Medeniyetin beşiği Diyarbakır

 

Diyarbekir’im medeniyet senden yayıldı dünyaya
Boşuna Dicle akıyor hebaya(T.Figençiçek)

Dünya tarihinde ilk şehir kültürünün yaşandığı coğrafya Eski Anadolu topraklarıdır.Anadolu maden devrine erişinceye kadar,binlerce yıl süren uzun bir taş devri yaşamıştır.Taş devri kültürleri Paleolitik,Mezolitik ve Neolitik devirler olamk üzere üçe ayrılır Paleolitik ve mezolitik devrileri avcılık yapılan dönemdir.Mezolitik devirden sonra Yeni taş devri gelir.Neolitik devirde ateşin kontrol altına girmesi,seramikler pişirme ile imali,,ziraat ve yerleşik hayata geçilme olmuşturNeolitik devrin seramikleri tek renkli olup bu devirde yapılan araç ve gereçlerin tümü yine taştan ve kemikten imal edilmiştir.Ancak bu devir taş aletleri kaba saba olmayıp perdahlanmışlardı.Bu yüzden Neolitik devre ‘Cilalı Taş Devri’denilmektedir
Neolitik dönemde ziraat başlamış,ilk köy kültütü başlamıştır.Anadoluda M.Ö.8000-5000 yılları arasında Burdur-Hacılar,Konya Çatalhöyük,Mersin Yümüktepe,,Tarsus-Gözlükule,Malatya caferhöyük ,Beyşehir Suber ve Erbaba,Keban barajı alanı ve Diyarbakır Çayö önü ön plana geçmiştir.

Prof.Dr.Ekrem Memiş:Eskiçağ Medeniyetleri Tarhi.Ekin yay.İst.2006.s.vii,107

Bunlardan en evveli Diyarbakır Çayönü’dür
İnsanlık, uygarlık kurmaya tüketim ve avcılıktan, üretim ve tarıma dayalı yerleşik bir hayata geçerek başlamıştır.Bu noktada şu ana kadar şahsen ben, uygarlığın ilk olarak Güney Mezopotamya havzalarındaki nehir kıyılarında kurulduğuna ve uygarlığın oradan yayıldığına inanıyordum.
Ancak Araştırmacı/Yazar Müslüm Üzülmez, “ Hilar/ Çayönü  isimli çalışmasında, insanlık kültür tarihinin bu inancın tersine, Kuzey Mezopotamya’daki dağlık bölgelerde başladığını anlatmaktadır. Diyarbakır’ ın Ergani ilçesine bağlı
Hilar/Çayönü kazıları, insanlık tarihinin yeniden yorumlanmasını gerektirecek kadar önemli ve evrenseldir. İlk yerleşim ve ilk tahıl ürünlerinin kökeni bu bölgede toplanmaktadır.
Kitabın 4 Haziran 2006 tarihli Hürriyet gazetesinden alıntı yaptığı bir haber bunun en güzel göstergelerinden biri niteliğinde:  Almanya’ nın haftalık haber dergisi Der Spiegel kapaktan verdiği 11 sayfalık araştırmasında, Max Planck
Enstitüsünün Köln’ de bitkiler üzerinde yaptığı araştırmada 68 yeni buğday çeşidini kıyasladığı ve tüm tahılların kökeninin ise Karacadağ eteklerinde bugün de halen yetişen yabani buğday bitkisi olduğunun ortaya çıktığını yazmaktadır.
