eserlerde sayfanın sonuna not düşülen kelimeyle diğer sayfanın ilk kelimesi aynıysa eser devam ediyor, eksik yok demektir. Ancak bunu o zamanlar yapmamışlar. Tabii kitap tamam mı, değil mi anlaşılmıyor. Bunun için baştan aşağı okumaları lazım. Rifat Bey’in Arapça’sı çok iyi. Ali Emiri Efendi de iyi biliyor. Beraber okuyup mukabele yapıyorlar. Bitirdiklerinde tamam olduğu ortaya çıkınca Ali Emirî Efendi hemen gidiyor, abdest alıp iki rekât şükür namazı kılıyor. Allah kendisine böyle bir kitapla kavuşmayı nasip ettiği için dua ediyor. Rifat Bey’in anlattığına göre bütün samimiyetiyle ona diyor ki: “Gel tapu dairesine gidelim”. Rifat Bey, “ne yapacağız efendim tapu dairesinde” diyor. “Gedikpaşa’da iki katlı, ufak bir evim var, şükran olarak, emeğine karşılık onun bir katını sana bağışlayayım” diyor. Bunun üzerine Rifat Bey “aman efendim” diyor, “devletle oturun hanenizde. Fakirin dedemden kalma konağı var, o bize yetiyor da artıyor bile.” “O zaman sana ne yapayım?” diye soruyor Ali Emirî. “Uygun görürseniz kitabın eşini fakire verin” diyor Rifat Bey de.
Ali Emirî Efendi’nin hizmetleri bunlarla bitmiyor. II. Meşrutiyet’ten hemen sonra ihtiyaç olmuş, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nın yazı ve yönetim kurulunda üyelik yapmış. Ayrıca Sadâret Arşivi’nde tasnif heyeti komisyon başkanlığı yapmış. Altı-yedi senede 50 bin evrak tasnif etmiş. 1924 senesinde vefat ediyor Ali Emirî Efendi. Hastalanınca dostları onu Fransız Hastanesi’ne kaldırıyor ve orada vefat ediyor. Tahirü’l Mevlevi, İbnü’l-Emin Mahmut Kemal Bey gibi birçokları ölümüne tarih düşürüyorlar. Ali Emirî Efendi Fatih Sultan Mehmet’i çok sevdiği için, cenazesi Fatih’ten kaldırılıyor ve caminin avlusu tamamen dolarak muazzam bir cemaat oluyor. Mezar taşını da hemşerisi olan Hattat Hâmit Aytaç [Âmidî Hâmid] hazırlamış. O zaman genç bir hattat kendisi. Kitabenin altına Âmidî diye not düşmüş.
Siyasi sebepler yüzünden Ali Emirî’nin gazeteye gönderdiği makaleler yayımlanmayınca kendi cebinden harcayıp Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nı ve Âmid-i Sevda Mecmuası’nı neşrediyor. Bu dergilerde siyasî olarak kendisine karşı olanlara tek tek cevap veriyor. Ali Emiri Efendi’den sonra tasnif komisyonunda çalışan birçok kişi olmuş. 1940’lardan yakın zamanlara kadar 20 bin-30 bin civarında vesika tasnif edilmiş. Ali Emirî ise bundan çok daha kısa bir sürede bundan daha fazla sayıda bir vesika tasnif etmiş. Bunlar Başbakanlık Arşivleri’nde Ali Emirî tasnifi olarak kayıtlı.
Ancak memleketimize birçok yönden büyük hizmetleri olan Ali Emirî Efendi’nin en büyük eseri, bence, Millet Kütüphanesi’dir. Yemeyip içmeyip dikkatle topladığı kitaplardan bir kültür hazinesi meydana getirmiş ve milletin evlatlarına bağışlamış. Hatta iki tane şiiri vardır biri kitap, diğeri de millet hakkında: Millet Gazeli ve Kitap Gazeli. Bu gazellerde açıklıyor kitap toplamasının sebebini ve diyor ki “sayemizde ismimizi, namımızı Akdeniz’e yürüten Barbaroslar, Turgut canlar4 yetişsin. Yine bu yazmalardan istifade ederek İbn-i Sinalar, Farabiler, Biruniler yetişsin.” Ali Emirî’ye göre -ki ben de öyle düşünüyorum- Türk milleti bir silkinme, rönesans yapacaksa eğer, o işi bu yazmalarla yapacaktır.
Ali Emirî Efendi’nin vefatını size arz ettikten sonra şu noktaya geleyim. Ali Emirî Efendi’nin kabri kendi isteği üzerine Fatih Haziresi’ndedir. Fatih Camii’nde türbenin karşısındaki mezarlıkta, en son sıradaki 250 numaralı taş, Ali Emirî Efendi’ye aittir. Merak edeniniz olur da bu değerli insanı görüp bir Fatiha okuyayım derseniz gidin, bu fakirin Fatihasına ilave edin, bir dua edin kendisine. İnşallah bizlere de bu feyizler geçer ve böyle himmet sahibi insanlar oluruz.
Bir de Millet Kütüphanesinin koleksiyonlarından bahsedeyim kısaca. Ali Emirî Efendi 100 bin ciltlik bir kütüphane kurmak istediği için kütüphane müdürü olur olmaz, vakıflardan tanıdıklarına, muhitine yazılar yazmış ve demiş ki, “Fatih ilçesinde ne kadar binası kaybolmuş vakıf eseri veya kütüphane varsa benim kütüphaneme gönderin.” Bu sayede Fatih, Hekimoğlu Ali Paşa, Musa Carullah Efendi gibi önemli şahısların eserleri yeni oluşturulan bu kütüphaneye gelmiş. O kütüphanelerle birlikte Millet Kütüphanesi’nin kitap rakamı 30-40 bini bulmuş. Sonra 1962 senesinde Millet Kütüphanesi’nin halk kütüphaneleri merkezi olma durumu doğunca kütüphaneye sonradan ilave edilen yazmalar, matbu Osmanlıca eserler, Arapça ve Farsça eserler Süleymaniye’ye devredilmiş Bizde de sadece Ali Emirî’nin kendi özel koleksiyonu olan Şeyhülislam Feyzullah Efendi koleksiyonu kalmış. Feyzullah Efendi koleksiyonu çok zengin bir koleksiyon, terekesinden çıkan kitaplar var içinde. Bir âlim tarafından derlenmiş olduğu için çok değerli kitaplar bunlar. Fatih Sultan Mehmet’in ders okuduğu Matematik kitabı var mesela. Öklit geometrisinin Arapça’dan Arapça’ya şerhi. Milyarlar değerinde bir kitap bence. Paha biçilemez. Fatih atölyelerinde Gıyaseddin Nakkaş ve talebeleri tarafından tezhip edilmiş, nefis bir tezhibi var. 500 küsur sene geçtiği halde tezhipteki mürekkep kâğıda geçmemiş, kâğıttaki yazı da tezhibe. Nasıl bir teknikle hazırlandığını buradan çıkarmak lazım. Dönemine göre bir teknoloji harikası. Nefis ciltleri var bu kitapların aynı zamanda. Tefsirler, risaleler, minyatür kitapları gibi başka değerli kitaplar da var. Mesela Kitabü’l-Eğani var. Bu kitap Ebu’l-Ferec-i İsfehani’nin meşhur musiki ansiklopedisi. Ünlü İslam musikişinasları ve eserleri hakkında bilgi veren bir kitap. İki cildi var bizde ve eserin baş tarafları minyatürlü. Bu minyatürler Fransa’da derece aldı. Resimleri çekildi ve klasik minyatürler sergisinde sergilendi. Mesela yine Feyzullah Efendi’nin kitapları içerisinde Kitabü’n-Nebatat ve’l-Hayvanat var. Bu bitki ve hayvan ansiklopedisi tam 63 ciltten oluşuyor. Her cildi 300-500 varak, yani 600-1000 sayfa. 700-800 sene önce Endülüs’te yazılmış. Mesela bu eser, Fuat Sezgin Bey’in himmetiyle Almanya’da basıldı. Bir enstitü vasıtasıyla dünyaya dağılan nüshalarını toplamışlar.
Romalı Senatör Seneca, “Tarih, zamanların müşahidi, hakikatin ışığı, hâlin hikâyesi, istikbalin kâşifidir” diyor. Biz tarihimizi bilmezsek dışarıdan bunu temcit pilavı gibi önümüze sürerler. Şu vakıa, şu olay, bu durum diye diretirler. Bizim bugünkü halimiz bu. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Sorularınızı beklerim, buyurun.
Şu anda kütüphanedeki eserler herhalde Fatih’te değil de Beyazıt’ta değil mi?
Evet, onu söylemedim değil mi? Zelzele sebebiyle tahrip oldu bina. Kütüphanenin bütün yazmalarını Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne götürdük. Bizim Millet Kütüphanesi’nin tamamı Beyazıt’ta, ayrı bir bölüm halinde. Kütüphanenin fişleri, memurları, müdürü de orada. En üst katta araştırma yeri var. Oradan Millet Kütüphanesi’nin eserlerine ulaşabilirsiniz. Kütüphane hizmette şu anda.
[Ali Emirî Efendi’yi resmeden bir tablonun diasını göstererek] Bu, üstadımız Ali Emirî Efendi. Hiç resim çektirmemiş hayatı boyunca. İlk portresini de siyah-beyaz olarak Süheyl Ünver Bey yapmış. Kütahya ressamı meşhur Yakup Bey de o resme bakarak renkli bir portresini yapmış. Yakup Bey bize hediye getirdi bunu. Resmi ilk defa ben, Yakup Bey resmi kütüphaneye bağışladığı için izin alarak, TDV İslam Ansiklopedisi’nde Ali Emirî hakkında yazdığım makalede kullandım.
Kitapların kataloglarını kim yaptı acaba?
Eski hoca efendiler yapmışlar. Amasya Tarihi müellifi Hüseyin Hüsamettin Efendi’nin de görev aldığı bir komisyon tarafından yapılmıştır. Mesela Tahiru’l Mevlevî bir tanesi, Suud-ı Mevlevi. Ebu’s Suud’un torunu. Ali Emirî’nin zamanında çok değerli şahsiyetler var. Güvenilir kayıtlar yapmışlar. Tabii biz de bir katalog hazırladık. Şu anda Yıldız Sarayı’nda basılıyor ama benimki sadece Türkçe eserleri kapsıyor.
Ben müsaade ederseniz bir şey daha eklemek istiyorum. Mümkünse ve Nevzat [Kaya] Beyin de vakti varsa bu eski eserlerle ilgili bir ders versin kardeşlerimize. Sohbet yapsın gençlerle. Bir yazma eser nasıl tespit edilir, nasıl bilinir, başı sonu yoksa hangi eserlere bakılarak bulunur? Bunların tespiti bir polisiye roman gibidir. Böyle bir sohbet çok faydalı olur.
Eserlerin CD’ye kopyalanması ile ilgili de bir şeyler söylemek isterim. Mesela Anadolu’dan birçok öğretim üyesi geliyor, bu kütüphanelerden yazma eser temini için. Hâlbuki bu işler sanal ortama taşınmış olsa işleyiş çok daha kolay olurdu. Mesela telif alınacaksa kredi kartı usulü getirilebilir. İnternet vasıtasıyla dünyanın herhangi bir yerinden bir talep geldiğinde, uygun görülecek eserlerin CD çekimleri, araştırıcılara ilgili sitelerden belli ücret mukabili sunulabilir.
Ali Emirî’nin kendi uğraştığı özel bir çalışması, eseri var mı?
Tabii, vaktinizi fazla almak istemediğim için ben burada bahsetmedim. Ama bir hayli var; bende listesi mevcut. Mesela Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası ve Âmid-i Sevda dergilerini çıkarmış. Gerek buralarda gerekse diğer bazı gazetelerde birçok makalesi yayımlanmış. Tezkire-i Şuarâ-yı Âmid isimli ufak bir eseri var. 1334’te yayımlanmış Ezhâr-ı Hakîkat ve Osmanlı Vilâyât-ı Şarkiyyesi5 adlı kitapları ile yazma halinde bir tane divanı var kendisinin, üç cilt halinde. İçinde Arapça, Farsça, Türkçe şiirler var.
Çalışıldı mı onlar?
Hepsi çalışılmadı da, seçmeler yapıldı.
Farsça olanlar mesela.
Sanmıyorum, çalışılmadı. Sonra Mardin Mülûk-ı Artukiyye Tarihi diye bir kitabı var. Yazmış ve kendi imkanlarıyla basmış. Artuklu devleti zamanındaki Türkmenleri inceliyor. Kendisi Türkmen’dir Ali Emirî’nin. Bu kitap neşredildi Latin harfleriyle. İşkodra şairleriyle ilgili derleme bir kitabı var. İşkodra Şairleri adıyla o da neşredildi. Yanya Şairleri diye bir kitabı var ama o kayıp. Nevâdir-i Eslaf diye bir kitabı var. Neşredilmedi. Bir de dergilerde çıkmış Fatih Sultan Mehmet’in şiirlerine yazılmış tahmisler var. Malumunuz tahmis, beşleme demektir. Şair bir kıtasını alıyor onun üstüne ilaveyle, nazire yazıyor. Böyle bir mecmua var. Çeşitli şairlerin Fatih’in divanına yazdığı tahmisleri toplamış. Ali Emiri Efendi bu dergilerdeki şiirlerden derleme bir kitap çıkarmış. Bir de neşrine himmet ettiği kitaplar var. Mesela Lütfi Paşa’nın Âsâfnâmesi’ni ilk defa yazma iken matbu halinde neşreden Ali Emirî’dir. Masrafını da kendisi karşılamış. Lütfi Paşa’nın Âsâfnâmesi meşhurdur; padişahlara nasihatler vardır içinde, devlet idaresi ile ilgili. Burada 28 sayfalık bir biyografisi var yanımda, benim hazırladığım. Neşrini düşünüyorum Allah nasip ederse. Eserlerinin listesi var burada. 32 tane eseri var. Kaç adet yazma, kaç adet matbu eseri olduğu da var burada. Bazı kayıp eserleri de var yalnız. Kütüphaneye intikal etmemiş, varlığından kendisinin bahsi vasıtasıyla haberdar olduğumuz eserler. Bir de Ali Emirî -tabiri caizse- çok malumat-furuş bir şahıs. Mesela Karababa Kıraathanesi diye bir kıraathane varmış Divan yolunda, oraya gelirmiş. Bütün herkes soru sorarmış, o da sorulara kafadan cevap verirmiş. Hatta Kilisli Rifat’ın aktardığı, Ali Emirî ile ilgili bir hikâyesi var. Kilisli Rifat, Ali Emirî’ye diyor ki: “Üstadım, ben Sultan Ahmet’te hamamları gezerken, düzenli bir kitabe gördüm. Altında Hüdayi ismi vardı. Aziz hazretleri nasıl hamama da bir kitabe söyler”. Urefâ hamama kitabe yazmaz diye kabul ediliyor çünkü. Onun üzerine Ali Emirî gülerek, “Rifat pek gerisin” diyor ve ekliyor: “Üç tane Hüdayi vardır tarihimizde. Edirneli Hüdayi, Manisalı Hüdayi ve Aziz Hüdayi hazretleri. O senin söylediğin Edirneli Hüdayi’ye aittir.”
Çok teşekkür ederiz Hocam.
Biz teşekkür ederiz.
Mehmet Bey hocamız, üstadımız, çok seçkin hatırı sayılır bir kütüphanesini vakfımıza hediye buyurdular. Biz de o kütüphane için vakfımızda bir Mehmet Tayşi Kitaplığı oluşturduk. Kütüphane müdürümüz Murat Bey de katalogunu çıkardı. Mehmet Bey ile başlatmış olduğumuz bu kütüphaneler ile ilgili konuşmaları başka konuklarımızla devam ettireceğiz. Tekrar çok teşekkür ediyor, Allah’tan sıhhat ve afiyet diliyoruz.
Bize en güzel dua. http://www.bisav.org.tr/

 

Seyahatnamelerde Diyarbekir

 

M.Şefik Korkusuz

Diyarbakır’da, Türkler, Ermeniler, Jacobitler, Suriyeliler, Kaldeenler, Yunanlılar ve Kürtler yaşıyor. Orada Türkçe, Arapça, Kürtçe, Ermenice ve Kaldeence konuşuluyor. İtalyanca konuşan on veya on iki kişi bulunuyor; Fransızca’yı ise Saint-François’da iki rahip biliyor. Şu anki nüfusunun elli binden fazla olduğunu düşünmüyorum.

