GÜNEYDOĞU PEYGAMBER MEZARLARI


Şanlıurfada Viranşehirde Eyüp nebi
türbesinin yanı sıra merkezde Hz.Eyüp ve hz.İbrahim makamları

 

HARRAN
Şanlıurfa'nın 44 kilometre. Güneydoğusundadır. Her yıl binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilen tarihi Harran Kenti, kendi adıyle anılan Harran Ovası merkezinde kurulmuştur.
 Tevrat'ta Hârân olarak geçen yerin burası olduğu söylenilir. İslam tarihçileri kentin kuruluşunu Nuh Peygamber'in torunlarından Kaynan'a veya İbrahim Peygamber'in kardeşi Aran'a (Haran) bağlarlar. 13.yüzyıl tarihçilerinden İbn Şeddad, Hz. İbrahim'in Filistin'e gitmeden önce bu şehirde oturduğunu yazmaktadır. Bu nedenle Harran'a Hz. İbrahim'in kenti de denildiğini, Harran'da İbrahim Peygamberin evinin, adını taşıyan bir mescidin, onun otururken yaslandığı bir taşın varolduğunu söylemektedir.(Ş.Urfa valiliği)
Kendi adıyla anılan ovanın merkezinde kurulan kentin adından ilk kez MÖ 2000 yılına tarihlenen çivi yazılı tabletlerde "Har-ra-na" ya da "Ha-ra-an" "Ha-ra-na" şeklinde söz edilir. 4000 yıldır değişmeden kullanılan Harran adı Sümerce'de yolculuk ya da kervan anlamına gelir. Anadolu ve Mezopotamya arasında ticaret yollarının kesiştiği bir noktada yer alması Harran'ın önemi arttırmış, hatta bir süre Emevilere başkentlik yapmıştır
Geçmişte içinden geçen Cüllab ve Deysan ırmaklarının hayat verdiği Harran, cennetten bir köşeymiş. Ancak bu ırmaklar ku-ruyunca Harran'ın yazgısı değişmiş, toprak suya hasret kalmışİbrahim Peygamber ve torunu Yakup Peygamber'in Harran'da yaşadığı kabul edilir, hatta "Yakup Kuyusu" olarak bilinen bir sarnıç Yahudi ve Hıristi-yanlar'ca eylül ayının ilk haftasında ziyaret edilir.Ersoy Soydanİnsanlığın ve bilimin beşiği HARRAN.Birgün

Deyrüzzafaran Metropoliti Saliba: Tevrat’ta Harran’ın çok önemli bir yeri var. Kabilelerin ve insanların babası Hz.İbrahim, Hz.İshak, Hz.Yakup vs. Harran’da yaşadı .demektedir.www.deyrulzafaran.org/tr/
Harran, Kuzey Mezopotamya'dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmaktadır. Bu özelliğinden dolayı Harran, Anadolu ile sıkı ticaret ilişkileri bulunan Asur'lu tüccarların da önemli uğrak yerlerinden biri idi. Anadolu'dan, Mezopotamya'ya olan ticaret, binlerce yıl Harran üzerinden yapılmıştır. Bu ise burada, zengin ve köklü bir kültür birikiminin oluşmasına neden olmuştur.
Akad kralları Sargon ve özellikle Naram-Sin, krallığını, Küçük Asya(Anadolu) ve Suriye’ye genişleterek, merkezi Harran olan bir krallığa dönüştürmüştür. Harran’ı merkez edinen Akad kralı, kendisine,“dünya kralı” unvanı vermiştir.
Bir teze göre, Babil ve Asur yazıtlarının, “dünya krallığı” diye referans verdikleri krallık, Harran başkentli bu krallıktır.

Mezopotamya’nın çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda, MÖ.3000’lerden başlayarak İsa’ya kadar tarihlenebilen on binlerce kil tablet bulundu. Böylece Tevrat’ta anlaşılmayan birçok mesele anlaşılmıştır. Bütün bu buluntularda, İbrahim ve ailesinin yaşamlarına ve dinlerine ait birçok kanıt elde edilmiştir. Ve onlarla ilgili şehir adları, gittikleri yerler, kullandıkları eşyalar kısmen saptanmıştır.
İbrahim’in ataları olarak geçen şahıs adlarının, Harran yöresinde ki yer adları olması, bilim dünyasını oldukça şaşırttı. İbrahim’in bir kardeşinin adı olan Harran, şehir olarak bilinmektedir. İslam bilginlerine göre Harran, tufandan sonra kurulan ilk şehirdir. Bazılarına göre Nuh’un torunlarından, Kayman tarafından kurulmuştur.
Bir başka örnek, İbrahim’in dedesi Nahor, karşımıza Til-Nahiri olarak çıkmaktadır. Bunlar, Mari ve Asur metinlerinde( MÖ.1900–1800 ) bilinen yer adlarındandır. Nahor’un yeri bulunamadı, ancak bilim adamları, Harran yöresinde olması gerektiği konusunda görüş bildirmektedirler.
İbrahim’in babası Terah adına uyan, Tilşa, Turah, Torah, Til-Turakki şeklinde değişen yer adları bulunmaktadır. Torah, Keçi tepesi anlamına gelir ve Balih nehrinin üzerindedir.
İbrahim’in büyükbabası Serug ‘un ismi, Harran’ın batısında Sarugi şehridir. Daha eski atası Peleg’e karşı gelen yerin, Habur ırmağının Fırat’a karıştığı yerde bulunan Paliga olduğu kanıtlandı. Bilim adamları, bunların rastlantı olamayacağı görüşündeler ve bu konuda şunu söylüyorlar:
"Ya bu şahıslar, buralarda yaşayan kabilelerin başkanları idi, ya da kabile adları bu şehirlere verildi."
Daha sonra, İsrail oğullarının çocuklarına; "Baban göçebe(veya kaçak) bir Arami idi" deyişi meşhurdur. Onların vatanı, Tekvin 24.10’a göre, ‘Aram arazisi’ idi. Padan-Aram, iki nehir arası anlamına geliyor.
Yapılan incelemelere göre, M.Ö.2000 yılları civarında bu kabile başkanları, Harran civarında bulunmaktaydı. Zira Mari metinlerinde, Abam-Ram(Abram), Yakob-el (Yakub) ve Benyamin gibi İsrail oğullarına ait isimler bulunmaktadır. ys@yaklasansaat.com