Çayönü tahıl ve evcileştirmeye dayalı köy hayatının en eski örneklerinden biridir ve günümüz uygarlığında önemli bir basamak oluşturur. İlk Üretimciliğe Geçiş Evresi olan Neolitik Çağ’ ın Türkiye ‘deki önemli örneklerinden biri olan Çayönü, mimarisi ile dikkat çektiği gibi ilk olarak buğdayın tarıma alındığı ve köpeğin evcilleştirildiği yer olarak da önem taşır.
Ergani bakır madeni dünyada bilinen en eski maden ocağıdır. Ve tüm tarihi çağlarda da önemini korumuştur. Çayönü’nde daha taş devrinde, dünyanın başka yerlerinden 2 bin yıl önce madenciliğe geçilmiştir. (Kaynakça: Max-Planck- Insititute, Çayönü and the Beginnings of metallurg.)
Çayönü mimarinin gelişmesinde en önemli basamaklardan birini oluşturmaktadır. Özellikle kerpiçin bulunması, yuvarlak kulübelerden taş dörtgen yapılara nasıl geçildiği, ilk kapılar, ilk merdivenle Çayönü kazısında çok iyi izlenmiştir.
Ülkemizin her yönüyle bir harikalar diyarı olduğunu biliyordum ama medeniyetin beşiği olduğunu bilmek ayrı bir onur ve gurur kaynağı oldu şahsen benim için. http://www.kitaplik.org/
Çocuk oyuncağı bile var
Çayönü'nde bulunan aletlerin ve takıların yanı sıra yapı örnekleri de taşınmış Arkeoloji Müzesi'ne.
Öğrenciler de vitrinlerde sergilenen yapıtları, neredeyse 10 bin yıl önceye uzanan insan yaşamına ilişkin animasyonları, bulunan mezardan çıkarılan kemikleri ilgiyle izliyorlar. Neler yok ki...
Çayönü yerleşimlerinde evler taş temelli, dörtgen planlı ve ayrık düzende. Büyük yapılarda yerinde dökme mozaiğe benzeyen döşeme kaplaması var. Evler odalara ayrılmış. Bazı evlerde temeller ızgara biçiminde, birbirine paralel ince duvarlarla yapılmış. Bir yanları da açık bırakılmış. Döşemenin altında sağlanan hava akımıyla neme karşı önlem alınmış.
Boynuzdan orak sapları, yassı kemikten bileklikler, sürtme taştan boncuklar, bilezikler, öğütme ve ezgi taşları, tokmaklar, burgu taşları, havan elleri, cilalı baltacıklar, kemikten yapılmış balık iğnesi, boynuzdan çeşitli aletler, kapı mil taşı Çayönü'nde, günümüzden binlerce yıl önce nasıl gelişmiş bir yaşamın ve üretimin olduğunu gösteriyor.
Öğrencilere müzeyi anlatan uzman, dünya maden çağına geçmeden iki bin yıl önce Çayönü'nde bakırın işlendiğini, ancak toprak pişirmeyi bilmediklerini bu yüzden çanak çömlek yapamadıklarını anlatıyor. Kilden yapılmış küçük hayvan ve kadın heykelciklerinin büyük olasılıkla çocuk oyuncağı olduğunu söylüyor.
Çayönü'nde ilk kez mercimek ve buğday tarımı yapılmış; domuz, keçi ve köpek gibi hayvanlar evcilleştirilmiş. Celal Başlangıç .İnsanlık tarihi eksik yazılacak.Radikal. 8 Nisan 2000
Bu hususta bir de yabancı neşriyata bakalım