VOYAGE
DE
CONSTANTİNOPLE
A BASSORA,
En 1781,
PAR LE TİGRE ET L’EUPHRATE,
ET RETOUR
A CONSTANTİNOPLE,
En 1782
Par Le Désert et Aleandrie;
Par l’académicien  SESTİNİ.
Traduit de l’İtalien.

A PARİS,

chez Depuis, libraire, cour de l’Orangerie, aux Tuileries,
et au Jardin de l’Orangerie, vis a vis la rue Florentin.

 

Dağlar geride kalmıştı ve iki ayrı yön takip ediyordu. Şehrin çevresi yedi bin metre ediyor ve şekli de sandalı andırıyordu; Dicle nehri Diyarbakır’ın aşağısında yakın bir yerden geçmekteydi.

Kale, şehrin surlarına eklenmişti; volkan oluşumundan kaynaklanan büyük bir uçurumun üzerinde bulunuyordu.

Diyarbakır yani Bekir’in memleketi ismi, İranlılara göre orayı fetheden bir Arab’ın adından gelmektedir. Bu eyalet, Dicle’nin iki yamacına yayılmaktadır. Eski başkenti Mejafarikin’di: Bu bölge beş yönetime ve on sekiz beyliğe ayrılmıştır, her beyliğe bir bey veya Kürt prensi hükmediyor; bu prensler ne hükümdarlarının kendilerine unvan vermesine ne de beyin kendilerini tahta çıkarıp indirmesine izin veriyorlardı.

Eskiden bu şehre Amid kalesi dendiği söyleniyor; rivayetlere göre bu ismin kökeninde onu inşa eden bir prensesin adı bulunmaktadır. İşte bu memleketin geleneği böyle: Ama sanırım Diyarbakır onun antik adıdır; İncil’de de geçiyor; Pline, Dicle’nin alt kısmı Carcathiocerta ve üst kısmı da Tigranocerta adını taşıdığını söyler.

Diyarbakır’da, Türkler, Ermeniler, Jacobitler, Suriyeliler, Kaldeenler, Yunanlılar ve Kürtler yaşıyor. Orada Türkçe, Arapça, Kürtçe, Ermenice ve Kaldeence konuşuluyor. İtalyanca konuşan on veya on iki kişi bulunuyor; Fransızca’yı ise Saint-François’da iki rahip biliyor. Şu anki nüfusunun elli binden fazla olduğunu düşünmüyorum. Bana söylenenlere göre nüfus 1756 yılında dört yüz bin kişiydi. Fakat 1757 yılında çekirgeler her şeyi kırıp geçmiş ve bu olaydan sonra büyük bir kıtlık baş göstermişti; bunun üzerine de büyük bir salgın bölge halkının dörtte birini alıp götürmüştü.

Burada  Türklerin birkaç tane camileri var. Özellikle Ulu Cami seyyahların dikkatini çekmektedir. Bu camide mermerden duvarların çevrelediği güzel bir avlu bulunmaktadır. Yapının bir kısmı bitmemişti; ama yine de çok güzel bir binaydı. Sanırım Halifelerden kalma bir eserdi. Katolikler ise buranın daha önce Aziz Meryem’e ait bir kilise olduğunu iddia ediyorlar.

Saint-Jean kilisesi, camiye dönüştürülmüştür; büyük bir avlusu var; sahnı ve revak iyi muhafaza edilmiş. Birkaç han, hamam ve pazar var; su bol ve yazın buz eksik olmuyor. Kuyumcuların dükkanları hoş ve çok sayıda.

Ermeniler ve Jacobitler birkaç kiliseye sahipler; Jacobitlerin bir de piskoposları var. Yunanlılar, Katolik dinine tabiler, ama sayılar az. Arapça konuşuyorlar, birazcık da Yunanca biliyorlar.
Propagande’ın misyonerleri, Françesko tarikatından bir papaza ve bir rahibe sahipler; ikisi de Fransız’dı. Tavernier döneminde misyonerlerin konaklayacakları tek yer handı. Artık günümüzde kendilerine ait bir evde kalıyorlar ve evlerinin yanında da küçük bir kilise bulunuyor.

İki havarimiz, Türklere uyum sağlayamamışlar, Türkler de onlardan haz etmiyorlar. Çıkarmak istemedikleri kirli mantoları, başka kokulara alışık olan ev sahiplerinin hoşuna gitmiyor. Misyonerleri küçümseyerek belsem gibi kokmadıklarını söylüyorlar.

Katolik inancı üzerinde olan Kaldeenler, Patrik tarzında bir kiliseye ve Joseph adında bir patrike sahipler. Onunla İstanbul’da 1779 yılında tanışmıştım. Önyargısız ve zeki bir insandır: Uzun zaman Roma’da Propagande’da kalmıştı. Latince ve İtalyanca’nın dışında birkaç Doğu dilini biliyor. Roma’da birkaç Kaldeence kitabı tashih etmiştir. Büyük bir bilgelik ve çeviklikle davranıyor; bütün görevlerini yerine getiriyor. Ama diğerleri gibi inzivada ve alçalmaya benzer bir bağlılık içinde yaşamak zorunda. Katolikler yaklaşık üç bin kişiler.

Her yerde dilenci olan ve bununla beraber hiçbir eksikleri olmayan Françesko tarikatına mensup olanlar, Tanrı yoluna çok sayıda insan kazandıklarına dair beni ikna etmek istediler. Patrikle hem fikir değiller. Fakat Hıristiyan dini onların kinlerinden çok zarar görmüştür. Hekimlik yapıyor görünerek birçok çocuğu vaftiz ettiklerini ve ailelerden habersiz olarak ölüm döşeğindekileri kutsayarak onlara semanın yollarını açtıklarını söylediler. Buna karşı değilim, herkesin gökte kendine ait yerini bulmasını istiyorum. Diyarbakır’da iki Propagandist daha ikamet etmektedir. Biri monsenyör Simon-Pierre, Merdine’de Kaldeenlerin piskoposu ve diğeri de Roma’da eğitim görmüş olan ve Latince’yle birlikte İtalyanca bilen monsenyör Giorgio Gallo’dur. Giorgio Gallo, rahip kalmaktansa tüccar olmanın daha avantajlı olduğunu düşünmüş. Giorgio Gallo, ticaretten çok iyi anlayan bir insan ve eminim onunla mektuplaşmak çok faydalı olacaktır.

Georges-Michel, Katolik bir Ermenidir; ilerlemiş yaşta ve çok iyi İtalyanca konuşan birisidir. Uzun zaman Florence’da kalmış. Benim için ana dilimde konuşmak son derece hoş bir şeydi. Fransızca burada evrensel dil olma özelliğini yitirmiştir. Hemen hemen kimse bu dili bilmiyor ve biraz önce bahsettiğim hekim Simon için bu büyük bir ızdıraptır.
Bu şehir, hepsi tahtadan inşa edilmiş olan diğer Türk şehirlerine hiç benzemiyor. Burada sadece taş ve tuğla kullanılmaktadır. Bütün evler kare şeklindedir ve hepsi de birbirinden ayrı bulunmaktadır. Şehrin yolları dardır; küçük sokaklardan ve çıkmazlardan oluşan labirente benzeyen bu şehirde kolaylıkla kaybolabiliriz.

Evlerin kapıları küçük, çok alçak ve kare şeklindedir. Ayaklanma dönemlerinde atların ve halkın içeri girmesini engellemek için kapılara bu şekil verilmiştir. Bu ilk kapıdan sonra ve evin içine girene kadar bir iki kapı daha bulunmaktadır. Bu önlemler, ayaklanmış ayaktakımının küfürlerinden sakınmak için zorunludur. Önde gelenlerin ve zenginlerin evleri güzel ve kullanışlıdır, içeride fıskiyeler, havuzlar ve bahçeler bulunmaktadır; evlerin üzerinde tavan yerine teras bulunmaktadır; bu şehirde oturan insanlar, geceleyin ev içinde kalmayı imkansızlaştıran yaz sıcaklarında orada yatılıyor.

Ermenilerin giyim tarzları, Diyarbakır’ın diğer halklarından biraz farklıdır. Başlarında kırmızı renkten ve etrafında muslinden uzun ve geniş bir kumaşın sarıldığı büyük bir kalpak var. Türk kadınları Anadolu mavisi renginde bir manto içinde dışarı çıkıyorlar; hemen hemen Katan Sicilyalıları gibi baştan aşağı kapalılar. Yüzlerinde ise arada bir açıp kapattıkları uzun şeritli siyah bir peçe bulunmaktadır. Hıristiyanlar sadece beyaz bir manto giyebiliyorlar. Onları diğerlerden ayırt eden bu renktir. Türk kadınları burada diğer bölgelere göre çok daha hürler; sık sık dışarı çıkıyorlar, randevular veriyorlar ve Bachus ve Venüs’ün onurlandırdıkları randevuları kabul ediyorlar.

Diyarbakır’da insanlar iyi karşılanıyor. Ekmek ve et lezzetli ve çok ucuz. Meyveler, bitkiler bol miktarda bulunuyor ve nehirden bol balık avlanılıyor.
Türkler çok şarap ve alkol içiyorlar. Misafir olduğumuz yerlerde dilediğimiz kadar bize bu içkilerden ikram ettiler. Onları buna alıştıranlar Ermeniler mi yoksa Franklar mı? Sanırım her ikisi; görünen o ki Frank kabarelerini tercih ediyorlar. Prens adasındaki ve Kalşi adasındaki Yunan manastırları da en çok içki içilen yer unvanına sahiptir. 

 

 

Seyahatnamelerde Diyarbekir

 

M.Şefik Korkusuz

Bu şehir, Kürdistan dağlarından getirilen kocaman bir mazı ambarıdır. En iyisi Amadie’den gelendir; kantarı atmış iki kuruşa satılmaktadır. İstanbul’a ve Smyrne’e nakil ücreti kırk kuruş, Alep’e ise on iki kuruştur.

Diyarbakır kenti, kervanların buluştukları yerdir; kervanlar, Smyrne’den, Alep’ten, Tokat’tan, Erzurum’dan, Damas’tan, Bağdat’tan, Tauris’den ve İran’dan, İstanbul’dan, Trabzon’dan, Musul’dan, Adana’dan ve Césarée’den geliyorlar buraya. Hepsi de başkentler arasında aktif ya da pasif ticaret yapıyorlar.

Buradaki imalathaneler, beyaz ya da boyalı, çeşitli pamuk kumaşlar üzerinde çalışmaktadır; bu şehirde çok sayıda dokumacı bulunmaktadır. Yunanistan’a, Alep’e ve Karadeniz’e bol miktarda çizgili ipek ve pamuktan kumaşlar ihraç edilmektedir. Argane kalayı ticareti de yapılmaktadır. Kırmızı maroken bütün Batıyı kalite açısından geçmektedir. Buranın suları marokenlere çok güzel bir parlaklık vermektedir.

Bu şehir, Kürdistan dağlarından getirilen kocaman bir mazı ambarıdır. En iyisi Amadie’den gelendir; kantarı atmış iki kuruşa satılmaktadır. İstanbul’a ve Smyrne’e nakil ücreti kırk kuruş, Alep’e ise on iki kuruştur.

Avrupa’nın Smyrne’den elde ettiği mahmude bitkisi, Palu-d’Hasan-Mansur’dan ve Adana’dan gelmektedir. Smyrne’de Yahudiler buna hile kattıkları için tıbbın bu bitkiyle beklediğini elde edememesine şaşırmamak gerekir.

Kökboyası İran’dan gelmektedir; en iyisi Ghiengé’ninki, Cipre’inki daha kalitesizdir; Caramanie’ninkini ise boyaların üçte birine katılmaktadır. Burada en zengin aracılar Ermenilerdir; en iyi ev Sarifetu-Oğlu’nunki, ikisi de Jacobites bankacıdır; Discecekvien ve başka Ermenilerin de ondan az kalır yönü yoktur.

Diyarbakır toprakları çok iyi işleniyor ve buralarda çok iyi buğday, arpa, mercimek, bakla yetişiyor. Pamuk, susam ve keneotu toplanıyor; kömür Jesidi’den geliyor ve Derikli köyü çok iyi yağ sunuyor; biz de yolculuğumuz için bu yağdan bol miktarda satın aldık. Bu şehirde padişahın parasının yanı sıra Venedik sekeni, florin, İmparatorluğun gümüş parası rixdale da kullanılmaktadır.