 

 

Adıyaman
       Adıyaman’da  Kahta’dan Gerger’e giderken Alidar köyünde  Üzeyir Peygamber makamı vardır.
Su Tepe-Siver mezrası içinde ve ilçe merkezine 20 km mesafede,yol üzerindedri.Kabir üzeri taş ve topraklı duvarüstü ağaçla kaplı,5x5 m.ebedında iki odalı bir türbedir.Bir odası kabir,diğer odası daziyaretçilerin ibadet yeridir.
(Bayram Altan:Türkiyede Dini Ziyaret Yerleri.İstanbul.1996.s:84)
Adıyaman’la Malatya aynı interlandı paylaşmaktadır.Memlük devleti kaynaklarında Malatya için Üzeyir Ülkesi denmektedir.(Gülsüm Sonbulut:Malatya Tarihi.Lisans tezi.D.Ü.İlahiyat Fak.Diyarbakır.2005.s:3)

 İshak Peygamber Türbesi Kapcamii Mah.(Not.Kudüste Halilürrahmanda olduğunu biliyorum)

 Gaziantep
Yuşa Peygamber türbesi(Not:Ürdün ve İstanbulda da olduğu ifade edilir)
 Bilindiği üzere Yuşa peygamber(AS) İsrailoğullarından olup Hz.Musa’nın yeğenidir.İsrailoğullarını göçebelikten kurtarır ve Arz-ı Kenan’a yerleştirir.Gaziantepte Boyacı mahallesinde Boyacı camiinden Kavaflar çarşısına doğru uzanan sokakta Pirsefa denilen mevkide tek katlı bir bina vardır.Bu binada iki oda içinde iki türbe bulunmaktadır.Bunlardan birisi Yuşa peygambere ait olup diğeri Pirsefa hazretlerine aittir(Mehmet Doğan,Şemseddin Can Kaya:Gaziantep.Turizm md.yay.s:74)
Kur'anda geçen TİN ağacaının burada bulunduğu söylenir.Bölgede yapılan kazı neticesinde İsrailoğullarının mezarlarına rastlandığı,söz konusu ağacın da bölgede yetişen fıstık ağacı olduğu ifade edilmektedir.(Bayram Altan:Türkiyede Dini Ziyaret Yerleri.İstanbul.1996.s:263)

 

  Elazığ
Sivrice’de Hz.İbrahimin babası Azer’in türbesi olduğu ifade edilir(Harranda da gömülü olduğu tarihlerde yazılıdır)
  Cizre
Nuh peygamber türbesi varır.
Şırnak’ın güneyindeki Cudi dağı,Nuh Peygamberin gemisinin karaya oturduğu yerdir.
Şırnak’ın güneyindeki dağdan inen Hz.Nuh Peygamber ve oğulları hayata yeniden burada başlamışlardır.Kur’an’ı Kerim’in Hud süresinin 44.ayetinde ve Tevrat’ın eski tefsirlerinde,pek çok gezgin,tarihçi ve tefsircisinin yapıtlarında Nuh’un gemisinin Cudi üzerinde durduğu yazılmaktadır.Nuh Peygamber’in mezarının Cizre’de bulunması,Şırnak’a  bir zamanlar Şehr_i Nuh denmesi,Cizre surlarının da gemi biçiminde olması da buna kanıt olarak gösterilmektedir.Bu dağa en uygun yol Silopi’nin Kösre’li köyünden çıkan yoldur.Dağ zirvesinin altında 500 metrekarelik bir düzlük Sefine(gemi) adıyla anılmakta ve Nuh’un gemisinin burada olduğuna inanılmaktadır.Bu durak yerinin etrafı bir iki metrelik taş duvarla çevrilidir.Çeşitli kaynaklarda,buranın Nuh’un yaptırdığı bir ibadet yeri olduğu ve daha sonra Hristiyanlık’ın yayılmasıyla burada Deyr-El Cudi diye anılan bir kilisenin adı yazılmaktadır.Sefine’den batıya doğru ilerlenildiğinde iki taş örgü sarnıç ve doğal kuyular görülmektedir.Sefine’nin güneydoğusuna gidildiğinde çeşitli kabartmalar,taş heykeller ve Asur kralı Sanherib’e ait bir kitabe mevcuttur.Doruğa yakın noktadaki büyük mağarada bulunan at ve hayvan kabartmaları yerli ve yabancı turistlerin,ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir.Bölgede terör olayları yaşanmadan önce her yıl Haziran ve Temmuz aylarında yerli ve yabancı ziyaretçiler Cudi dağına çıkıp ibadet ederdi.