Cayönü Tepesi (Turkey)"

From K. Kris Hirst,
Your Guide to Archaeology.
FREE Newsletter. Sign Up Now!
Definition: Cayönü (also called Çayönü Tepesi) is an Early Neolithic site (Pre-Pottery Neolithic B) in the upper Tigris valley of southeastern Turkey, near the town of Ergani. The site is a village site, occupied between 9400 and 8800 years ago.

The site includes an area of approximately 3 hectares. The rooms of Çayönü were built of adjoining mudbrick walls, like an apartment block, but with entrances through the roof. The residents raised sheep and goats, and in the later stages pigs, but still depended on wild game such as aurochs and red deer. Domestic dog is in evidence as well.

Plants consumed by the people at Çayönü Tepesi included grapes, figs, rye grass, and domesticated emmer and einkorn wheat were in use by the earliest occupations of 7250-6750 BC.

 

İlk buğday Karacadağdadır.Bilgiler aşağıda verilecektir.
Dünyada ilk şarap da Karacadağdaki yabani üzümden elde edilmiştir.Bu bilgi Pensilvanya üniversitesinden Dr.Patrick Mc:Goven'e aittir

Ancak literatür olarak teyidini almak istedim:
Karacadağ ağırlıklı olarak Diyarbakır il merkezinin kenarını teşkil eder 
Jason Ryal Boston unıversity::Master of liberal arts.2003. makalesinden alıntı alalım:
Origins of Agricultures.pages 11
wheat was cultivated in a 20 square kilometer area near the Karacadag Mountains  which lies on the border Turkey and IraqThey estimate that this took place 8000 yeras ago or  6000 BC
Origins of fermentation.pages 13
.. evidence with archeological chemist Patrick E. McGovern who was able to isolate  the main  component of the residue,calcium oxalate.This is the same residue found in a modern  brewer’s  vat after it is emptied of the beer (Bower).Together Badler and Mc Govern had revealed  the first hard evidence that a fermented grain product was  being made  and consumed  over 5000 years ago
Şehmus Aslan Enüş peygamber için şunları yazar’Şit peygamberin oğlu,Hz.Ademin torunudur.Gökbilimi hakkında derin bilgisi olan bir zattır.960 yıl ömür yaşamıştır.Bundan dolayıdır ki Hilar,Kızılca,Kikan üçgeni dünyanın ilk yerleşim olarak kabul edilir.Yani insanın yaratılışı ve çoğalımı burada başlayıp sonra dünyaya dağılmıştır
(Şehmus Aslan:Kuzey Mezopotamyanın Gani kenti Ergani.Diyarbakır.1966 s:67)

Bölge, özellikle bazı buğdaygil (yabani buğday ve arpa) ve baklagil (yabani nohut, mercimek ve bezelye gibi) bitkilerinin gen kaynağı olarak önemlidir.
doç. dr. selçuk ertekinkaracadağ bitki çeşitliliğişubat 2002 – diyarbakır

Ülkemizde doğal olarak yetiştiği bilinen 10 kadar doğal buğday türünün yarısı kadarı,Karacadağ yöresinde bulunmaktadır.
Canan Atlı.Karacadağ yöresinde çeltik tarımı.D.Ü.Eğitim Fak.Coğrafya bölümü.Diyarbakır.2000.s.18

 

Buğdayın gen kaynağı Karacadağ

Diyarbakır Dicle Üniversitesi'nce yapılan bir araştırmada, Karacadağ yöresinin buğdayın gen kaynağı olduğu belirlendi.
Araştırmayı yapan Dicle Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim görevlilerinden Yrd. Doç. Dr. Aydın Alp, bölgede değişik tarihlerde yapılan kazılarda M.Ö. 2000-3000 yıllarına ait kömürleşmiş buğday, arpa, mercimek ve çavdar taneleri bulunması üzerine, geniş kapsamlı bir araştırma yaptıklarını söyledi. Araştırmada, Karacadağ yöresinde çok eski tarihlere ait çeşitli yabani buğday türlerinin bulunduğunu kaydeden, Alp, konuyla ilgili olarak şunları söyledi. "Karacadağ yöresinde Ziraat Fakültesi'nce yaptığımız araştırmalar sonucunda, 236 endemik bitki türüne rastlandı. Bitki türleri arasında M. Ö. 3000 bin yıldan daha öncesine ait kaplıca denen yabani buğday türleri de bulunuyor. Kaplıca buğdayın en eski formu olup, öteki buğday türlerinin de kökenidir. Bu tür de Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaygın olarak bulunmuştur. Bu bölge; buğday,mercimek, nohut ve bezelyenin gen kaynağıdır. Bölgede, yabani türlerin en yaygın olduğu yer Karacadağ yöresidir. Yöre, tahrip edilmediği için birçok yabani buğday türü neslini korumuştur. "
Karacadağ yöresinin, doğal bir özelliği olduğunu, bu nedenle bölgede insan etkinliklerinin kısıtlanması gerektiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Aydın Alp sözlerini şöyle tamamladı: "Yörenin doğal bir yapısı var. Karacadağ gen kaynağıdır. Bu nedenle bu yörenin doğal SİT alanı ilan edilmesi gerekir. Yerinde korumanın yanı sıra gen bankaları kurulmalıdır. Gen bankaları, kültür bitkileri ve bunların yabani akrabalarını uzun süre koruma, yeni kültür bitkilerinin kaynağı olma potansiyelini araştırmak amacıyla toplanmış bitki örnekleri ve tohumlarının zaman zaman yenilerek saklandığı yerlerdir. "  DİYARBAKIR SÖZ Sayı: 2876
Ülkemiz yabanıl buğday türlerinin (Aegilops sp.) genetik çeşitlilik merkezidir. Orta Doğu ve ona komşu Akdeniz çevresi ile Batı Asya, 22 yabanıl buğday türünün yayılım gösterdiği alandır. Ancak 14 tür ile bunların en yoğun biçimde birarada bulunduğu coğrafya ülkemizdir (Van-Slageren, 1994). Ülkemizin her köşesinde rastlayabileceğimiz yabanıl buğday türleri, hem buğdayın ıslahı, yayılışı ve evrimi ile ilgili çalışmalarda hem de günümüzdeki makarnalık ve ekmeklik buğdayların kalitelerinin artırılması amacıyla yapılan genetik iyileştirme çabalarında büyük önem taşımaktadır (Günümüze ait yabanıl ve ilksel (siyez) buğday örnekleri üzerinde yapılan çalışmalar, Diyarbakır’daki Karacadağ bölgesinin siyez çeşidi buğdayın tarımının başladığı yer olduğunu göstermiştir (Heun, 1998). Dr. Hatice BİLGİÇ Anadolu uygarlıklarının izinde buğdayın kökleri.Buğday dergisi27/04/2004