Geldiğimiz günün ertesi günü, sabahleyin erken vakitte, güçlü hatta paşadan daha saygın bir adam olan voyvodayı ziyaret ettik. Adı Sieh-oğlu’ydu. Bizi çok güzel ama Doğu geleneklerine göre karşılayıp ağırladı.

Sieh-oğlu bey, ileri yaşlarda olmasına rağmen hâlâ yakışıklı, çok zeki ve nazik bir insandı.
Voyvoda, görevde bulunduğu Alep’ten yeni gelen paşayı ziyarete gittiğimizde bize eşlik etmeleri için yanımıza iki yeniçeri katmıştı. Paşanın adı Osman’dı. Alep’i yiyip bitirdiği söylenen arkadaşı Abdul Paşa gibi onun da parayı sevdiği söyleniyor. Osman Paşa çok geniş olan kalede ikamet ediyor. Fakat kale pislik içinde ve bakımsız bir halde bulunuyor. Paşayı ziyaretimizde Katolik hekim ve aracı olan Tabib-Henna adında bir kişi ve M. Salvan’ın kredi mektupları gönderdiği bankacı Sarifetuh bey bize eşlik etti. Françesko tarikatındaki rahip de bizimle birlikteydi.

Paşa bizi uzun bir süre küçük bir odada bekletti. Oysa Ciauslar-Emini ona Vezir’in ve Kaptan Paşanın mektuplarını iletmişti. Yarım saat boyunca rahatsız edici bir sıcaklığın hakim olduğu o odada bekledikten sonra paşanın huzuruna çıkabildik. Alışageldiği gibi atlı müfrezelerin ortasından geçtik, büyük değil de küçük kapıdan içeri alındık. Müzik çalınıyordu, insanlar kapılarda duruyorlardı ve paşa da çok sıcak olan küçük bir odada bulunuyordu.Paşa alışageldik resmiyetle bizi karşıladı ve bizlere banal birkaç soru sordu. Bize gösterilen bu şerefi ödemek için yirmi kuruş yetmedi. Bu açgözlüler, sürekli para isteyerek bizi evimize kadar takip etme terbiyesizliğinde bulundular.

Şehrin çevresinde meyve ağaçlarıyla ve havuzlarla süslenmiş taşra evleri bulunmaktadır. Zengin Türkler, yoğun sıcaklarda burada yazlarını geçirmeye geliyorlar; burada hem gölge hem de serinlik buluyorlar. Hekim bizlere bahçelerinin ürünleriyle bir ziyafet çekmek istedi ve birkaç bankacıyla, Merdine patrikini ve piskoposu davet etti. Hekimimiz çok yaşlı ve uzun zamandır tıpla meşgul olan bir kişiydi; büyük bir ün yapmış ve herkesin saygısını kazanmıştı. Muayene olmak için hastalar evine geliyorlardı; aynı zamanda paşanın da hekimiydi ve onu her gün ziyaret etmek zorundaydı. Bu hekim aynı zamanda ilaç ticareti yapmaktaydı ve bütün şehirde çok sevildiği için çok para kazanmaktaydı. Patrik onun akrabasıydı; onun koruması sayesinde Kaldeenler fazla bu işe kızmıyorlardı.

Hekimden bahsetmişken hastalıklar hakkında da bir iki şey söyleyelim. Diyarbakır, Türk imparatorluğunun diğer kentlerine göre daha az vebaya maruz kalmaktadır; fakat tamamen bu hastalıktan korunmuş sayılmaz da. Her kırk yılda bir bu hastalık tekrar ortaya çıkmaktadır. Burada göz hastalıkları çok yaygındır ve aynı zamanda çok tehlikelidir de. Kanın sürekli toplanması neticesinde kör olunuyor ve bazen de ölünüyor da. Ateşlenmelere ve kronik ağrılara da sık sık rastlanmaktadır.

Yılın hastalığı olarak adlandırılan, oysa Alep hastalığından başka bir şey olmayan, yerleşik bir hastalık Diyarbakır’da çok yaygındır. Bu hastalık, içi irinle dolu çıban şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu hastalık, genç erkeklerin ve kızların özellikle yüzlerinde çıkarak onları çirkinleştiriyor. Genelde bacaklarda ve ellerde çıkan bu çıbanlardan yabancılar da nasiplerini alıyorlar. Bu hastalıktan kurtulmak için bir yıl gerekiyor. Sadece tabiat, insanı kurtarıyor. Bu hastalığın sulardan kaynaklandığı söyleniyor. Bir kez bulaşınca kolay kolay geçmiyor; iyileşirken çıbanın bıraktığı otuz altı yara izi olan insanlar gördüm.

Diyarbakır’da Doğunun eğlenceleriyle karşılaşıyoruz: Müzik, soytarılar, hokkabazlar, kuklacılar; Bankacı, hekim ve patrik, bizi sık sık eğlenmeye götürdüler. İpek toplanmamasına rağmen, beyaz ve kara dut ağaçları çok sayıda; buradaki insanlar bunlardan bol miktarda yiyorlar; sanırım yazın sık sık rastlanılan ateşlenmelerin sebebi de budur. Damas dutu adında özel bir dut türü burada üretilmektedir. Bu dut, irice, siyah renkte ve geç vakitte olgunlaşıyor. Bahçeler dolusu erikler, kaysılar, şeftaliler var.

Diyarbakır’da gördüğüm bitkiler, çeşitli şekillerde pişirilen semizotu; elde edilen suyundan dondurma yapılan ve sokaklarda satılan meyankökü; meyvesi salatalara konulan sumak; çiçeklerinin kokusundan dolayı Hindistan Portekizlerinin Cennet otu adını verdikleri bir çeşit vahşi zeytin türü olan dikenli Elaeagnus; Doğulular bu kısa boylu ağacı çok seviyorlar; meyvesi unumsu oluyor; göğüs hastalıkları için kaynatılıp içiliyor. Bunların dışında dişbudaklar, beyaz kavaklar, frenküzümü, kırmızı zambak, miskotu, melisa, söğüt ağacı, incir, ekmeğe kattıkları ve hoş bir tat veren çörekotu, kızılkök ve başka ağaçlarla bitkiler bulunmaktadır.

Akşam şehre döndük. Voyvodanın bir katibinde kalıyorduk; bize haremini gezdirmek gibi bir nezakette bulundu; ama hanımlar orada değildiler. Yoğun sıcaklarda, Diyarbakır’da çok büyük beyaz bir akrep türü ortaya çıkıyor; insanı soktuğunda yirmi dört saat acı veriyor ama ölümcül değil. Akrep soktuğu için çığlıklar atan bir genç adam gördüm.

Sulivan bey, rehberimizle sadece Diyarbakır’a kadar anlaşmıştı. Tavernier’nin söylediklerine göre Dicle’den inebileceğini düşünmüştü; fakat bu mevsimde Dicle’de yolculuk etmemiz mümkün değildi. Bu yüzden biz de Musul’a gemiyle yolculuk edemedik. Toprak üzerinden nasıl yol alacağımızı araştırmamız gerekti. Rehberimize İstanbul’dan buraya gelmek için ödediğimiz paranın yarısını vermeye karar verdik.

Bazıları meraktan diğerleri de nezaketten dolayı şehrin halkı bizi görmek için koşup geldi. Birkaç Türk ağası bizi ziyaret etti ve bize hediyeler gönderdi.Buradaki halk biraz hareketliydi; ikiye bölünmüş durumda: Bir yanda paşa ve hükümete bağlı kimseler ve saray ahalisi bulunmakta; diğer yanda da daha güçlü olan ulemalar. Bazen paşaya karşı çıktıkları ve paşayı geri adım atmaya zorladıkları bile olmuştur.

Diyarbakır’dan ayrılışımız ve Mardin’e varışımız

Mardin yolunun çok tehlikeli olduğunu öğrenmiştik; bir ayaklanma bu şehrin voyvodasını kaçmak zorunda bırakmıştı. İsteğimiz üzerine paşa, bizlere yedi kişilik bir müfreze ve bir şioşadar (Chiochadar) verdi. Güvenliğimiz açısından gerekirse bize ek bir koruma vermesi için Türk ağası Yusuf’a ulaştırılmak üzere mektuplar verdi.

Gün doğarken Diyarbakır’dan ayrıldık. Halk peşimizden koşuyordu; özellikle tahtırevanlarımız ilgilerini çekiyordu. Bunlar genelde kadınlara yöneliktir; bizimle birlikte kadınların olduğunu sanarak Avrupalı kadınlar görmek istiyorlardı. Yanardağ lavlarının kalıntıları üzerine inşa edilmiş olan Yeni-Kapıyı geçtik. Uzun bir yokuşu takip ederek Dicle’ye ulaştık. Dicle nehrinin kıyıları kilden oluşmaktadır. Kıyının yakınlarında birkaç derin ve kare şeklinde çukurlar gördük; dip köşelerinde güvercin dışkısıyla gübrelenen küçük tarlalarda kavunlar ve salatalıklar gördük; burada meyveler çok iri yetişiyorlardı. 

 

Seyahatnamelerde Diyarbekir

 

M.Şefik Korkusuz

Surların koyu rengi,şehrin çok zamandır taşıdığı hüzün elbisesi olarak çarpıcı olaylara dalalet ediyor. Surlar o derece sağlam yapılar ki,yıllar yılı süregelen akınlara rağmen hala ayaktadırlar. Talihsilikler ve hezimetler Karaamid tarihinin ana çizgileridir.

Haliç'ten Fırat'ın Kaynaklarına...

ASYA’DAKİ TÜRKİYE VE ENEDOLU YOLLARI ÜZERİNE SEYAHAT MEKTUPLARI, GÜNLÜK YAPRAKLARI
DR. Edmund Naumann
Topograf,jeolog
 Leipzig
Derlag von Roldenbourg
Basım: M. Suttler Literatür Enstitüsü
Konrad Fischer-Münih
1893

KARAAMİD

Surların koyu rengi,şehrin çok zamandır taşıdığı hüzün elbisesi olarak çarpıcı olaylara dalalet ediyor.Surlar  o derece sağlam yapılar ki,yıllar yılı süregelen akınlara rağmen hala ayaktadırlar. Talihsilikler  ve  hezimetler Karaamid tarihinin ana çizgileridir.

Persler,Romalılar,Bizanslılar,Araplar,Bunidenler,Rumlar, Kürtler,Türkmenler ,Moğollar yeniden Persler ve son olarak Osmanlılar bölgede kanlı savaşlarla hakimiyet aramış kavimlerdir. Roma yapıları,kuvvetli kuşatmalara direniyordu.Yalnız bu sefer 359 yılında krallar kralı II. Sapor şehre yönelmişti.Korkunç bir kuşatma olmuştu.Romalılar, Sasanilerin dövdüğü surlarda yılmadan savunma halindeydiler.Fillerin kullanıldığı saldırı kısmında ise ateş topları ile püskürtme harekatına devam ediyorlardı.Tarih yazıcısı Marcellinus, bizzat şahit olarak kanlı savaşları ve salgın hastalıkları anlatmıştır.Karadan saldırıya geçen kuşatmacılar surları delip şehre girmeye çalışırken, şehri savunanlar genelde sur üstünden savunmaya geçerlerdi. Sonunda Roma direnişi kırıldı.Altıncı yüzyılın sonlarında bu sefer sağlam Sasani savunmasındaki şehre Rumlar yöneldi.Gene klasik şekilde yerden saldırı,sur üstünden savunma tertibi gerçekleşiyordu.Kuşatmanın sessiz bir gecesinde,şaraptan ve uykudan lal haldeki Sasaniler,Rum fırtınasıyla uyandırıldılar.Rumlar şafakla şehre girdiler ve Amid tekrar Bizans hakimiyetine girmiş oldu.Yedinci üzyıl ortalarında Araplar,Mezopotamyayı ele geçirdiler.Amidde onların seferlerinden nasibini aldı.Araplarca şehre Diyarbakır ismi takıldı.

Mana olarak Bekir’in şehri demektir.Sasani kralı Renda’nın sülalesinden Amrilkais ismindeki duygulu şairi burada anmak istiyorum.Gençliğinde kadına,kadehe ve oyuna tutkun bu kişibabasının öldürülmesiyle kan davasının ve savaşın içine düşmüş.Elemli olaylarla yaşam yorgunu olmuş bu içli şairin yazdıkları bin yıldan fazla bir zamanı katederek günümüze ulaşmış.Amrilkais’in amacı intikam peşinde koşmak değildi.Fakat diyarbakırdaki yönetimi elinde tutanlar sebebiyle diyar diyar gezip,kendine bir sığınak bulmak zorundaydı.En son İstanbul’a Bizans kralından himaye ve yardım almaya gitmişti.Dönüş yolunda Ankarada, memleketinden uzakta son nefesini verdi.15. yüzyılın başında Timur’un vahşi ordusunun saldırısına uğrayana değin Diyarbakır birsürü dramlara sahne olmuştu.Timur’un tarih katibi Şerif Edin,Amid’I savunanların esas kuvvetinin,surların yüksek oluşunda ve nerdeyse iki atlının yan yana durubileceği genişlikte oluşunda yatıyor, diyordu.Surun üstüne ikinci bir taş kalıbı konulup,üzerlerine teraslar inşa edilmiş.Böylelikle iki katlı bu taştan tank,soğukta, yağmurda, kavurucu sıcakta koruma görevini iğfa edip, ilk katta konuçlanan garnizona savunmaya devam imkanı veriyormuş.Yüksek kuleler aracılığıylada,surların genel koruması yapılıyormuş. Timur’un ordusu,surları aşma ve delme denemelerinden bıkarak kuşatmayı kaldırmış.Moğol saldırsından sonra şehre Türkmenler yönelmişler,Şehri ele geçirmişler,yüzyıl sonrada Persler onların hakimiyetine son vermişler.Yalnız,Perslerin zafer sevinci çok kısa sürmüş.Sultan Selim 1515’de doğu seferine çıkarak Fırat ve Dicle dolaylarındaki şehirlere yönelmiş. Türkler,Kürtlerin büyük yardımıyla Persleri alt etmişler.O zamanlar durum böyleymiş. Oysaki şimdilerde Türklerden en çok haz etmeyenler Kürtlerdir.Kürt kökenli ve Osmanlıların ilk tarih yazıcısı, Molla İdris Erzincan illerinin yanında,Kürdistan fethinin tarihini yazmıştır.25 aşiret sultana bağlılıklarını ilan etmiştir.Amid ahalisi de yeni yönetime tabii olmaya razı olmuştu. Persler,yenilip çıktıkları şehri,bir yıl boyunca muassaraya almışlardı.Şehri savunanlar ellibin kadar kayıp vermişlerdi.Şehre yönelen Muhammed Paşa,Persleri şehri kuşattıkları yerlerden sürerek şehri tam manasıyla Türk yönetimine soktu.Sultan 1.Selimden günümüze şehir Türklerin yönetimindedir.