Nuh peygamber
Cizrede Hz.Nuh türbesi ve camiinin oluşu,Cizre surlarının gemi şeklinde inşası,Nuh özel  kıbleteyn taşının Cizre müzesinde olması,Asur kralı Sanherib’in tufan ile ilgili kabartmalarının Cudi dağı zirvesindeki gemi yeri,Nuh’un evi,camii-manastırır,kurban yeri,sarnıçları,Cudi panayırının hala yer alması olayın burada gerçekleştiğini gösterir.

 

Abdullah Yaşın:Nuh’un gemisi,Cudi,Cizre.Cizre Sempozyumu.Cizre kaymakamlığı1999.s:43

 

Nusaybin’in İslam tarihinde yeri

XII.Yüzyıl gezginlerinden Herevi’nin Nusaybinle ilgili verdiği bilgiye göre:
‘çiğdeağacı ile Hz.Ali Makamı,Rum kapıda Hz.Ali’nin elinin izi bulunan bir mescid,okçular çarşısında esirlerin Şam’a götürülüşü esnasında Hz.Hüseyin’in başının asıldığı yer olduğu söylenen Meşhedu’r_res,Hz.Hüseyinin başının kanından bir damlanın düştüğü yer olan Meşhedü’n-Nukte ve hali hazırda ayakta olan Zeynel Abidin mescidi  örnek olarak verilebilir.Ebu Hureyre mescidi,şehirde ilk  yapılan mescid olan Benu Barka,en eski camidir.Huzayra yakınında peygamberin rüyada görüldüğü Nebi mescidi;Osman b.Affan’ın Kur’anı bulunan Babu’s_Sincar mescidi,Bab’n –Nasıra karşısında,doğu yönünde Cübeyr b.İshak’ın kabri.Hiç şüphesiz bunlar içerisinde günümüze kadar varlığını sürdürmesi açısından bizim için en önemli olanı Zeynel Abidin mescididir.
Adnan Çevik:Ortaçağ İslam coğrafyacılarına göre Nusaybin.Makalelerle Mardin.I İbrahim Özcoşar(ed).İst.2007.s.150
Zeynel Abidin Camisi (Nusaybin)

Mardin Nusaybin ilçesinde bulunan, Hz. Muhammed’in torunu Zeynel Abidin adına yaptırılan Zeynel Abidin Camisi’nin kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. İlçenin en önemli camilerinden biri olan bu yapı, önce mescit olarak yapılmış, daha sonra genişletilmiş ve önüne bir de son cemaat yeri eklenmiştir.

Kesme taştan olan yapı dikdörtgen planlıdır. Önüne eklenen son cemaat yeri yuvarlak kemerli olarak dışarı açılmıştır. İbadet mekânında bezeme unsuru görülmemektedir.

Caminin yanında Hz. Muhammed’in 13.torunlarından Zeynel Abidin’in ve kız kardeşi Zeynep’in türbeleri bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Muhammed’in berberliğini yaptığı söylenen Selma-ı Pak’ın ziyaretgâhı da burada bulunmaktadır.Kenthaber kurulu.
Selmân-i Pâk (Selmân-i Farisi) Makamı
Nusaybinde makamı çeşitli yerlerden gelen çok sayıda insan tarafından ziyaret edilen Selmân-i Pâk'ın, Hz. Muhammed'in (SAV) berberliğini yaptığı söylenir. İsfahanlı Selmân-i Pâk, Mecusi (ateşperest) idi. İran'da iken kiliseye gidip Hıristiyan oldu. Daha sonra Anadolu'ya geçip kiliselerde hizmet etti. Gençlik yıllarının bir bölümünü Nusaybin'de bir kilise papazının yanında geçirdiği söylenmektedir. Daha sonraları Şam'a, oradan da Medine'ye geçti. Rivayete göre bir Yahudi'nin elinde köle durumunda bulunduğu sıralarda Hz. Muhammed (SAV) ile karşılaşır ve Yahudi'den satın alınarak serbest bırakılır, sonradan da peygamberimizin berberliğini yapmaya başlar. Resulullah'ın huzurunda ve sohbetinde kemâle erer; Hz. Ömer zamanında yüksek makamlara getirilir. Berberlerin piri olarak kabul edilen Selmân-i Pâk hakkında şu dizeler yazılmıştır:
Hamd ü minnet Hüda'ya, bize verdi devleti
Hazreti Selmân-i Pâk'tır pirimizin şöhreti
Hem Resul'ün berberidir ol kemâl-i zat-i pak
Gafil olma gel tıraş ol, eyle icra sünneti.
Her sabah besmele ile açılır dükkânımız
Hazreti Selmân-i Pâk'tır pirimiz, üstadımız.
Bu sözler eskiden bazı berber dükkânlarında asılıymış. http://www.yorumla.net/

Müslümanlıktan önce hristiyan olan Selman-ı Farisi önce Şam,sonra Musul ve sonra da Musuldaki piskoposun tavisyesi üzerine Nusaybine gelir ve 5 yıl kalır.Hz.Selman,Nusaybin kilisesinde günlerini ilim öğrenmek ve ibadet etmekle geçirmiştir. Bu gün Nusaybinde Hz.Selman’ın makamı olarak anılan yer,Nusaybin’de bulunduğunda kaldığı yerdir.
Selahattin Sönmezsoy.Selman-ı Farisi ve Nusaybin.Makalelerle Mardin.I İbrahim Özcoşar(ed).İst.2007.s.180