 Çayönünde halk buğdayı ve mercimekgilleri ekmek için taş kazmalar ile tarlalarını düzeltip kazdılar.Ektikleri buğdayı hasat için geyik boynuzlarına yuvalar açarak çakmaktaşı bıçaklar yerleştirerek çeşitli doğal yapıştırıcılarla sabitleyip oraklar yaptılar.Orakları kullanırken ellerini acıtmaması için sapına keten lifinden ördükleri kumaşları sardılar.Buğdayı toplarken aynı zamanda ‘ellik’ görevini gören sığırın kürek kemiklerinden yaptıkları V biçimli bir aletten yararlandılar.Buğdayı evlerindeki bazalt yassı taş üzerinde bazalttan ellerine oturan ağır taşlarla öğüttüler’ Dr.Aslı Özdoğan.Çayönü.Diyarbakır Müze Şehir.YKYİst.1999.s.21

 

Diyarbakırda medeniyet başlarken Prof.Dr.Vecihi Özkayaya göre Avrupada 5000 yıl sonra yerleşik düzen başlamıştı.

 

Kuzey Mezopatamya’da medeniyet başlamışken  Güney Mezopatamyada Sümer uygarlığı 2000 yıl gecikmeli başlamıştı.Zira Tufanın etkisiyle bu bölge sazlık ve bataklık halinde idi.Sümerler bu bölgeyi ıslah ettikten sonra Kuzey Mezoptamyaya göre 2000 yıl gecikmeli tarıma başlamışlardıİhsan Çölemerikli:Mezopotamya Uygarlığında Hakkari.LİS yay.Diyarbakır.2006.s.24

 

Kentte, Kalkolitik ve Tunç Çağı’nda, yerleşimin olduğu, bölgede yapılan arkeolojik araştırmalardan anlaşılmıştır. Eğil-Silvan yakınlarındaki Hassun, Dicle Nehri ve kolları üzerinde Ergani yakınlarında Hilar mağaralarında bu dönemden kalma kalıntılarla karşılaşılmıştır.
Ergani yakınlarındaki Grikihaciyan Tepesi’nde M.Ö. 5.000 yılları başına tarihlenen "Gelişkin Köy Evresi" ya da Kalkolitik Çağ olarak adlandırılan Halaf Kültürünün sonlarına tarihlenen tek bir kültür evresi görülmüştür. Halaf Kültürü, Kuzey Irak, Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da görülen yuvarlak planlı kubbeli evleri zengin boya bezeli çanak-çömleği ile ünlüdür.

  

 


Diyarbakır’ın Bismil İlçesi yakınlarındaki Üçtepe Höyük’te yapılan ve henüz bitirilmemiş olan kazı çalışmalarında ise 2. Bin, Yeni Asur, Helenistik ve Roma İmparatorluk dönemine tarihlenen önemli bir merkez ortaya çıkarılmıştır.
Lice yakınlarındaki Birkleyn mağaraları ve Eğil’deki Eğil Kalesi ve kayalardaki kitabeler Asurlardan kalan önemli eserler bulunmuştur.(Hanifi Balta)

Diyarbakır’ın tarihe beşiklik etmesini höyükleriyle de görüyoruz:

çınar’da höyükler

1-pornak höyüğü: beşpınar köyü murattaşı (pornak) mezrasındadır. yüksekliği fazla olmayan ama geniş bir alan kaplayan höyük hakkında kesin bir bilgi yoktur, höyüğün toprağından faydalanmak isteyen köylülerce yapılan kazılarda çanak ve çömlek parçalarına ve sikkelere rastlanmışlardır.
2-kazıktepe höyüğü: kazıktepe köyündedir.uzaktan bakıldığında bir piramidi andıran bir görünüşe sahiptir..
3-şığre-tepe: yuvacık köyüne bağlı tekkaynak mezrasındadır. pornak höyüğü biçimindedir.
4-tavşantepe höyüğü: altınakar köyü yakınındadır. pornak höyüğüne benzemektedir.
5-incirtepe höyüğü: pornak ve tavşantepe höyüğüne benzemektedir.
6-aktepe höyüğü: aktepe köyündedir.pornak,tavşantepe ve intirtepe höyüklerine benzemektedir.
pornak, tavşantepe, incirtepe ve aktepe höyükleri aynı hizada olduklarından eskiden haberleşme aracı olarak ta kullanıldığı düşünülebilir.(vikipedi)
kavuşan höyük
kavuşan höyük, diyarbakır ili bismil ilçesinin 10 km güneydoğusunda, yenice köyü inardı mezrası sınırları içinde, şeyhan çayı’nın dicle nehri ile birleştiği noktanın hemen doğusunda yer almaktadır. höyüğün boyutları, doğu-batı yönünde 175 m, kuzey-güney doğrultusunda 75 m, yüksekliği ise üzerinde yükseldiği çakıl ve alüvyon dolgu ile birlikte kuzeyde 8 m iken alüvyonların doldurduğu güney kesimde 2 m kadardır. 1.3 hektarlık yerleşim alanına sahip  olan höyük, deniz seviyesinden 538 m yüksekliktedir.  höyükteki kazı çalışmalarımız, iki yıl içinde elde edilen verilere göre şimdilik, orta çağ,geç demir çağ (?), yeni assur dönemi, mitanni-orta assur-erken demir çağ ile m.ö. ııı. binyıl sonu-erken ıı. binyıla ilişkin tabakalar bulunmaktadır. höyüğün olasılıkla en erken yerleşimi olan geç kalkolitik dönem’e ait bazı buluntular ise çok sınırlı bir alanda ele geçmiştir. ilk gözlemlerimize göre, höyüğün kuzeyinde prehistorik yerleşmeler, güneyinde ise m.ö. ıı. binyıl ve sonrasına ait kalıntılar yoğunluk kazanmaktadır. prehistorik yerleşmenin yayıldığı kuzey kesimin, dicle tarafından tahrip edildiğini gösteren bulgular söz konusudur. höyükteki yerleşim dokusu, büyük bir olasılıkla m.ö.ıı.binyılın başlarında, dicle'nin neden olduğu bir tahribata uğramış ve höyüğün üzeri çakıl, kum ve kilden oluşan bir kuşakla örtülmüş olmalıdır.
f 14 açması’nda, mitanni ve orta assur çanak çömleği ile doğu anadolu bölgesi’nden gayet iyi bilinen erken demir çağ yivli keramiği bir arada görülür. yivli malların daha çok çukurlardan ve karışık topraktan ele geçmiş oluşu bu iki kültürün ilişkisini ve ortaya çıkan değişimin kavuşan’daki oluşumunu stratigrafik olarak saptamayı zorlaştırmaktadır. güneyden gelen mezopotamya etkili çanak çömleklerin yanında, el yapımı, kaba mallardan oluşan kuzey kökenli bir kültürün de höyükte temsil edildiğinin belirlenmesi, 2002 yılının önemli sonuçlarından biri olmuştur.
g 14 açması’nda ise yeni assur dönemi ile orta çağ’a tarihlenen yapı katları arasında saptadığımız triangle ware türü boya bezemeli çanak çömlekler, bu yapı katı için geç demir çağı tarihini düşünmemize olanak sağlar. nitekim söz konusu bulgular, diyarbakır bölgesi’nde çok iyi tanınmayan geç demir çağ için yeni bilgiler sağlayabilir.(ege ün edebiyat fak)