Şehir koyu gri yapılarla kaplıdır.Gerçekten incelenmesi gereken bir ihtimam hem surların yapısında hem de han ve şahsi evlerin mimarisinde göze çarpıyor.Taşların hazırlanması kadar birleştirme işleminde de büyük emek harcanmış.

Diyarbakır Dağ Kapısı,Yeni Kapı,Mardin Kapısı ve Rum Kapısı olmak üzere dört kapıya sahiptir.Dağ Kapısı şehrin Ergani tarafından girişidir.Dağ kapısından Yeni Kapıya giden yolda Büyük Kale bulunur.Kalenin yakınında eski saray,hükümet binası,jandarma merkezi ve su deposu bulunuyor.Yeni yapıların olduğu yerden kuzeye doğru duvar kalıntılarının olduğu kale tepesine baktım ve orada bir şeyleri farkettim.Sorduğumda bana onların dehlizler olduğu söylendi.Tabii ki bu dehlizlerin içleri büyük oranda suyla doluydu.Gidip orayı görmeyi teklif ettim.Jandarmalar teklifimi kabul etti.İki dehlizin kesiştiği bir noktadan köprüye atlarken suya yuvarlandım.Sırılsıklam olmuştum fakat bu halde yola devam etmek zorundaydım.Eski sarayın yanından akan Dicle’nin derinliklerinde lav kalıntıları vardır.Bu sıcak,akıntılardan oluşmuş çakılsı nehir yatağı, bütün şehri sırtında taşıyor.Yer yer bu kalıntılar dik kayalıklar oluşturuyor. Yeni kapı yakınlarındaki bu kayalıklara akan bir şelale daha sonra yoluna geniş kum tabanlı yoluna devam ediyor.Maalesef şimdilerde,sur kalıntıları taş ihtiyacını karşılamak için kırılıyor. İnsanlar var güçleriyle yeni yapılırı için mazeme ararken,surlara zarar veriyorlar. Türkiye’nin diğer yerlerindeki gibi kitabeler ve değerli antik kalıntılar pek korunmuyor. Bu bahis üzerine söylenenleri Cuinet naklediyor.Meğerse yapılar yükseklikleri asebiyle hava akımını engelliyormuş.Şayet meseleleri hava düzenini iyileştirmek ise o halde sadece surları değil bütün evleri yıksalar ya. Doğu ‘ya açılan Yeni Kapı’nın yanında acınaca haldeki fakir viraneleri bulunuyor.Ayrıca,Yeni Kapı’nın eskimiş duvarları da dökülmektedir. Büyük ve haşmetli kemerler yarı yıkık haldedir.

Bin yıllık eserler, bakımsızlıktan muzdaripler, yalnızca kapılara iyi bakılmış.Kapıdan dışarı  bakınca bitmez tükenmez bir düzlük görünüyor. Genişçe bir cadde nehir boyunca uzanıyor.İnsanlar,trabzandan uçsuz bucaksız doğayı seyrediyorlar. Biz de tektüze ama bir o kadar göz alıcı çevreden etkileniyoruz. Aşağıda Dicle,geniş yatağında parıltılı bir biçimde kıvrım kıvrım akıyor. Nehir kıyısında,samandan barınaklar ve çadırlar vardır.Korunakların üstleri ve nehir tarafına doğru açıktır. Bunlar azları şehrin sıcağından kaçanlara kullanılıyor.Karşı da nehir kıyısında bir köy görünüyor.Daha ilerde solda açık kahverengi dağlar var,Daha arkada ise Ergani ‘nin ikiz zirvelerini seçebiliyoruz. Diyarbakırda,Dicle dışında bir nehre rastlayamıyoruz. Oysa ki Rekus çalışmalarında bar tane köprü olduğunu söylüyor.Tekrar kapıya doğru yönelip,harabelerle dolu su kemerine giden yolda ilerliyoruz. Sonra,Saray Camiine giden yola giriyoruz.Sağda sık yeşillikler arasında yapının duvarını,yapının yan kısmındc derinden gelen gür kaynak suyunu görüyoruz.Burda da gördüğümüz gibi bütün Diyarbakır da su bolluğu var.Bu sular altı kanalla şehre taşınıyor. Günlük sevk 5 milyon okka,bir başka deyişle 6.400.000 litre dolayındadır. 25 bin nüfus bu çok iyi bir rakam. (cuinet) Giriş kısmında suyun küçük musluklardan havuzcuklara aktığı sara camii sonradan çıkma dört köşeli minarelere sahiptir.

Şehri Dağ kapısından, güneydeki Mardin kapısına boydan boya kateden ana caddenin sol kolunda haşmetli kervansaraylar bulunuyor.Konumundan ve işlevinden doyayı büyük bir otel nitelemesene hak ediyor.İçerisi tabi ki şu zamanda metruk ve kirli bir halde bulunuyor.Avlu da bir tahtaravan bulunuyor.Bunlar çöl seyahatlerinde biri önden .biri arkadan iki büyük baş hayvanın taşıdığı, kutu şeklinde seyahat araçlarıdır. Tahterevanla seyahat oldukça pahalıya geliyor.Çünkü iki hayvanın yanına, iki tanede yorulduklarında yerlerine geçecek lazım geliyor.Kutu oldukça ağır ve iki kişiyi içine alcak büyüklükte oluyor. Tahterevan yolculuğu hayvanların adımlarındaki uyumsuzluk ve engebeler sebebiyle oldukça yorucudur. Kervansarayın yakınında sağ kolda muhteşem mimarisiyle tarihi ve büyük bir yapı olan,harkülade bir mimari abide olarak tarihten bugüne gelen bir ulucami bulunuyor. Ulucami,Sasani döneminden kalma bir aray avlusunun sol kanadına inşa edilmiş.Alanın etrafında,korentiyen sütunlu kemerler bulunuyor.Batı kanadı şimdilerde nalburhane olarak kullanılıyor. Aldığı sütun üstüne sivri damı olan büyük bir çeşme de görülmektedir.Bu eski saray avlusunun ilerisinde korkunç vahşi görünüşlü,gövdelerini yalnız kahverengi bir bez parçasıyla örtmüş dilenciler bulunuyor.Caminin ana kapısının altında taş zemine uzanmış , acınacak halde bir hasta yatıyor.Bir derviş hastayı sıvazlıyor.Bir başka sakallı fakir de cami avlusundaki sınıflandırılmaları zor insan profillerinden biri olarak etrafta dolaşıyor.Yanık göğsü çıplak vaziyette, başında ise küçük kara lekeler var.kösele parçalarından yapşlmış omuzlarından aşağıya sarkan bir giysisi var.Göğsünde ise scrı metelden yapılmış bir yıldız parıldamaktadır.Burada çok sayıda derviş var.Bunlar enteresan şahsiyetlerdir.Handa iken,bunlardan biriyle tanışma fırsatım olmuştu.Başındaki Kürt usulü başlığının üstünde mavi yeşil türbanı beyaz bir urbası, turuncu renkli bir cübbesi ve elinde de demir bkr asası varıdı.Dervişin güzel yüzühalep sivilcesi denen hastalık yüzünden yara izleriyle deforme olmuş.

           Halep sivilcesi,kendine has ve enteresen bir deri hastalığıdır.Bu hastalığı yalnız Diyarbakırda değil adıyla müsemma Halep de de görmüştüm.Rigler’e göre hastalığının esas mgmleketi Sudandır.Ordan Ororteslr yoluyla yayılarak ta Halep,Urfa,Diyarbekir,Maraş,Musul, Bağdat’a kadar gelmiş.O zaman hastalık, peki ala yol üzerindeki yerlergde, mesela bir Kahire Süveyş, bir kıbrıs adası, uğramış olmalı. Halep Sivilcesi,yüzde, nadirende kol ve bacaklarda oluşan büyük bir çıban şeklinde ortaya çıkıyor.Hastalığın yayılımı bir yıl kadar sürüyor.Sonra yüzü deforme eden sivilceler oluşuyor.Nerdeyse bütün Diyarbekirlilerin yüzündg bu sivilcelerden var desek abartmış olmayız.İstisnasız her yaş gurubundan, her cinsiyetten  belli bir zaman hastalığın epidemik etki alanında yaşayan yabancılardan insanlar bu hasalıktan muzdariptir.Hastalık ömürde bir kez başa gelir.6-12 aylık mesafedeki yerlere kadar uzanabiliyor.Ayrıca Henselder sakal apsesi adı verilen derdin bu hastalık olabileceğini söylüyor.Hastalığın mikrobunu yayılabir bir özelliği olduğu açıkça ortadadır.İlacın tesir etmeyeceği fakat yaranın kazımanın işe yarayacağı söyleniyor.

           Şimdi şehrin yabancıları şaşırtan görüntülerini açıklaması için dervişimize dönüyoruz. Derviş bana yalnız bir hanımı fakat bir sürü çocuğu olduğunu söyledi.Bilgelik mesleğiyle ve dini kimliği ile ilgili mevzusu,giysilerinin görüntüsü ve şakaya meyilli hali nedeniyle çok da kesinlik arz eder görünmüyor.Halep sivilcesine karşı bir ilacı olup olmadığını sordum.Çünkü burada bu hastalığı kapmaktan korkuyordum.Şayet bana10 altın verirsen sen bu beladan uzak olacaksın dedi. Para keseme bakarak 10 altın verdim ve gerçekten de o gün bugün o hastalık yanıma yaklaşmadı. Harikulade arkadaşım demirden bir kutu ve deriden bir çuha taşıyordu. Çuhada bir yılan vardı ve derviş beni şaşirtığını bilerek yılanla oynuyordu. Kutuda ise 4 akrep vardı.Bana akrep sokmasından koruyan bir maddeye sahip olduğunu söyledi.Bu maddenin ne olduğunu sorduğumda, ekipmanlarının arasından eski bir çay kutusunu aldı ve içine doldurduğu şekerlerden bir tane uzattı.Dervişe, şimdiye kadar beni zaten akrep soktuğu için bu şekere ihtiyacımın olmadığını söylemiştim.O zaman yılan sokmasına karşı bir şey yapmayı önerdi.Elimi eline aldı,oturmamı söyledi ve sağ elini alnıma koyarak sihirli formülünü mırıldandı.Tanrıya şükürler olsun ki o gün bugün beni hiç yılan sokmadı.

  Dipnotlar

1- St. Martin ve Ainswort Diyarbekir’i tarihi üne sahip Tigranocerta sandılar.Sachau’un araştırmalarıyla,bu tartışmalı mevzuu çözüme kavuştu.Tigranocerta Mardin’in güneybatısında bulunan Telermen tepesinin eteğindeydi.(Sachau,Ticranocerta’nın konumu üzerine)
2- Friedrich Rückert,Amrilkais;Şair ve Kral.Onun hayatı şiirlerinden anlaşılyordu.(Arapça’dan Stuttgart ve Tübingen 1843)
3- 9. Kısım   S.418 Diyarbekir,Point sur le Tigre.Dessin de Slom Capiteine Barry’nin bir fotografisinden yola çıkarak (M. Chantre’nin misyonu).Şayet okuyucu bu bölümü başındaki illustrasyonla Reclus’takini karşılaştırma zahmetine katlanırsa,her iki görüntünün de aynı noktalardan alındığına şahit olur.Yalnız Reclus’unkinde surlar ve mezarlık arasından akan nehirin kaynağı çizerin fantazisine göre  belirlenmiş.Reklus’un köprü olarak çizdiği de aslında eski bir su kanalıdır.Tarihi köprünün yeri Diyarbekir’in bir kaç km. Güneyidir.
4- Petermann’ın havadisleri 1890 saife 101,yeni zananın arefesinde Buhara

DİYARBAKIR TÜRKMEN ALEVİLERİNDE İRŞAT VE KUŞANMA -2
13.2.2008


Düvaz-deh imam bittikten sonra Rehber kuzu canı getirir ve dedeye: “Yâ eyyühellezîne amenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ” diyerek teslim eder.

Dede kuzu canın kuşağından tutarak teslim alır. Sonra dede kuzu cana eteğinden tutturur ve ona rehberin yapmış olduğu irşadın aynısını yapar. Dedenin irşadını kabul eden kuzu can dedeye niyazda bulunur ve dedenin önünde edep erkân olarak oturur. Dede, kuzu cana eteğini tutturur ve ona: “Bu kimin eteği” diye üç kez sorar. Kuzu can da: “Pir eteği” der. Bunun üzerine dede kuşağı kuzu canın boğazından alır ve çok fazla sıkı ve düşecek kadar da gevşek olmamak üzere beline bağlar ve kuşağa üç düğüm atar. Her bir düğüm el, bel ve dil anlamına gelen irşat bağını atmış olur ve dede bunu da: “Elini, dilini, belini bağladım” diye yüksek sesle söyler.

Ardından dede, kuzu cana irşat bağının ne anlama geldiğini anlatır. Kuzu can da kendisine yapılan irşadı anladığını gösteren cümleyle karşılık verir ve: “Elim eteğinde ikrarım sende” der. Dede de: “İkrarına bent olasın” der. Bunun üzerine kuzu can dedeye bent olur, yani beline sarılır ve: “Hak hu”, der. 