Müslümanların Nusaybin’e ilgisi İslamın ilk yıllarına kadar dayanır.Kur’andaki Cin süresindeki Peygambere gelen cinlerin Nusaybin cinleri olduğu,Nusaybinli bir hristiyan bilginin Selmanı Farisye son peygamberin gelmesiyle ilgili bazı sözler söylediği,ayrıca Kur’anda Bakara-259’da geçen hayvanının ölüp tekrar dirilmesi olayının burada geçtiği,Süleyman(AS)’ın burayı fethettiği belirtilmektedir.
Mehmet Azimli.İslamın ilk fetih yıllarında Nusaybin ve klasik İslam kaynaklarına göre Nusaybin’in fethi.Makalelerle Mardin.I İbrahim Özcoşar(ed).İst.2007.s.157
 Bitliste
1 peygamber yatmaktadır.Ancak Diyarbakır Eğil'de de türbe vardır.Birinin türbe ve birinin makam olması söz konusu olabilir 

Hz.Zülküfl
Konunun İslam tarihlerinde yeri için Ahmet Cemil Akıncı'nın Peygamberler tarihi.1985.c:6 'ya bakacağız Konuyu iyi anlamak için peygamberler arasındaki ilişkiyi iyi kavramalıyız
Eğil'de yatan Elyesa peygamber Zülküfil peygamberin amcasıoğludur.Vefat ederken vazifesini  amcaoğlu Zülküfil'e devretmiştir..Yunus peygamber de Elyesa peygamberin oğludur. (s:148,250,251,263)
Elyesa peygamberin amcaoğlu Zülküfl'in mezarı Kudüs,Şam,Bitlis,Ergani'de olduğunda fikirler vardır.Belki makamlarıyla karıştırılmaktadır.(s:280)
Zülküfil peygamberin çocukları   Danyal,Üzeyir, Mişael,Hananya'dır .  (s:401-403) Hz.Zülküfl Onlara önemli Tevrat levhalarını,Zebur'u ezberletiyor ve açıklamalar yapıyorlardı ve Hz.Zülküfl(AS) emirlerini tamamen yerine getiriyorlardı
    Babil kralı Bahtunnasar Kudüs'e girmiş,Zülküfl peygamberi ele geçirememiş,ancak 4 çocuğunu yanına aldırmıştı,özellikle de Danyal'la daha çok ilgilendirmişti(s:408)
    Hz.Zülküfl Hicaz,Yemen,Mısır topraklarında bir zaman dolaştı.El attığı her insanın gözleri kör,kulakları,sağır,ağzı tutuk,kalbi katıydı.Bu sefer kuzeye çıktı Hazret-i Zülkifl (AS).Şam bölgesinde kaldı,Toros eteklerine ulaştı.Şimdiki Bitliste epeyce oyalandı.Hatta Erganiye kadar ulaştı .Halkın kimisi konuşmadan haz dyuyor,kimi kaş çatıyor,öldürmeye çalışıyordu.(s:416)
    Hz.Zülküfil Tevrat'ı öğreteceği genci ararken  Babil'den gelen bir kervanla karşılaştı.Kervan Bahtunnasar adına yeryüzünün en iyi ve zeytini getirmekle görevliydiler.Hz.Zülküfl'i sofralarına çağırdılar.Sohbet esnasında Bahtunnasar'ın yanında Danyal isimli bir çocuk olduğu Bahtunnasarın bir çok meselesini çözdüğünü,feraha çıkardığını ifade ettiler.Ayrıca Üzeyir ve  iki çocuğun da yüz yaşındaki insanların bilgisine sahip olduğunu anlattılar.Bu çocuklar Bahtunnasar'ın önünde imtihan olmuş,kahin ve alimleri yenmişti. (s:417)
    Hz.Zülküfl kervana belki Ergani,belki Şam,belki Bitlis,belki Kudüs topraklarında rastlamıştı. İran'daki Kiyanyan devletinin Babillileri savaşta yenmesi üzerine Danyal ve Üzeyir esaretten kurtulmuştu.(s:418)
    Hz.Zülküfl şimdi yine mağaranın ağzındaydı.Evet belki Kudüs,belki Şam,belki Bitlis,belki Ergani dağlarında.
Gerek Adıyaman ve Malatyada yukarıda bahsettiğimiz Üzere Zülküfl peygamberin oğlu Üzeyr kabrinin varlığı  ve Diyarbakır Eğil’de Danyal yatırının olması Zülküfl peygamberin çocuklarının bu bölgede dolaştığını akla getirir.Hz.Ali’nin Danyal peygamberin türbesinin İran’da Suş şehrinde olduğunu söylemesi nedeniyle Eğildeki Danyal yatırının bir makam olduğunu düşünüyorum
 Bölgede özellikle Ermenilerin en sık koyduğu isim olarak Danyal ve Simon isimleri bu konuyu teyideder.Zira Peygamber ve büyüklerin yaşadığı yerlerde onların ismi sık konmaktadırSolak İ:Mardin kazası köyleri ve nüfus yapısı I.Uluslararası Mardin Tarihi Sempozyumu Bildirileri.Özcoşar İ,Güneş HH(ed).İst.2006.s:422

 

 