Dede de düvaz-deh imam gülbenkini okur. Dede, kuzu canın başından başlar ve sırtına doğru dört kez sıvazlar, yani pervazlar ve ardından:
“Bismillahirrahmanirrahim. Âdem-i Seyfullah, Nuh-i Nebiyyullah, İbrahim Halilullah, Muhammeden ya Resulullah,”der ve daha sonra; baştan selam alır: Tacı devlet, belden selam alır: Kemer-i best Ali, ayaktan selam alır: Halk-i turap”, der ve düvaz-deh imam okur:

“Önümüz kıbleye, kıblemiz Muhammed’den Aliye, Car Muhammed Car Ali Sırrı Hüda, yek Hasan’dan yek Hüseyin’den, Sen bizi kılma cüda, Zeynel, Bakır, Cafer, Kâzım Musa Rıza, Taki, Naki, Hasanü’l-Askeri, Mehdiyi sahip zaman hakkı içün ki ey Hüda, gerçek biz kıldık hata, sen eyle ata, Selveri Ali’den sen kalıpsın yadigâr, La feta illa Ali La seyfe illa Zülfikâr, Her kaza her belalar kandan gelirse gelsin, Sen def eyle, halkı perver yadigâr, Çardayı masumpak, habdayı kemerbest, Düvazde imamda hatm oldu üstadı nefes, Tarikat iman, Erkâna meşayıh, erkansıza na, meşayıh, Nesrümün beşerden kalıpsan, Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali, Tacı Ali, Kem vilayet iken, Ya Allah, Ya Allah, Ya Allah, Selavat iken, Ya Muhammed, Ya Muhammed, Ya Muhammed, Bi nuru vilayet iken, Ya Ali, Ya Ali, Ya Ali, Edrikil Hasan, Edrikil Hüseyin, Hutbetü’l-Beyan, Turabı müşkül hâli hesap”, üç kere: “ya Allah, ya Muhammet, ya Ali” der, kuzu canın sırtını sıvazlar. Pençesini vurur gibi yaparken yani aşağı yukarı elini kaldırıp indirirken: “Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali, medet!” diyerek: “Pençe-i âli âbâ, sikke-i Dede Karkın(6), destur Musa(7)” der. Böylece kuzu can pençelenmiş olur.

Kuzu can kuşak bağlandıktan sonra dedeyi, meydanı niyazlar ve geri çekilir. Geri çekilirken diz üzerinde dededen başlamak üzere seyitlerle ve cemde bulunan herkesle görüşür ve kuşandığını beyan eder.

Pençelenmiş kuzu canlar, büyük sağ, küçük solda olmak üzere rehberin yanına geçerler, yani dedenin huzurunda önünde dururlar. Burada Rehberin kılavuzluğunda Şükürname’yi okurlar:

“Bismillahirrahmanirrahim. Hamd ola ki ben oldum Hacı hüda, Hem çarkı Ali aba, Reyi zulmetten çıkıp, Doğru yola bastım kadem, Hâb-ı gafletten uyanıp, Can gözüm kıldım küşat, On iki imam bendesiyem, ben guruhu naciyem, Yetmiş iki fırkadan beri dahi oldum cuda, mezhebim hak Caferi’dir, Gayrılerden el yudum, Pir üstadım Hünkâr Hacı Bektaş Veli, deyip beli bağladım, üstadım Mustafa, rehberimdir Murteza, pir Cemal, Muhammed Kemal, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Ali Rey ehline salavat!”

Daha sonra rehber: “Hak, hu” der ve dededen hizmeti için hayır duasını almak üzere kuzular arkasında safta dara dururlar. Dede rehbere dua verir, böylece kuşanan kuzu canın da hayır duası okunmuş olur. Dede: “Hayır hizmetleri kabul olsun, marazları müşkülleri hallolsun, ahiretleri mamur olsun, hizmetlerinden şefaat bulsunlar, Hak evlatlarını bağışlasın, hizmetleri on iki imam defterine kayıt olsun, ikrarına bent olsun, başı devletli olsun, sikkeleri on iki imam hak defterine kayıt olsun, guruhu naci katarından kalkalar, kopmayalar, Selmani Pak’ın ruhu şad, batında bekçileri olsun, gerçeklerin demine hu, müminlere ya Ali!”

Böylece irşat olan ve kuşanan kuzu can, rehberi takip ederek dededen başlar, başta seyitler olmak üzere tüm cemaatle görüşür ve öpüşür. Hizmet tamam olduktan sonra dede arayı açar:
“Dar çeken didar görsün,
Erenler safasına ersin”
der ve serbest olurlar.

Kuşak kuzu canın belinde üç gün kalır. Üç gün sonunda kuzu can Cebrail kurbanıyla beraber rehbere gelir. Rehber Cebraili alır, kuzu canın kuşağını açar, Kur’an’daki kısa dualardan birisini okur, “Elin, belin, dilin, bağlı kalsın” der. Kuzu canın getirmiş olduğu Cebrail kurbanından kuzu canın payını da verir. 

Sonuç:
Anadolu’daki Aleviler arasında çok fazla bilinmeyen İrşat ve Kuşanma Ritüeli Diyarbakır ve çevresindeki Türkmen Alevilerinde uygulanmaktadır.

Tören baştan sona dede, rehber eşliğinde ve cem törenin bir parçası olarak sürdürülmektedir. İrşat ve Kuşanma şeklinde isimlendirilmekte, ocak-zade-talip ayrımı yapılmaksızın herkese uygulanmaktadır. İrşat ve Kuşanma uygulanmayanlar, grubun üyesi kabul edilmemekte ve yola girmiş sayılmamaktadır. Kestikleri, kazandıkları helal kabul edilmemekte, nikâhları kıyılmamakta, cenaze namazı kılınmamaktadır.

Özet olarak irşat ve kuşanma olmayan kimseler, Aleviliğin inanç, ibadet ve kurumlarından hiçbirine dahil edilmemektedirler. 

KAYNAKLAR
AKSÜT, Hamza. (2004). “Anadolu Aleviliğinin Oluşum Yerlerinden Biri Olarak Diyarbakır Yöresi” I. Uluslararası Oğuzlardan Osmanlı’ya Diyarbakır Bölgesi Sempozyumu 20-22 Mayıs 2004. Diyarbakır.
BAŞARAN, Fatma. (1969). Diyarbakır Köyleri Vaziyet Alışların (Attitudes) Değişmesiyle İlgili Psiko-Sosyal Bir Araştırma. Yayınlanmamış Doçentlik Tezi. Ankara: A.Ü. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Psikoloji ve Pedagoji Kürsüsü.
ELMACI, Nuran. (1976). Diyarbakır Kentinin Üç Farklı Köysel Grubunda Doğumla İlgili Değer ve Tutumlar. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Diyarbakır: Diyarbakır Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Kürsüsü Sosyal Antropoloji.
ELMACI, Nuran. (2002). “Doğum Gelenekleri: Bakacak Köyünün Dünü ve Bugünü” Folklor Edebiyat Alevilik Özel Sayısı II, 30: 329-346.
GENÇLER, Ahmet. (1974). Diyarbakır ve Çevresinde Sosyalleştirilmiş Sağlık Hizmetlerini Etkileyen Toplumsal ve Kültürel Faktörler. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Diyarbakır: T.C. Diyarbakır Ü. Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Kürsüsü.
GENÇLER, Ahmet. (1978). “Diyarbakır İlinde Farklı Köy Toplumlarının Etnografik İncelenmesi” Antropoloji, 8: 77-91.
KONYAR, Basri. (1936). Diyarbekir Yıllığı, Cilt 3, Ankara: Ulus Basımevi.
TAŞ, Kenan Ziya. (2004). “Hasan Padişah (Uzun Hasan) Kanunları Üzerine Değerlendirmeler” I. Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır Bölgesi Sempozyumu 20-22 Mayıs 2004. Diyarbakır.
TAŞĞIN, Ahmet. (2003). Diyarbakır ve Çevresindeki Türkmen Alevilerinde Dini Hayat. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara: A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü.
TAŞĞIN, Ahmet. (2004). “Yeni Ocağın Piri Kim? Diyarbakır Türkmen-Alevilerinde Alevi Kurumlarının İşlevi”. Alevilik. Haz. İsmail Engin / Havva Engin, İstanbul: Kitapyayınevi Yayınları.

 

Öyle müşkül hâldeyim ki çaresiz
Şah Hüseyin sen derdime derman ol
Dermansız derdime merhem sendedir
Şah Hüseyin sen derdime derman ol

Pir aşkıyla yanar benim yüreğim
Göster cemalini bir gün göreyim
Kul eyle kapında kurban olayım
Şah Hüseyin sen derdime derman ol

Yezit Ehl-i Beyte nasıl kıydınız
Biat verip sözünüzden caydınız
Şimir’in sözüne nasıl uydunuz
Şah Hüseyin sen derdime derman ol

Ehl-i Beytin ebet solmaz gülüsün
Erenlerin Evliyanın yolusun
Muhammed Ali’nin gerçek erisin
Şah Hüseyin sen derdime derman ol

DOKUYUCU Pir aşkıyla yanarım
Adını zikreder her dem anarım
Yaralı gönlüme derman umarım
Şah Hüseyin sen derdime derman ol...

                        Nesimi ŞAHİNDOKUYUCU

 


*          Doç. Dr., Dicle Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Din Sosyolojisi Anabilim Dalı.
1          Diyarbakır ile Bismil ilçe merkezinde yerleşik olan nüfus dahil edilmemiştir; çünkü şehrin çeşitli yerlerinde dağınık oturmaktadırlar. Bu bakımdan da aileleri tek tek tespit etmek mümkün görünmemektedir. Buna karşın Alevilerin ifadelerine göre takriben beş yüz ailenin şehir merkezlerinde oturduğu tahmin edilmektedir.
2          Bu köyde Güzel Şah Ocağı’nın kurucusu Güzel Şah’ın türbesi bulunmaktadır.
3          Bu köy ile ilgili anlatılan bir hikâye dikkat çekicidir. Hüseynik köyünden bir Alevi Kadıköy’e ceme gelir ve o geldikten sonra çocuğu rahatsızlanır. Eşi Kadıköy’e gelir ve ona şöyle seslenir:
            Bu demde bu demde                              
            Sen ne oturuyorsun bu demde                  
            Beşikte balan ölmüş                                   
            Sen ne oturuyorsun bu demde.
            Bunun üzerine beyi de ona şu şekilde cevap verir:
            Bu demden bu demden
            Ben ayrılmam bu demden
            Beşikte balam da ölse
            Ben gene ayrılmam bu demden.
            Bu cevap üzerine eşi de ona katılarak ceme devam etmiş. Cem bittikten sonra köylerine dönmüşler. Bir de ne görsünler; çocuk beşikte boncuk boncuk ter içinde, nefes nefese kalmış. Böylece inançlarının karşılığını almışlar. Kaynak kişi: Sultan Karkın, 1927 Kadıköy-Diyarbakır doğumlu.
4          Bu makalenin kaynak kişileri Naki ve Musa Karkın dedelere müteşekkirim: Naki Karkın, 1953 Kadıköy-Diyarbakır doğumlu; Musa Karkın, 1968 Kadıköy-Diyarbakır doğumlu.
5          Kızlara evlilik töreninde bağlanan kuşak da, kocaya bağlılık anlamına gelmektedir.
6          Burada İrşat ve Kuşanma yapan dede ocağı ve ona bağlı talip Dede Karkın Ocağı’ndan olduğu için onun ismi geçmektedir.
7          İrşat ve Kuşanma’yı yapan Dede Karkın Ocağı’ndan Musa Dede olduğu için onun ismi geçmektedir.

 

(Dr.Mustafa Erim)

 

Tarihi mekanların kültüre alt yapı oluşturması ne güzel bir olay
Hasanpaşa hanı

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kültür’ün temelinde kitap okuma vardır.Merkez kütüphanelere gezici kütüphaneler de katkıda bulunmaktadır
 

 

DENGBEJLER ANTOLOJİDE

28.10.2008
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan ve AB tarafından desteklenen, "Dengbej ve Dengbejlik geleneği" projesi kapsamında hazırlanan Antolojiye ünlü sanatçı Özcan Deniz'in amcası olan ve Doğu ve Güneydoğu'da çok sevilen Dengbej (Halk ozanı) Şakiro (Şakir Deniz)'de yer aldı. Antolojide, "Dengbejlerin şahı" olarak tanıtılan Şakir Özcan'ın son yıllarında İzmir'e göç ettiği ve orada yoksulluk içerisinde 1996 yılında yaşamını yitirdiği belirtildi.
DİYARBAKIR- Avrupa Birliği tarafından finanse edilen, Türkiye'deki Kültürel Hakların Desteklenmesi, Kültürel Girişimler Destek Hibe programı çerçevesinde Diyarbakır Büyükşehir Beledeyesi tarafından, "Dengbejlik ve Dengbejlik geleneği" adlı proje hazırlandı. Proje kapsamında, "Dengbej Antolojisi" çıkarıldı. Kürt Dengbejlerinin (Halk ozanı) hayatlarının ve yazılı olmayan sözlü eserlerinin yer aldığı Antolojide birde bu geleneğin son temsilcisi olan Şakiro (Şakir Deniz)'in hayatı da yer aldı.
ÖZCAN DENİZ'İN DENGBEJ AMCASI
Türkiye'nin ünlü sanatçı ve oyuncusu Özcan Deniz'in amcası olan Şakir Deniz'in, "Dengbejlerin şahı" olarak tanıtıldığı Antolojide, hayatı ve eserlerinede yer verildi. Antoloji'de Şakir Deniz ile ilgili şu bilgiler yer aldı:
"Halk arasında, Karayazılı Şakiro olarak bilinmkesine rağmen kendisi Ağrı'ya bağlı Navik köyünde doğmuş, kimlikteki adı Şakir Deniz'dir. 1959 yılında Adana'ya göç eder. 1966 yılında Muş'a taşınır. Oradan Erzurum'un Karayazı ilçesine taşınır. Diyarbakır'a gelir, gider ordaki dengbejlerle stran (türkü) söyler. Halk arasında onlarca kaseti vardır. Piyasaya bandrollü olarak çıkarılan bir çok albümüde mevcuttur. Sesi ile dikkat çeken dengbej, halk arasında büyük bir üne sahip ve 'Dengbejlerin şahı' olarak tanınıyor. Yaşamının son yıllarında İzmir'e göç etti ve yoksulluk içerisinde 1996 yılında yaşamını yitirdi."
DENGBEJ VE DENGBEJLİK GELENEĞİ NEDİR?
Dengbej, "Halk ozanı" ve "Hikaye anlatan" anlamına gelir. Kürt sözlü edebiyatının temelidir. Dengbejler, yöre yöre gezerek, efsaneleri, destanları anlatırlar. Hayatlarını dengbejlikle yani hikaye anlatarak kazanırlar. Dengbejler, kavalla veya sazla gezerler, tüm söylemler sözlüdür, yazıya aktarılmamıştır. Dengbejler, gittikleri yerlerin "Türkü" ve "Destanlarını" yeniden derlemiş, repertuarlarını zenginleştirmişler ve geliştirmişlerdir. Dengbejler, geçmişin kültürünü geleceğe taşıyordu, bu yüzden örf ve adetin devamını sağlamak gibi bir fonksiyonları vardı. Televizyonun yaygınlaşması, dengbejliğin son buluşu bir olmuştur. Televizyon, o sözlü geleneği bitirmiştir. Son meşhur Dengbej Şakiro'dur. Ondan sonra o geleneği pek sürdüren olmamıştır

Dsöz

Kürt edebiyatı

Geçen hafta, topu topu üç kelime olmasına rağmen yine de yanlış yazılan gazete manşetlerinden anladık ki yanı başımızdaki dilden ve onun alfabesinden bihaberiz. O manşetlere bakıldığında sanki Kürtçe alfabe son birkaç yıl içinde derme çatma, tepeden inme ve suni bir şekilde yaratılmıştı. Oysa hiç de öyle değildi. Kadim bir dilden ve onun yaklaşık seksen yıl öncesine dayanan Latin harfleriyle yazılmış bir alfabesinden söz ediyorduk... 
Yeni başlayanlar için Kürtçenin nasıl bir dil olduğundan söz etmek gerekir. Kürtçe, hem Ortadoğu’da hem de Yakın Asya’da, Arapça, Farsça ve Türkçeden sonra en çok konuşulan dildir. Kürtçe, Hint-Avrupa dil grubuna girer. Yani Türkçe gibi Ural-Altay dil grubuna dahil değildir. Bu yüzdendir ki Türkçeyle akrabalığı yoktur ama Farsçayla vardır. Kürtçenin sözlü kültürünün çok zengin olması onu sözü edilen Hint-Avrupa dil grubunun karakteristik yapısını hep korumasını sağlamıştır. Kürtçenin kendine özgü zengin kelime dağarcığı, fonolojisi, morfolojisi ve dilbilgisi kuralları vardır. Latin harfli Kürt alfabesi fonetik bir alfabedir. Onu oluşturan harflerin her biri, bazı istisnalar dışında, yalnızca bir sese karşılık gelirler ve başka hiçbir şekilde başka bir sesi karşılamazlar. Kürtçe alfabenin otuz bir harfi de söylendikleri gibi yazılır ve okunur. Kürtçe; Kurmancî, Sorani, Dumili (Zazaki) ve Gorani lehçelerinden oluşur. Kurmanci, Türkiye, Suriye ve Kafkasya’nın Kürt bölgeleriyle birlikte Irak ve İran’ın kuzey bölgelerinde de konuşulur. Sorani lehçesi, daha çok Irak Kürdistan federe bölgesinde ve İran’da konuşulur.  Dumili (Zazaki) daha çok Dersim ve Siverek bölgelerinde konuşulur. Geriye kalan Gorani lehçesi ise İran’ın Kermanşah yöresinde Ehli Hak’larca konuşulur. Bu lehçe gittikçe ortadan kalkmaktadır. 
Bu kısa girişten sonra Kürt edebiyatının geçmişine baktığımızda öncelikle karşımıza Arap harfleriyle kendini oluşturmuş klasik Kürt edebiyatı çıkar. Tereddütsüz söylenebilir ki klasik Kürt edebiyatı medreselerde doğmuş, çok uzun yıllar boyunca bir ilim okulunu andıran bu medreselerde çok güçlü şairler yetişmiştir. Birçok kaynak Kürtçenin yazılı bir dil olarak İslamiyet öncesi belgelere ulaşılamadığını söyler. Bu yüzden Kürtçe 15. yüzyılda edebi hayata girmeye başladığında Arapça ve son derece parlak bir edebi dil olan Farsça bütün Müslüman ülkelerde entelektüel hayata egemendirler. İlk dönem Kürt şiiri için çok önemli birkaç isimden söz edilecek olursa, Elî Herîrî, Melayê Cizîrî, Melayê Bateyî, Mele Perîşan, Feqiyê Teyran sayılabilir. Medreselerde yetişen bu çok önemli şahsiyetler, Arapça ve Farsça eğitim görmelerine rağmen Kürtçe şiirler ve divanlar yazmışlardır. Hatta denilebilir ki Ehmedê Xanî’den önce Kürt dilinin yazınsal değerinin farkına varan ve bunu milliyetçilik derecesinde savunan kişi Melayê Cizîrî’dir. Radikal Kitap’ta daha önce Melayê Cizîrî üzerine yazdığım için burada ona geniş yer vermeyeceğim ama Kürtçeyi ne kadar önemsediğine dair bir dizeyi Türkçeye çevirmekle yetineceğim. “Eğer dizelerden parlayan inciler istiyorsan, Mele’nin şiirlerine bak; sana Şiraz’ınki ne gerek.” Güçlü tasavvuf bilgilerine sahip olan bu şairler Kürtçenin canlı bir entelektüel dile dönüşmesi için çabalamışlardır. Bu klasik dönemde Melayê Cizîrî’den sonraki en önemli çıkışı Ehmedê Xanî yapmıştır. Xanî yaşadığı dönemde Kürt beyleri Kürtçeye sahip çıkmadığı için onları eleştirmiş ve ömrünü Kürtçe eserlere adamıştır. Onun çok önemli eseri Mem û Zîn yüzyıllardır değerinden zerre kadar eksiltmemiş, aksine gittikçe anlaşılmayı ve okunmayı daha da çok bekler hale gelmiştir. Xanî, Memê Alan ismini taşıyan kadim bir Kürt destanını eserine uyarlamış, çeşitli değişikliklerle bir başyapıt koymuştur ortaya. Bu eserinde Kürtleri ve Kürtçeyi över, Kürtlerin de kendi ülkelerine sahip olması gerektiğini sık sık vurgular. Birçok kaynak Ehmedê Xanî’yi ilk Kürt milliyetçisi olarak değerlendirir. Xanî, Mem û Zîn dışında da üretimini sürdürmüştür. Nûbihar, daha çok bir sözlük niteliğindedir ve çocuklara yöneliktir.
Kürtçe, yasaklı dil... 
Klasik Kürt edebiyatı Bedirhan beyliğinin yıkılmasıyla birlikte ciddi bir suskunluk yaşamıştır. Diğer yandan klasik Kürt edebiyatı ister düzyazı isterse şiirde olsun Türkiye’de Latin alfabesi kullanılmaya başlandığı zaman da ciddi bir kırılmaya uğramıştır. Çünkü Latin harflerine geçen Türkiye Cumhuriyeti kısa bir süre sonra Kürtçeyi yasaklayacak, bu dille konuşanlara para cezası verecekti. Ama buna rağmen  medreselerde yetişen birçok Mele ve Feqi gizli saklı da olsa Kürtçeyle şiirler ve düzyazılar yazmıştır. Fakat işte tam da bu dönemlerden sonra yani Bedirhan beyliği yıkılıp, Beyliğin başındakiler sürgüne gönderildiğinde, özellikle Celadet ve Kamuran Bedirhan kardeşler Kürt dili ve edebiyatı için çok önemli işler yaptılar. İlk Kürtçe gazetesi olan Kürdistan, Mîqtad Mîthat Bedirxan tarafından 1898 yılında Kahire’de basılmaya başlandı. Bu gazetenin çıkışı aslında sürgündeki ilk Kürtçe metinler olarak da değerlendirilebilir. Ancak ondan önce 1840’lı yıllarda Mela Mehmûdê Beyazîdî, Mem û Zîn’in izinden bir öykü yazarak, bugünkü manada yazılı ilk öyküyü yazmıştır. Daha sonrasında ise 1913 yılında Fuadê Temo’nun, Çîrok (öykü) adlı öyküsü ortaya çıkmıştır. Diğer yandan sözü edilen bu iki yazarın başka öykülerine rastlanmamış, devamlılığı söz konusu olmamıştır. 
Celadet Ali Bedirhan’a dönersek, bu önemli Kürt entelektüeli daha 1919’lu yıllarda Kürtçe için alfabe araştırmasına girişmiş ve çeşitli çalışmalar yapmıştır. Ancak Bedirhan rüyasını ancak 1930’lu yılların başında Hawar dergisini çıkarmaya başladığında gerçekleştirir. Çok ciddi ve paha biçilemez uğraşılar sonunda Kürtçeyi en iyi ve eksiksiz yansıtan alfabeyi kullanmaya başlamış, dergideki yazıları bu alfabeyle yazmış ve bu alfabeyle ürünler vermiştir. 
Başlangıçta hem Arap hem de Latin alfabesini kullanan Bedirhan zamanla sadece Latin alfabesini kullanmış ve bugünkü Kürtçe alfabeyi kurmuştur. 
1932 ve 1943 yılları arasında çıkan Hawar dergisi Kürt edebiyatı için çok önemli bir ekolü de ortaya çıkarmıştır. Bu derginin sayfalarında dengbêj hikayelerinden tutun da, şiirlere, öykülere, düşünce yazılarına, adaptasyonlara, atasözleri ve deyimlere kadar geniş yelpazede yazılar yayınlandı. Ayrıca klasik Kürt edebiyatının ürünleri de Latin alfabesine çevrildi ve okuyucuya sunuldu. birçok önemli yazar bu dergi sayesinde ortaya çıktı. Birkaç isim saymak gerekirse, Celadet ve Kamuran Bedirhan, Osman Sebrî, Nûredîn Zaza, Qedrî Can, Cigerxwîn sayılabilir. Bu dergide yaklaşık 70 öykü yayımlanmış ve bugüne kalan birçok yazar ve şair ortaya çıkmıştı.
Kürt dilini diriltmek
Öte yandan Sovyet Kürtleri de daha 1929’da Latin alfabesiyle ürünler vermeye başlamıştı. Nitekim ilk Kürtçe romanı yazan Erebê Şemo, Şivanê Kurd adlı romanını bu alfabeyle yazmıştır. Diğer yandan yine Sovyet Kürtleri tarafından yayımlanan Riya Teze (Yeni Yol) gazetesi de Latin alfabesiyle yayımlanıyordu. Ancak 1941 yılında Ermenistan’da Kiril alfabesinin zorunlu kılınmasıyla birlikte, burada yaşayan Kürt yazarlar da Kiril alfabesiyle ürün vermek zorunda kaldılar. 
1942 ve 1945 yılları arasında Ronahi dergisi yayımlandı. Bu dergide de elliyi aşkın öyküyle birlikte adaptasyonlar, düşünce yazıları ve atasözleri yayınlandı. Yine Kamuran Bedirhan tarafından Roja Nû (1943-1946) dergisi de daha çok öyküye yer verdi ve bu derginin sayfalarında otuzu aşkın öykü yayımlandı. 
Hawar ekolünün çok zor şartlarda Kürt dilini diriltmeye çalıştıklarını söylemeliyim. Bir yandan sürgünlüğün acısı, diğer yandan yoksulluk bu genç ve idealist insanların belini bükemedi. Her koşulda geleceğe kalacak bütünüyle grameri disipline edilmiş bir dil, bir alfabe ve güçlü bir edebiyat bıraktılar arkalarında. Bugün bile kolaylıkla anlaşılacak bir dille yazdılar. (Not: Bu ekolün önemli yazarlarını Kürdili sayfasında önümüzdeki zamanlarda da değerlendirmeye devam edeceğim.) 
İlk Kürtçe romanın Erebê Şemo’nun Şivanê Kurd romanı olduğunu söylemiştim. Bu roman daha çok biyografik özellikler taşısa da edebi estetik romanın temel taşı yapmıştır. Erebê Şemo, Stalin döneminde sürgün edilmiş ve tren rayları döşemesi için cezalandırılmıştır. Bu roman da o dönemlerde yazılmıştır. Diğer yandan yazarın başka romanlarından da söz edilebilir. Önemli bir Kürt direniş destanı olan Dımdım destanını romana uyarlamış ve yine aynı isimle yayınlamıştır. Diğer romanları ise Jiyana Bextewar, Hopo ve Berbang’dır. 
Erebê Şemo’dan sonra aynı zamanda bir savaşçı da olan ve Irak dağlarında rejime karşı ayaklanan İbrahim Ehmed’in Jana Gel romanı gelir. Bu roman 1952 yılında yazılmasına rağmen 1972 yılında yayımlanabilmiştir. Diğer yandan Rehîmê Qazî’nin Pêşmerge adlı romanı önce 1959 yılında Erivan’da daha sonra da Bağdat’ta yayımlandı. 
Sürgünde serpilen Kürt edebiyatı Hawar ekolünün dağılmasından ve temsilcilerinin vefatından sonra ciddi bir suskunluğa girdi. Türkiye’deki Kürtçe üzerine baskılar, dilin yaşam alanlarından çıkarılmaya çalışılması, Kürt diye bir şeyin olmadığının söylenmesi ve Güneş Dil Teorisi’nin hayatın her alanında uygulanmaya çalışılması Kürt edebiyatının 1950’li ve 60’lı yıllarda Musa Anter, Canip Yıldırım ve Edip Karahan’ın çıkardığı Şark Postası, İleri Yurt ve Dicle-Fırat Türkiye’deki Kürtlere bir nefes şansı olsa da burada daha çok mecburi nedenlerden dolayı Türkçe kullanıldı. Hatta tam da bu dönemlerde Musa Anter’in Kımıl yazısına Kürtçe birkaç kelimeyi koyduğu için bütün basın Musa Anter’in üstüne varmış, onu linç girişimleri almış yürümüştü (bakınız olayın 1990’lardaki yansıması için Ahmet Kaya ve Magazin Gazetecileri Derneği)
1980... Sürgünler...
Ancak 1979 yılında Tîrêj dergisinin çıkmasıyla uzun yıllar sonra Kürtçe ürünler yasaklı da olsa verilmeye başlandı. Bu dönemde Rojen Barnas mizahi öyküler yazdı ve M.E.Bozarslan Meyro adını taşıyan bir öykü kitabı yayınladı. Barnas sonraki yıllarda şiire yöneldi ve Kürtçe şiirde ciddi açılımlar yaptı. Bozarslan ise bu kitabında daha çok köy yaşamından ve gerçekçilik öğesinden yararlandı. 
1980 darbesinden sonra Kürt yazarlar için yeniden sürgün yolu görünmüştü. Bu aşamadan sonra özellikle 1990’lı yıllarla birlikte İsveç’te çok ciddi bir entelektüel çaba ortaya çıktı. Fırat Ceweri’nin editörlüğünde Nûdem dergisinin yayın hayatına başlaması ve birçok yazarın onun Hawar’ın yeniden dirilişi olarak görmesi, usta ve yeni yola çıkanların aynı sayfalarda buluşması bu dergiyi bir cazibe merkezi haline getirdi. Mehmed Uzun’un bazı romanlarının tefrika halinde burada yayınlanması, Fırat Ceweri, Hesenê Metê, Rojen Barnas, Mustafa Aydoğan, Süleyman Demir, Mehemed Dehsiwar, Fawaz Hûsen, Emin Narozi gibi yazarlar Kürt edebiyatı için çok önemli eserler verdiler. Mahmud Baksi de bu dönemde yazdığı romanlar ve kullandığı mizahi dille dikkatleri üzerine çekti.
Türkiye’de dil yasaklı olmasına rağmen tam da bu dönemlerde iki derginin yayın hayatına başlaması da önemlidir. Rewşen ve Nûbihar dergisi. Rewşen dergisi Mezopotamya Kültür Merkezi’nin bünyesinde yayın hayatına başladı. Bu dergi sayesinde Türkiye’de sayısı azımsanmayacak birçok genç yazar yetişti. Bu dergi daha sonra Jiyana Rewşen ismiyle bir süre daha yayın hayatına devam etti. Diğer yandan Nûbihar dergisi de daha çok klasik Kürt edebiyatını okuyucuyla buluşturdu, birçok yazarın yetişmesine ön ayak oldu ve hala da yayın hayatını sürdürmektedir. 
Son yıllarda Kürtçenin birçok alanda serbestleşmesiyle birlikte daha önce sürgünde yaşayan ya da Türkiye dışında yayımlanan birçok eser Türkiye’de yayımlanmaya başlandı. Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz yazarlar dışında büyük bir kısmı Türkiye’de yaşayan Helîm Yûsiv, Jan Dost, Selahattin Bulut, Lal Laleş, Yaqup Tilermenî, Kawa Nemir, Şener Özmen, Arjen Arî, Ronî War, Hesen Huseyin Deniz, Berken Bereh ve daha birçok yazar ve şairin ürünleri Türkiye’de okuyucusuyla buluştu. 
Kısaca özetlemek gerekirse Kürt dili ve edebiyatı, 1400’lü yıllardan itibaren canlı bir şekilde yaşamış, ancak Bedirhanilerin yıkılmasıyla birlikte sekteye uğramış, daha sonra Kürt entelektüellerine sürgün 
yolu açılmış, çok önemli eserler sürgün yollarında yazılmış ve şimdi ise yurduna geri dönmüştür. Bu yazıda daha çok Türkiye’deki Kürtler ve Kurmancî lehçesi üzerinde durduğum için Soranice ve Dumili (Zazaki) edebiyatından ve Kürtlerin yaşadığı diğer coğrafya parçalarındaki edebiyattan söz edemedim. Buralarda da söz edilmesi ve üzerinde durulması muhakkak gereken bir edebiyat var. Ama bu da başka bir yazı konusudur. 