Atatürk peygamber için ne düşünüyordu?
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Atatürk'ün Hazreti Muhammed'e olan sevgi ve saygısı, yaşanan örnek olaylarla bir kere daha gözler önüne serildi. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından çıkarılan Diyanet Dergisi'nin Kasım ayı sayısında emekli öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. A. Vehbi Ecer'in, ''Atatürk'te Peygamber Sevgisi'' başlıklı yazısında, yaşanan olaylarla Atatürk'ün Hazreti Muhammed'e duyduğu sevgi ve saygı anlatılıyor. ''Beğenilen, değer verilen, önemli görülen şey sevilir. Atatürk'ün beğendiği, saygı duyduğu, değer verdiği, takdir ettiği en büyük insan Peygamberimiz Hazreti Muhammed idi'' ifadesinin yer aldığı yazıda, Atatürk'ün Hazreti Muhammed'in büyüklüğüne dil uzatanları affetmediğine dikkat çekilerek yaşanan şu olaya yer veriliyor:

''Allah ve Peygamber konuları ulu orta Atatürk'ün yanında tartışma konusu yapılamazdı. Bir gece sofrada sohbet sırasında Peygamberi tenkit ederek Atatürk'e yaranacağını zanneden birisinin konuşmasını kızgın bir şekilde elini masaya vurarak, keser ve 'bu konuyu kapatın... Peygamberi küçültmek isterseniz, kendiniz küçülürsünüz!' der.'' Atatürk'ün, 1926 yılında yaptığı bir konuşmada Hazreti Muhammed'in adının unutulmayacağını vurguladığı belirtilerek, konuşmasında, ''O, Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. O'nun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar O, ölümsüzdür'' ifadelerini kullandığına dikkat çekiliyor.

Atatürk'ün 1 Kasım 1924'te yaptığı konuşmada, Hazreti Muhammed'in kabilesi tarafından sevilen bir kişi ve nasıl peygamber olduğunu anlattığı belirtilerek, konuşmadan şu örnek cümleler veriliyor: ''Son peygamber olan Muhammed Mustafa, 1394 sene evvel Rumi nisan içinde rebiülevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi sabaha doğru tan yeri ağarırken doğdu... Hazreti Muhammed eyyam-ı sabavet (çocukluk günleri) ve şebabeti (gençliği) geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nuranî (ışıklı, saygı uyandıran) sözü ruhanî, reşit, rüiyette bibedel (görünüşte emsalsiz), sözüne sadık ve halim, mürüvvetçe (iyilikseverlikte) saire faik (başkalarına üstün) olan Muhammed Mustafa, evvela bu evsaf-ı mahsusa (özel nitelik) ve mütemayizesiyle (sivrilmesiyle...) kabilesi içinde Muhammed'ül-Emîn (güvenilir Muhammed) oldu.

Muhammed Mustafa, peygamber olmadan evvel kavminin muhabbetine, hürmetine, itimadına mazhar oldu. Ondan sonra ancak 40 yaşında nübüvvet ve 43 yaşında risalet (peygamberlik) geldi. Fahr-i alem Efendimiz namütanahî (sonsuzca) tehlikeler içinde, bipayan (tükenmez) mihnetler ve meşakkatler karşısında 20 sene çalıştı ve din-i İslamı tesise ait vazife-i peygamberisini ifaya muvaffak olduktan sonra vasıl-ı ala-yı illiyyin (cennetin en yüce yerine erişen) oldu.''

1930 YILINDA YAYINLANAN KİTAP

1930 yılında Hazreti Muhammed'i küçük düşürmeye yönelik ifadeleri içeren bir kitap ve yazar hakkında Atatürk'ün, şu açıklamayı yaptığı kaydediliyor: ''Muhammed'i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesi'nde en büyük komutanın yapabileceği bir planı nasıl düşünür ve tatbik edebilir? Tarih, gerçekleri değiştiren bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askeri dehası kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed, bu harp sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.''

İslam dininin dünya insanlığı için büyük bir inkılap olduğunu ifade eden Atatürk'ün, Hazreti Muhammed'in vefatının yıldönümü dolayısıyla 1930 yılında yaptığı bir konuşmada da İslam dininin insanlık için bir inkılap oluşunu ve korunması gerektiğini şu cümlelerle açıkladığı kaydediliyor: ''Büyük bir inkılap yaratan Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli etmek gerekti. Peygamber ölür ölmez düşünülecek şey, bir an evvel onu toprağa tevdi etmek değil yaratmış olduğu inkılâbı emniyet altına almaktı...''

İslam dinini iyi anlayan ve İslam peygamberinin büyüklüğüne, eşsizliğine hayran olan, O'na iftira edilmesine razı olmayan ve izin vermeyen Atatürk'ün dine ve peygamberine karşı olmadığı anlatılan yazıda, Atatürk'ün yanlış ve batıl inanışlar ile dinin istismarına karşı olduğuna işaret ediliyor.
Kaynak: (AA)

GÜNEYDOĞUDA PEYGAMBER NESLİ


GÜNEYDOĞU ANADOLU'DA SEYYİDLER

Yazdır

Abdurrahman Adak   

Arapça sâde fiilinden türetilmiş olup sahip, melik, efendi, büyük bir topluluğu idare eden, kendisine itaat edilen kişi anlamlarına gelen seyyid ile yine Arapça şerufe fiilinden türetilmiş olup yüksek konumda olan, onur ve asalet sahibi kişi anlamlarına gelen şerif kelimeleri terim olarak İslam dünyasının her yerinde Hz. Peygamberin soyundan gelen kimseler için kullanılır Bununla birlikte, tarihi kayıtlar bize seyyid ve şerîf kavramlarının kapsamının muhtelif zaman ve fırkalara göre değişik şekiller aldığını, Fatımîler döneminde (910-1171) ise seyyid deyiminin Hasan ve Hüseyin'in evladına tahsis edilmiş olduğunu, daha sonra da Hasan evladına şerif ve Hüseyin evladına da seyyid denildiğini göstermektedir. Günümüzde Güneydoğu Anadolu'da hem Hasan hem Hüseyin evladı için seyyid kavramı kullanılmaktadır.