Kürtçe alfabe
Kürtçe alfabe otuz bir harften oluşmaktadır. Bu harfler a, b, c, ç, d, , e, ê, f, g, h, i, î, j, k, l, m, n, o, p, q, r, s, ş, t, u, û, v, w, x, y, z olarak sıralanabilir

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=916113&Date=09.01.2009

Kültür projeleri

 

 

 

 

SEN CENNET BAĞISIN
Zeynep Doğulu
Ben Diyarbakır’lıyam,
Biraz garip, biraz yoksul.
Yoksul dediysem paradan değil ha!
Görmüşüm adam gibi adamları,
Göğsü kale gibi duranları,
Şefkati sevgisi dağla yarışanları
Şimdi bulamayınca onları,
Bundandır yoksulluğum.
Olmuyor ne rütbe ve ne de para ile adamlık.
En zengini bile, sefilliğine
Bulamadı çare.
Buna da nasip derler,
Kurumuş kalem bezmi ezelde,
Ne çare !
Ne çare dedik ya, bundandır
Edepsizlere suskunluğumuz.
Eğilip bükülmekten değil,
Kurumuş kalemin rezillerine,
Acıyarak bakmak belki de.

Ey Diyarbekir’im!
Asaletin künyene gaypta yazıldı,
Cennet bağı diye Adem ile Havva’ya sundu.
Dicle ile Fırat’ı sana şahit kıldı
Sur’ların arşın nişangahıdır sanki.
Bu yüzdendir sana aşklar,
Bu yüzdendir özleminle akan yaşlar.
Peygamper müjdesine mazhar,
Enbiyalar diyarıdır sanki.

Halid-bin Velid canını,oğlu Süleyman’ı
Koynuna bıraktı,
Gönüller sel gibi türbeye aktı.
Aşkınla yananlar sende ölmek ister,
Haşirde toprağın sahabe diyarıdır sanki.
Şimdi senden uzakta! özlemin var,
Ölünce bağrında yatasım var.
Vefadır toprağın, sevgidir şiarın
Gülşenin de bülbüller, cennet’ten öter sanki.

Hızır ile İlyas’ın kalesi,
Hak ile muhabbetin dergahıdır.
İrfanını sen de bulur gönüller,
Her bir yiğidin, irşat ehlidir sanki.
Karadır taşların, geniştir bağrın,
Okusun yada okumasın Rabia’dır hatunların.
Didarını sende buldu gönüller
Bunca meziyet, Peygamber hilkatidir sanki.

Nışanın anlındadır, sırların koynunda
Hazineler sende saklı, can bulacak günü bekler
Anlatmakla bitmezsin, muhabbet gülşenisin,
Evlerin saray, burçların halay,
Kabe’nin örtüsü gibi,
Gecenin büyüsü gibi,
Taşların kudretin siyahıdır sanki.

 

       EV  HALİ

Temmuz da doğmuşum,
Sıcağında Diyarbakır’ın.
Diyarbakır’lı zaten sıcak olur,
Temmuz’un sıcağıyla
İki kere sıcacık olmuşum.
Yani hep öyle derler de ondan diyorum.
İşte doğduğum bu evde,
Eyvan da güller vardı, avluda havuz.
Anam tulumbayı çektiği gibi,
Bütün avlu, bal dök yala.
Havuza attım mı kavunla karpuzları,
Doyamazsın görüntüsüne onların artık.
Ancığım mil gibi tertemizdi,
Her bir işi öyleydi.
Vahap ağa hamamına gitti mi,
Canımızı çıkartırdı keselemekten.
İnler ağlardım, ne olur anne yeter artık.
Sanki asırlık temizlik yapardı,
Kücücük canımıza.
Ama eve gittim mi o yorgunlukla,
Döşerdi kavurma, pastırma,
Bir de sobanın sıcağın da
Paşa keyfi olurdu valla.
Babam pek bi severdi çocuklarını,
Anama da aşıktı.
Hiç usanmadan, her gün sorardı evden çıkmadan,
Tek tek her birimize, “ne isti canınız.”
Söyleyince onları, babe dayanırdı kapıya,
Bebe, evimizin alış veriş memuruydu.
Her şeyin en iyisini almak zorundaydı,
Yoksa anam başının etini yerdi valla.
Dedim ya pek bi titizdi.
Evimizin kileri bile oda gibi süslü ve tertemizdi.
Bu yüzdendi hamamcı fako bile,
Kimseye vermezdi yerimizi,
O beyazları görünce içim açılıyor derdi.

 

Babamın sesi çok güzeldi,
Diyarbakır türkülerini anama bakıp söylerdi.
Tatil sabahları, babamın şiirleri yada,
Türküleriyle uyanırdık.
Evde yığınla taş plakları vardı babamın,
Çok severdi Türk musikisini ve türküleri.
Ondan bana da geçti ki,
Da ha dört yaşımda kendi kendine
Plakları çalıp dinlerdim.
Komşu amcalar, ayrı bir güzeldi,
Yaz akşamları, bir araya geldiklerinde,
Alimler topluluğu sanırsın onları,
Bende küçüğüm ya, babamın dizine,
Başımı bırakır, acayip bir zevkle dinlerdim onları.
Babamı hiç ağlarken görmezdim iki şey hariç,
Biri, babam doğar doğmaz kaybettiği
Annesinden bahsederken!
Hiç görmedim anne şefkati derdi.
Diğeri de Allah ve Peygamber dendiğinde,
Hıçıkırıklara boğulur tutamazdı kendini.
Ahhh babam çok özledim seni...
Bana  hem bebom hem de anam demeni,
Hani hep yolumu gözlerdin ya,
Ne zaman geleceksin, seni çok özledim demeni.
Gelsem de yoksun artık, neyleyim ki!
Rabbimin Rahmeti üzerine olsun inşallah
Haşr-i kıyamete kadar.
Canım babam…çok özledim seni…

Tabi bir de,bal gibi komşularımız vardı,
Hangisini saysam ki, unutursam birini,
Çok ayıp olur affetmem kendimi.
Hep birden anlatayım iyisimi.
Evlerin hemen tamamı eyvanlı ve avluluydu,
İçinde beyler, efendiler yaşardı,
Biri zorda olsa, hepsi birden koşardı.
Bir de hanımların toplantıları vardı,
Nasıl anlatsam bilmem ki !
Sazlı sözlü olanı bizden bir öncekilermiş,
Bize kalanlarsa az değil hani.
Harika lezzetli yemekler yapılır.
Yiyince sevoş, bal mı var elinde bu ne lezzettir diyip,
başlardı çay keyfi.
İnce tebessümlerle, yudumlarken çayları,
Başlardı hanımların tatlı sohbetleri.
Sohbet dediysem, öylesine değil!
Her biri edipti sanki, birinin derdi varsa,
Ustaca, alim gibi sarılırdı yaraya sabır ilacı.
Sonra da, onu hiçbir dille tarif edemeyeceğim,
Ustalıkla anlatılan esprili hadiseler hikayeler.
Ve divan şiirleri, kasideler
Öyle tatlı dokundurmalar yapılırdı ki,
Kimse gücenmez sadece gülerlerdi,
Bundandı herhalde uzun ömürler.
Ve tabi ki hic eksik olmayan,
Mevlütler hatimler, dini hadiseler.
Ne güzeldi o günler.

Nenemin repertuvarı hayli genişti,
Her geldiğinde,
Hepimizi toplayıp dizinin dibine,
Başlardı masallar hikayeler.
Allah’ım! doyamazdık tadına!
Bu yüzden, dört gözle beklerdik nenemizi.
En kısa hikayesi bir saat sürerdi.
Hem dertli hem de çok muzipti nenem,
Siyah tülbentten fare yapar,
Bibilerin önüne atardı.
Onların da ödü kopar, gerçek sanır,
Divanın üstüne fırlarlardı.
Kız Ayşe yapma böyle!
Vallah kalbime indireceksin derdi.
Nenem de gülmekten yerlere serilirdi.
Ne tatlıydın nenem benim.

İstanbul’un yerlilerinden bir grup,
Hanımefendi gelir memlekete.
Diyarbakır’lı bırakır mı onları öyle,
Her evde ayrı ziyafet, başköşeye oturturlar.
Otururlar amma bizim edip ve zarif hanımlara
Hayran kalırlar,
Kültürü şehri ve insanlarından mesrur,
Büyük bir memnuniyetle giderler İstanbul’a
Artık Diyarbakır’lı dostları vardır orada da.
Onları görünce, ahhh  ahhh,
“Meftune’nin üstüne, karpuz yiyen hanımlardan olsaydık,”
Derlermiş özlemle.
Öyle ya, bizim meftune’nin hararetini,
Yine karpuzları kesermiş, devalı ilaç gibi.
Sonra biz büyüdük küçüldü her şey ,
Ne varsa fazilete dair,
Rezillerin elinde matrak keyfi,
Alaya aldıkları, aslında benlikleri.
Çünkü bilememiş kendini,
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır.”
Bildikçe okudukça, çığırından çıkmış her şey,
Oysa en iyi bilen onlar,
Çünkü her şeyle alay ediyorlar.
Öyle ya, ne kadar matrak yapılırsa,
O kadar edipsin bu zaman da.
Ne diyim, suç zamanda mı?
Yoksa ana baba da.
Sonumuz hayır olur inşallah!...

 

 

GÜL YÜZÜNE

Yeter öylece bir tebessüm,
Kan-revan, bütün vuruşlara.
Şiarıdır puştluk, korkağın ve namerdin .
Gül yüzüne yüzüne,
Acı haline
Kızma alacaklıdır senden!
Yürü üstüne üstüne
Bakma dik durduğuna!
Hesabı vardır seninle,
Kendini görmüştür sende
Çünkü kendinle olmayan vardır sende!

O da, “adamlık ve insanlık.”

“Gül ki, öğrensin” 

 

     
 KARA YAĞIZ

Şanına vurgun, bağrına yanık,
Neden gönüller sana aşık…
Bilmem ki, kaç diyara nasip olur,
Böyle yanıp kül olmalar.
Heybetine  kurban loy, Diyarbekir’im.

Bir kalksan ayağı dört nala!
Kara yağız bir atsın sen.
Sakladın suyunu, kaçırdın bereketini,
Kimseler bilmeyince kıymetini.

Yedi düvelin namıdır surların,
Hak’tan bir lütuftur cennet bağın,
Ol-gözü kör oldu, beşerin,
Görmez  oldu bağrında asaletin.

Kimse bilmez üstünde, Peygamber nefesini,
Ulu-camiyle dinlerin sema ettiğini,
Giremezdi ayaklar abdestsiz şehrine,
Maşuktun sen, bütün ilmi beşere.

Yunus nebi, duasıyla mesken tuttu bu şehri.
Peygamber Hadisleri, Seyfullah tuttu bu şehri.
Rabbinden nida ile, Danyal’a nasip oldu Dicle,
Adem ile Havva’yla başlar destanı bu şehrin.

Sultanlar el-sürüp surlarına, yüzlerini yuğdular.
Gözü perdesiz olanlar, şehitlerle namaza durdular.
İçindeki ahali, İbrahim, Peygamber ve Sahabe nesli.
Mesrurdu onlarla Ermeni, Süryani ve Yezidi’n cümlesi.

Bu şehrin dört yanın da, kandiller yanar,
Peygamber, Sahabe, Evliya’dan başka ne var!
Ağlamasın kimse, yanmasın eski günlere,
Bağrından fışkıracak, yarasına merhem, mücevheratı var.

Bin can ile Karaca dağdan kalkan kuşlar,
Süleyman’ı, ön gözlüyü, gazi köşkünü turlar.
Dilekler Dicle ile bulur niyazı,
Bu asil şehir, tarihin, insanlığın ve sevginin payitahtı.