Seyyidlerin Bölgeye Gelişleri:

Değişik zaman ve vesilelerle İslam dünyasının her tarafına dağılan seyyidlerin Güneydoğu Anadolu bölgesine de gelip yerleştikleri görülmektedir. Bölgedeki seyyidlerin göçlerinin Bağdat'tan gerçekleştiği ve bunun orada yaşayan bir hükümda­rın yaptığı zulümlerden kaynaklandığı, Güneydoğu Anadolu'da halk arasında yaygın bir kanaattir. Kimi seyyid ailelerinin Harun Reşid döneminin tekabül ettiği miladi sekizinci yüzyılın sonları ile dokuzuncu yüzyılın başlarında Bağdat'tan bölgeye göç ettikleri anlaşılmaktadır. Abbasi halifeliğinin Moğollar tarafından ortadan kaldırıldığı 656/1258 yılına yakın veya onu izleyen tarihlerde de Bağdat'tan bölgeye kimi seyyid göçlerinin olduğu görülmektedir.
Seyyidlerin bölgeye gelişlerini tek bir olaya bağlamak ve belli bir tarihle sınırlandırmak doğru değildir. İslamlaşma sürecinde bölgedeki Arap fetihleri neticesinde kimi seyyidler göç etmiş olabilir. Özellikle Abbasiler döneminde gerek Harun Reşîd döneminde, gerekse Moğol istilasını müteakip dönemde bölgeye önemli miktarda bir seyyid göçünün gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bu göçlerin gerçekleşmesinde Şam'ın kuzeyinde ve Bağdat'ın da kuzeybatısında yer alan Güneydoğu Anadolu'nun buralara yakın bir konumda olmasının ve Şam ile Bağdat'ı bölgeye bağlayan işlek ticari yolların mevcudiyetinin de büyük etkisi olmuştur. Bu özelliğinden dolayı bugünkü Güneydoğu Anadolu bölgesi, Batı Anadolu ve Trakya'ya yerleşen seyyidler için bir geçiş noktası olmuştur. Bölgeye gelen seyyidlerin kültürel yapılarında zamanla büyük değişiklikler ol­muştur. Siirt ve Mardin gibi daha Emeviler zamanında buralara göç etmiş olan Bekr b. Vail'in soyundan gelen Arap kabileleri arasına yerleşenler dil ve geleneklerini koruya­bilmiş iseler de Erzurum ve Erzincan'a göç edenler Türkleşmiş, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da kalanlar ise Kürtleşmişledir.

Bölgedeki Seyyid Profili:

1. Bölgenin seyyid profilinde göze çarpan en önemli öğe Becirmanseyyidleridir. Halk arasında anlatıldığına göre Midyat yöresindeki GirBeşmevkiine gelen ataları Seyyid Bilal'e, Arba Beyi (günümüzde Midyat'a bağlı bir köy) tarafından adı geçen mevki hibe edilir ve orada bir köy kurulur. Kendilerinden vergi alınmadığı için köye vergisiz anlamında Becirmanadı verilir. Günümüzde Batman/Gercüş'e bağlı olan bu köyün adı Cumhuriyet döneminde Vergiliolarak değiştirilir. Seyyid Bilal'in mezarı bu köydedir. Halk arasında anlatıldığına göre, Seyyid Bilal'in Şeyh Hasan ve Seyyid Ahmed adlarında iki kardeşi; Seyyid Ali, Seyyid Nasır, Seyyid Mirza, Seyyid Hacı Murad, Seyyid Hacı Haşim, Seyyid Kiça ve Seyyid İsmail adlarında 7 çocuğu vardı. Becirman seyyidlerinin bu isimlere nisbet edilen yedi kolu bulunmaktadır.
Becirmanseyyidleri zamanla etrafa dağılırlar. Günümüzde Gercüş, Dargeçit, Nusaybin, İdil, Kızıltepe, Midyat Cizre ve Silopi civarında önemli miktarda Becirmanseyyidleri yaşamaktadır.
Son yıllarda hızlı bir nüfus artışı sonucu il olan Batman şehir merkezine başta Becirman seyyidleri olmak üzere önemli bir seyyid nüfus akın etmiştir.

2. Bölgenin seyyid profilinde göze çarpan bir diğer öğe de, seyyid oldukları söylenen şeyh aileleridir. Seyyidler ve şeyhler arasında şüphesiz çok özel bir ilişki bulunmaktadır. Bunda seyyidlerin zühd ve takvaya meyyal olmaları, ehl-i tasavvufun öteki Müslümanlara nazaran Ehl-i beyt'i daha ziyade sevmesi ve seyyid birinin seyyid olmayandan daha hayırlı olduğu düşüncesinden hareketle, bir seyidin seyyid olmayan şeyhe biat etmemesi gerektiği ve böyle bir durumun seyyidlere layık olmadığı şeklindeki düşünceler etkili olmuştur.
Mevlânâ Halid'in halifesi Seyyid Taha en-Nehrî'nin ve Seyyid Sıbğatullah el-Arvasî'nin Nakşibendilikteki konumu ve bunların halk arasında seyyid olması, bu aileyi bölgenin en kutsal görülen ailelerinden biri haline getirmiştir.
Şeyh Mahmud Nedim, Şeyh Güzel Barslan, Mu­hammed Şerif Sükuti, Kuddusi Münir ve Şeyh Sadık Diyarbakır'da yaşamış olan seyyid şeyhler olarak bilinmektedir.

Sosyal Yaşamda Seyyidliğin Etkileri:

Bölgedeki seyyidlerin sosyal statülerini belirleyebilmek için XVII. yüzyılda Bit­lis Emirliği örneğinden hareket edeceğiz.  
Seyyidlerin bölgedeki bu statülerini daha da belirgin hale getirmek amacıyla bu emirlikteki sosyal yapı ile ilgili şöyle bir sınıflandırmaya gidebiliriz.
1.Siyasi Elit: Bunlar Cumhuriyet öncesinde beyler ve ağalar, Cumhuriyet sonra­sında ise sadece ağalardır.
2.Dini Elit: Bunlar hem Cumhuriyet öncesi hem de sonrası için şeyhler, molla­lar ve seyyidlerdir.      
Öncelikle seyyidlerin siyasi elit ile özel bir ilişkilerinin olduğuna dikkat çekme­miz gerekir. Bitlis beylerinden Ebdal Han Osmanlı Paşası tarafından beylikten uzaklaştırılınca yerine geçecek oğlunun, aralarında Bitlis seyyidlerinin de bulunduğu özel bir meclis tarafından seçilmesi,beylerin seçiminde seyyidlerin önemli bir role sahip olduklarını göstermektedir. Seyyidlerin bu beylere ahlakî konularda da danışmanlık yapmış olmaları gerektiği hususu da gözden ırak tutulmamalıdır. Bölgedeki diğer beyliklerde de farklı olmayan bu yapının, hemen hemen Cumhuriyet dönemine kadar sürdüğünü söyleyebiliriz.
Seyyidler Cumhuriyet öncesinde ve sonrasında, sözleşmeli olarak toprak ağala­rının yanlarında barınan kimi insanların ağalar nezdindeki sorunlarının çözümünde de arabuluculuk görevi yapmışlardır. Seyyidler ağaların kendi aralarındaki anlaşmazlıklarının çözümünde de önemli roller üstlenmişlerdir. Seyyidler, kutsal sayılan yeşil bir simge sayesinde birbirleriyle çatışan, birbirlerini öldürmek hırsı ile bilenen insanları çatışmadan vazgeçirebilmişlerdir. Seyyidler sadece büyük çaplı çatışmaları durdurmakla kalmaz, kişisel husumet­leri de sona erdirir, küsleri barıştırırlardı.
Seyyidlerin sosyal yaşam içerisindeki bu etkinliğini gösteren hususlar;
l. Zevv Etkinlikleri: Seyyidliğin sosyal yaşam içerisindeki etkinliğinin en önemli tezahürü, türbeleri etrafından oluşturulan, sosyal ve kültürel bir mahiyet alan etkinliklerdir. Zew adı verilen bu etkinliklerde, senede bir defa belli bir yerde ve belli bir zamanda ölmüş seyyid için bir ziyafet merasimi tertib edilmektedir. Güneydoğu Anadolu'da en ünlü zew etkinliği Seyyid Bilal'in anısına Becirman köyünde yapılanı­dır.
Normal zamanlarda affedilmeyen kimi davranışlar, zew etkinliklerinde kendisi için zew düzenlenen şahsın hatırına affedilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda kız kaçırma olayına gösterilen tolerans zewlerin en bariz özelliklerinden biri olmuştur. Bölgedeki diğer zewler de hemen hemen bu çerçevededir. Birçok kimse için zevvler psikolojik açıdan rahatlamaya bir vesile olmaktadır. Bu etkinliklere katılanlar bir yükümlülükten kurtulmuş olduklarını düşünmektedirler.
2.Seyyidlerle ahiret kardeşliğitesisi yoluna gidilmesi. Kaynağını Hz. Muhammed (sav)'in muhacirler ile ensar arasında tesis ettiği "Muâkât"tanaldığını düşündüğümüz bu gelenek uyarınca, bölgede bazı kimseler kendilerinden daha üstün gördükleri seyyidlerle ahiret kardeşliği tesisi yoluna gitmektedirler. Seyyidlerle ahiret kardeşliği tesisinin en önemli nedeni, onların ahirette kendile­rine şefaatçi olacakları şeklindeki inançtır. Ahiret kardeşliğinin tesisi çok basit bir merasimden ibarettir. Seyyid kişi, kar­deşlik talebinde bulunan kimseye "Ben seni kendime ahiret kardeşi olarak kabul ettim." der, sonra birer Fatiha okunur ve böylece manevi kardeşlik başlar ve bu durum ölünceye kadar devam eder.
3.Seyyidlerin adları ile yemin edilmesi. Seyyidlerin sosyal yaşam içerisindeki et­kinliğini gösteren bir diğer önemli husus, günlük hayatta onların adları ile yemin edilmesidir. Yemin eden seyyidin kendisi de olabilir.
4. Seyyidlerin isimlerinin çocuklara verilmesi de toplumda sıklıkla görülen bir husustur.
Konuyu asıl önemli kılan husus şüphesiz ki teseyyüd hadisesidir.