Taşın, suyun, toprağın, ne güzeldir dört bir yanın,
On dört asır önce Halid bin Velid’le, kadem bastı toprağın.
Dört kapının üstünde, fethin sancağı var,
Bu şehrin her yanında, Arş’a yakın yollar var.
Cennetine bağına, cümle gülistanına,
İçindeki ruhuna, gönlümüzle ahdimiz var.

Kara yağız bir atsın sen,
Ey aziz Diyarbekir.

 Hz. Peygamberim, Halit Bin Velide (Seyfullah) yani Allah’ın kılıncı ünvanını vermiştir.

 Diyarbakırlı Ali Emiri’ye İstanbul’da vefa
Fatih Ali Emri efendi kültür merkezi
1857’de Diyarbakır’da doğdu. Ailesinin okumuş bireyleri sayesinde kısa zamanda Arapça ve Farsça öğrendi. Çocukluğundan itibaren kitap okumaya ve toplamaya meraklıydı.

06 Mayıs 2009

 Fatih'te Ali Emri efendi kültür merkezi
FATİH’te yapılan yeni kültür merkezine Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi adı verildi.
Kültür Merkezi geçen cumartesi günü saat 13.30’da Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de katıldığı bir törenle açıldı. O gün bir de sempozyum düzenlenerek, onun kişiliği, kurduğu kütüphane konusunda uzmanlar, öğretim üyeleri tarafından bilgi verildi.
Salonun önündeki fuayede de bir sergi açıldı, o güne mahsus olmak üzere.
Kimdir Ali Emiri Efendi?
1857’de Diyarbakır’da doğdu. Ailesinin okumuş bireyleri sayesinde kısa zamanda Arapça ve Farsça öğrendi. Çocukluğundan itibaren kitap okumaya ve toplamaya meraklıydı.
Eski tarzda şiirler yazdı. Görevle gittiği her yerde okudu ve kitap biriktirdi. Kimisini parası yetmediği için alamadı, kimisini sahibi satmadı, o zaman da onları istinsah etti (kopyasını çıkardı).
30 yıl çalıştıktan sonra 1908 yılında çok sevdiği kitaplarla ilgilenmek için emekli oldu.
Ona tahsis edilen Fatih’te Feyzullah Efendi Medresesi’nde bir kütüphane kurdu. Israrlara rağmen kütüphaneye kendi adını vermeyerek şöyle dedi:
"Ben bu kitapları milletim için topladım ve milletime vakfediyorum. Onun için adı Millet Kütüphanesi olsun."
Onun kültür dünyamıza en önemli katkısı, bir sahafta Kaşgarlı Mahmut’un yüzlerce yıldır kayıp olan kitabı Divan-ü Lügati’t Türk’ü bulmasıdır.
Millet Kütüphanesi’ne 16.000 cilt eser vakfetmiş, 23 Ocak 1924’te de ölmüştür.
Pera Müzesi’nde 2007 yılının ilk yarısında (24 Ocak-1 Temmuz) Ali Emiri Efendi ve Dünyası adlı çok iyi düzenlenmiş bir sergi açılmış, iyi bir katalog hazırlanmıştı.
* * *
ALİ EMİRİ EFENDİ KÜLTÜR MERKEZİ’nde neler var:
En altta otopark, binada bir sergi salonu, 3 adet sinema salonu, 400 kişilik çok amaçlı toplantı salonu, 2 adet küçük toplantı salonu, kütüphane, kadın sağlığı merkezi, internet odası, kafe, teras.
Her semtte bu tür çok amaçlı kültür merkezlerinin bulunması gerektiği kanısındayım. Durmadan büyüyen, nüfusu artan, trafik yoğunluğu yüzünden ulaşımı zorlaşan bir kentte, bu tür mekánlar çoğalmalı. Bunun için de belediyelerin, yerel yönetimlerin bu çalışmaları yapması gerekiyor.
* * *
YAHYA KEMAL BEYATLI’nın Ali Emiri Efendi şiirini okuduğunuzda bir şairin övgüsünün önemini anlatmasına da hayran olursunuz.
www.diyarinsei.org.

 

HAZAN MEVSİMİ

Teli kırık, mızrap vurmaz sazıma.
Hava bulut, güneş doğmaz yazıma.
Mevsim hazan, derman inmez dizime.
Gönül yaşım, yirmi birde takılmış.

Giden ömür, artık geri gelmiyor.
Rengi solmuş hatıralar, kalmıyor.
Ne kadar söylesem, ibret almıyor,
Gönül yaşım, yirmi birde takılmış.

Düşen tohum, ağaç oldu nerdeyse,
Gören gözün mahareti, fer deyse,
Bir asır da olsa ömür, her neyse,
Gönül yaşım, yirmi birde takılmış.

Gençlik, uzak pencereden bakıyor,
Zaman hızlı, el sallayıp akıyor,
Geçen yıllar, derin iz bırakıyor.
Gönül yaşım, yirmi birde takılmış.

Hangi yana baksam, anılarım var.
Mutlu veya  üzgün, yaşandı yıllar.
Şaka değil, kısacık ömür kadar.
Gönül yaşım, yirmi birde takılmış.

Saygılarımla

Mayıs_2009
Ecz. Abdulkadir Nur GÖRDÜK

 

1. HEVSEL ŞİİR AKŞAMLARI''

09.05.2009
DİYARBAKIR - Diyarbakır'da ''1. Hevsel Şiir Akşamları'' etkinliği düzenlenecek.
     Diyarbakır Valiliğince, Sosyal Destek Projesi (SODES) programı kapsamındaki ''Diyarkapı Diyarbakır Kültür Sanat Etkinlikleri'' çerçevesinde ''1. Hevsel Şiir Akşamları'' yapılacak.
     Etkinlik yarın Gazi Köşkü'nde Bedirhan Gökçe'nin katılımıyla gerçekleştirilecek.
Dsöz

DİYARBAKIR DÖRT KAPI"

29.04.2009

Gazeteci- yazar Recep Acay�ın ,"BEN-U SEN GÜLLERİ"nden sonra,"DİYARBAKIR DÖRT KAPI" adlı ikinci kitabı çıktı.
Recep Acay’ın canı kadar sevdiği Diyarbakır’ı, Diyarbakır’da yaşadığı ilginç olayları 'Diyarbakır Dört Kapı' kitabında anlatıyor.
Acay, ne gibi güçlüklerden sonra, İlkokula kaydını yaptırdığını ve sonraki gelişmeleri� Tiyatro çalışmalarıyla geçen yıllarını� Diyarbakır’da açılan ilk özel Tiyatro... Şehir Tiyatrosu Bazalt Oyuncuları adı verilen bu tiyatronun açılmasında kimlerin katkısının olduğunu�
Ankara’da, ortağı olduğu tiyatroda yaşadığı güçlükleri� Yeni Şehir Sinemasında çalıştığı yıllar�
1983 yılında Anavatan Partisinden Belediye Başkanı olan Nurettin Dilek’le Belediye Başkanı olmadan önce  yaptığı özel görüşme�
Dilek’in  Diyarbakır’da gerçekleştirmek istediği proje neydi?...Bu projeyi hayata geçirebildi mi?...Diyarbakır’da yine Dilek döneminde düzenlenen Karpuz Festivallerinde yaşanan renkli günler�Torunu Mina’yla yaşadığı macera, Mardinkapı Güneşspor’da oynarken Urfakapıspor’a attığı golün anlamı�
Bu ve daha birçok anısını Diyarbakır Dört kapı kitabında toplamış.
Acay, Diyarbakır Dört kapı adlı kitabı ile ilgili olarak " Diyarbakırlıları  geçmişe götürecek bir kitap.1950 ve sonrası doğan Diyarbakırlı hemşerilerimizin büyük bir keyifle okuyacakları bin anı kitabı" dedi.

Recep ACAY KİMDİR ?
01 07 1946 yılında Diyarbakır’da doğdu.İlk orta ve liseyi doğdu kentte tamamladı.
Ankara Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun oldu. Sürekli Sarı Basın Kartı sahibidir.
Yaklaşık 15 yıl Diyarbakır’da futbol oynadı. Tiyatroya ortaokul sıralarında başladı. 25’e yakın oyunda rol aldı.
Diyarbakır’da açılan özel tiyatronun kurucuları arasında yer aldı. "Adım Adım Diyarbakır","Diyarbakır’a Hasret" adıyla iki şiir albümü ile "Ben-u Sen Gülleri"adında bir de kitabı var�
  Dsöz

Tanrıseven Şampiyonları tebrik etti
Malatya'da düzenlenen ve Diyarbakır Çınar, Kırıkkale, Van, Elazığ, Hakkari, Kilis ve Bingöl Gençlik Merkezlerinin katıldığı Türk Halk Müziği ve Türk Halkoyunları yarışmasında Çınar Gençlik Merkezi yarıştığı 8 dalın 7 sinde birinci olarak Bölge Şampiyonu oldu.
21 Mayıs 2009

 

Çınar'dan bölge şampiyonu çıktı
Malatya'da düzenlenen ve Diyarbakır Çınar, Kırıkkale, Van, Elazığ, Hakkari, Kilis ve Bingöl Gençlik Merkezlerinin katıldığı Türk Halk Müziği ve Türk Halkoyunları yarışmasında Çınar Gençlik Merkezi yarıştığı 8 dalın 7 sinde birinci olarak Bölge Şampiyonu oldu.
Haziran ayı içerisinde Bodrum ve Antalyada yapılacak olan Türkiye Finallerine katılma hakkı elde eden Gençlik Merkezi sporcularını İlçe Kaymakamı Dr. Hasan Tanrıseven tebrik etti. Çalıştırıcılarına ve sporcularına bu başarıdan dolayı teşekkür eden Kaymakam Tanrıseven, "Gençlik Merkezimiz Türkiye Şampiyonluğu başarısını elde etmiş bir ekip ve çok kısa bir süre önce kurulmasına rağmen her yıl başarılarına bir yenisini eklemeleri bizleri mutlu ediyor emeği geçen herkesi kutluyorum" dedi.
www.diyarinsesi.org
Dicle üniv.'den halkoyunları başarısı
Dicle Üniversitesi Halk Oyunları Ekibi Kocaeli'nde yapılan Üniversiteler arası Halk Oyunları yarışmasında Geleneksel Dalda Türkiye 1'ncisi oldu.
21 Mayıs 2009
DİCLE ÜNİVERSİTESİ HALK OYUNLARI EKİBİ BAŞARIYA DO
Dicle Üniversitesi Halk Oyunları Ekibi Kocaeli'nde yapılan Üniversiteler arası Halk Oyunları yarışmasında Geleneksel Dalda Türkiye 1'ncisi oldu.
On bir Üniversite arasında gerçekleştirilen yarışmada Dicle Üniversitesi Halk Oyunları Ekibi 1. olurken, Kara Harp okulu 2., Sivas Cumhuriyet Üniversitesi 3. oldu. Bir süre önce Kayseri Erciyes Üniversitesi Salonunda 23 üniversitenin katıldığı yarışmada 3 ayrı grupta birinci olan Dicle Üniversitesi Halkoyunları ekibi, kupalarıyla birlikte Rektörlük binası önünde Rektör Prof. Dr. Ayşegül Jale Saraç tarafından karşılanmıştı. Kocaeli'nde elde ettikleri Türkiye birinciliği sonrasında da Vali Hüseyin Avni
Mutlu ve Rektör Prof. Dr. Ayşegül Jale Saraç tarafından karşılanan DÜ. Folklor ekibi, Rektörlük binası önünde bir gösteri sundu. Kazandıkları kupayı Rektör Saraç'a takdim eden ekip verdikleri destekten dolayı Hüseyin Avni Mutlu ve Ayşegül Jale Saraç'a teşekkür ettiler. Ekibi başarılarından dolayı kutlayan Rektör Saraç, "Çok emek verdiler ve emeklerinin karşılığını aldılar. Bu da gösteriyor ki biz çok çalışırsak, sebat edersek, azmedersek varamayacağımız hedef yoktur" dedi.
Vali Hüseyin Avni Mutlu, öğrencilerin akademik eğitimlerindeki başarını sosyal alanda da devam ettirmesinin ayrı bir takdir vesilesi olduğunu söyledi. Bununla beraber Vali Hüseyin Avni Mutlu başarılı olan Halk Oyunları ekibini valilik tarafından ödül olarak Bosna gezisine göndereceklerini müjdeledi.
Üniversitede pek çok kulübün farklı etkinliklerine mümkün olduğu kadar zaman ayırarak takip ettiğini, bir kısmını da farklı gezi etkinlikleriyle desteklemeye çalıştıklarını, belirten Vali Mutlu, Üniversitenin gelişiminin 2008-2009 akademik yılında sadece başarılı ve huzurlu bir eğitim yılı değil, bununla birlikte sosyal yönden de çok verimli, farklı etkinliklere imza atan bir yıl olarak tamamladığını kaydetti. Özellikle bu sene hem Bölge hem de Türkiye birincisi olmalarının ayrı bir anlam taşıdığına
dikkat çeken Antrenör Nihat Mızrak, verdikleri destekten dolayı başta Rektör Prof. Dr. Ayşegül Jale Saraç olmak üzere Vali Hüseyin Avni Mutlu'ya, SKS Daire Başkanı Abdullah Getiren' e ve emeği geçen herkese teşekkür etti.
Son 10 yıl içerisinde 3 Türkiye birinciliği, 3 Türkiye üçüncülüğü ve 6 Bölge birinciliği bulunan Dicle üniversitesi Halk Oyunları Ekibi 12-14 Mayıs tarihleri arasında Kocaeli Üniversitesinde oynadıkları finalde Türkiye 1.liklerine bir ivme daha katarak başarılarını perçinlediler.
www.diyarinsesi.org

 

 

 

Çınar'da halk oyunları kursu açıldı
DİYARBAKIR - En son 1994 yılında Diyarbakır'da açılan yöre oyunları yetiştiriciliği kursu Çınar İlçe Halk Eğitim Merkezi'nde geçtiğimiz ay açıldı.
04 Haziran 2009
ÇINAR'DA YÖRESEL OYUN KURSLARINA BÜYÜK İLGİ
DİYARBAKIR - En son 1994 yılında Diyarbakır'da açılan yöre oyunları yetiştiriciliği kursu Çınar İlçe Halk Eğitim Merkezi'nde geçtiğimiz ay açıldı.

Bölge ve ülkenin değişik yerlerinden 189 kişinin başvurup katıldığı kurslar bir hafta sürdü.
www.diyarinsesi.org

Diyarbakır ulucamii motif(N.satıcı)
Yorum: fotoğrafta görülen hayat ağacıdır.Mehmet Yasar Ozer.