Teseyyüd Hadisesi:

Abbasiler'den başlamak üzere Osmanlılar'a gelinceye kadar geçen bütün Müs­lüman devletlerde, seyyidlere Hz. Peygamberin soyundan geldikleri için farklı bir muamelede bulunulduğu bilinen bir husustur. Seyyidlere devlet tarafından maaş bağlanması  (ganimet ve  fey gelirlerinden belli bir pay almaları), vergiden muaf  tutulmaları ve askere alınmamaları bu kabilden sayılabilir.  Seyyidlere tanınan bu tür ayrıcalıklardan yararlanmak için bir çok insanın teseyyüd teşebbüsünde bulunduğu tarihi bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Nitekim II.Bayezid devrinde Nikabet teşkilatının yeniden ihdasının nedenlerinden biri de seyyidlik iddiasında  bulunan kimselerin varlığı olmuştur. Osmanlılar döneminde sıkı takibat ve teftişlere rağmen yalancı şahitlerle ve çeşitli yollarla ele geçirilen sahte siyadet hüccetleri (bir kişinin nikabet teşkilatından seyyid olduğuna dair bir belge alması) ile seyyid olduğunu iddia edenler olmuş, diğer yandan bir siyadet hüccetinin geçerliliğine delil olsun diye sahte tomarlar (bahrü'l-ensablar), siyadet silsileleri/şecereleri tertib edilmiştir.2
Müteseyyidlere mani olmak, haksız yere neseb iddiasında bulunanları ve seyyidler arasına  sızmak isteyenleri araştırıp, benzerlerini böyle bir teşebbüsten vazgeçirecek bir ceza ile cezalandırmak Nikabet Teşkilatı'nın başında yer alan Nakibu'l-Eşraflarm görevleri arasında yer almıştır.  Her ne kadar günümüzde seyyidlere devlet tarafından bir takım ayrıcalıklar tanınmıyorsa da, güneydoğuda seksenli yıllara kadar devam eden şeyh-ağa temelinde­ki geleneksel yaşam tarzı içerisinde yerini bulan seyyid saygınlığından yararlanmak isteyen bazı kimseler seyyid oldukları iddiası ile ortaya çıkmaya başlamışlardır. Bu gibilerine tanıklık eden insanlar hala yaşamaktadır. Bölgedeki bazı Hristiyanlar'ın (Süryani ve Ermeni) Müslüman olduklarında, geçmişteki durumlarının kendileri üzerinde meydana getirdiği ezilmişlik psikolojisin­den kurtulmak ve bir rahatlama içerisine girmek için seyyid olarak ortaya çıkmış oldukları yaşayan tanıkları tarafından dile getirilen bir husustur.
Bir seyyidlik alameti olarak Osmanlı imparatorluğunun başından beri yaygın olan yeşil renk aynı zamanda bir teseyyüd aracı olarak da kullanılmıştır.
Bölgedeki seyyidlerin şecerelerine gelince, çoğunlukla seyyidlerde her hangi bir şecereye (nesebname, silsile, soykütüğü) rastlanmamaktadır. Birçok seyyid şecerelerinin var olduğunu ancak kendilerinde bulunmadığım ya da falanca yerde bulunduğunu ifade etmektedir. Cumhuriyet döneminde seyyidleri denetleyen ve teseyyüdü önlemeye çalışan bir kurum olmadığı için, seyyidlerin de ellerinde şecere bulundurma, şecerelerini güncelleştirme, ya da siyadet hüccetleri edinme gibi bir durumları söz konusu olmamıştır. Nikabet teşkilatının caydırıcılığının zirvesinde olduğu Osmanlı döneminde bile teseyyüd hadisesinin önüne geçilememişken, bu konuda hiçbir denetimin olmadığı Cumhuriyet döneminde teseyyüd hadisesinin önüne hiç geçilemeyeceği açıktır.
Peki seyyid ve müteseyyidlerin iç içe girdiği günümüzde gerçek seyyidlerin müteseyyid olanlarından ayıklanması mümkün müdür? Bu sorunsalın çözümünde başvurulacak ilk merci Osmanlı dönemindeki ilgili kayıtlardır. Bilindiği gibi Osmanlı döneminde her hangi bir nedenden dolayı (şecerelerin kaybolması ya da tutulmamış olması gibi) seyyidliklerini ispat etmek isteyenler; ya İstanbul'da bulunan Nakîbu'l-Eşraf'a ya da diğer yerlerdeki Nakîbu'l-Eşraf vekillerine müracat ederek, İstanbul'daki Nikabet Teşkilatı Merkez Dairesinde nakîbu'l-eşrafların tutmuş oldukları Türkiye'deki tüm seyyid ve şeriflerin isimlerini havi sadat defterlerindeki kayıtların esas alınmasıy­la, siyadetlerini ispat  edebiliyorlardı. www.sonpeygamber.info/tr

 

Diyarbakırda peygamber nesli
/BismilTepe beldesi,Arabkendi köyünde Arabkendi hazretleri seyyid olduğunu yeğeni Şeyh Muhammed Naci’den öğreniyoruz