üçtepe höyük
bundan 4.000 yıl önce(m.ö.2000) asurlular ile huriler arasında dicle ovasının paylaşımı ve mezopotamya üzerinde egemenlik kurma nedeniyle sürekli savaşlar meydana gelmiştir. asurlular şimdiki üçtepe köyünde bulunan ve halen çok büyük bir kısmı tepe altında bulunan büyük bir saray yaparak burayı hurilere saldırıda ileri üs karakolu olarak kullanmışlardır. bu sarayın adı tuşpa olup asur kralı banibal tarafından yapıldığı tahmin edilmektedir. bu sarayın bulunması 1865 yılında ünlü ingiliz seyyahı taylor'un bismil'e gelerek üçtepe höyüğü üzerinde yapmış olduğu kazıda asurca yazılı iki dikilitaş'ı bulması ile başlamıştır. ingiliz seyyah taylor,bulduğu bu dikilitaş'ları alarak dünyaca ünlü en büyük müze olan biritish müzesine götürmüş ve halen bu kitabeler orada sergilenmektedir. işte bu dikilitaşlar'ın müzede sergilenmesi ile dünyanın gözü ilçemize çevrilmiştir. bunun üzerine istanbul üniversitesi arkeoloji ana bilim dalı profesörlerinden sayın veli sevin'in başkanlık ettiği 12 kişilik bir kazı heyeti ilçemize gelerek bu höyük üzerinde kazı ve incelemelere başladı. yapılan 4 kazı sonucunda 1989 yılında dünyanın harikalarından sayılan ve 6 metre kalınlığında ve adı tarihte tuşpa olarak geçen büyük bir asur sarayının kalıntıları bulundu. yine bu kazılarda huriler,asurlular,romalılar ve helenistik çağa ait birçok altın,bronz heykeller,çeşitli paralar,cam eşyalar ve çok sayıda tarihi eserler bulunmuştur. bulunan bu eserler halen diyarbakır müzesinde sergilenmektedir( kayank: www.togan.tk )[

 

ergani’de yayvantepe höyükte neolitik ve kalkolitik katlar dikkat çekmektedir.
grikihaciyen höyüğü de ergani’dedir.ekinciler köyünün 1 km güneyindedir.gelşkin köy evresi veya ilk kalkolitik çağa uyan kültür evresi vardır. m.ö. 5.000 yılları başına tarihlenen gelişkin köy evresi ya da kalkolitik çağ olarak adlandırılan halaf kültürünün sonlarına tarihlenen tek bir kültür evresi görülmüştür. halaf kültürü, kuzey ırak, suriye ve güneydoğu anadoluda görülen yuvarlak planlı kubbeli evleri zengin boya bezeli çanak-çömleği ile ünlüdür. diyarbakırın bismil ilçesi yakınlarındaki üçtepe höyükte yapılan ve henüz bitirilmemiş olan kazı çalışmalarında ise 2. bin, yeni asur, helenistik ve roma imparatorluk dönemine tarihlenen önemli bir merkez ortaya çıkarılmıştır.( diyarbakir.smmmo.org.)
  
 

 

 

Hazro’nun yerleşim tarihçesi Yontma taş devrine kadar uzanmaktadır.Yontma taş devrine ait en güzel yerleşim çekirdekleri Hazro’nun güneyindeki Büyük Biber dağı’nda kayalar oyulmuş oda şeklindeki inlerdir.Ayrıca Hazro’nun kuzeyinde bugünkü Yatılı bölge okulunun
Hemen yanındaki mağaralarda da taş devrine ait yerleşim izlerine rastlanılmıştır.

Murat Şehir.Hazro’nun Fiziki Coğrafya Özellikleri.Diyarbakır .2001.s.3 

Aslında Kocaköy'ün taş çağlarından beri yoğun bir iskân dokusu ile meskun olduğu, çevrede bulunan kalıntılardan anlaşılmaktadır. Bu konuda yapılmakta olan araştırmalarda, başta yörede karga bıçağı denen obsidiyen ve sileks olmak üzere, çeşitli çakmak taşlarından yontulmuş araç gereç, bol miktarda bulunmaktadır. Hatta, Ambar vadisinin Goza Çelo mevkiindeki Karna höyüğünün 150 m. kadar uzağına düşen bir tarlada obsidiyen malzeme o kadar bol bulunur ki, zamanında bir obsidiyen satış merkezinin burada bulunduğuna, yahut en azından buranın, bu malzemeyi taşıyan bir kervana her nasılsa son durak olduğuna dair kanaat hasıl olmaktadır. Zira İlk Çağ tarihi ile ilgilenenler obsidiyenin ne kadar önemli bir malzeme olduğunu iyi bilirler.Hamza Aksal. Amed'in Büyüleyici Mağaraları Mizgin.sayı.18

 

Eğil ilçesinde mağaralar

 

  

1936 yılında Basri Konyar mağaralar Eğilin her tarfında mebzulen bulunur.Bazı mağaraların methallerinde sağlı sollu çok kadim bir zamana ait olduğu nakış tarzından belli insan resimleri mahkuktur.Alibeganda yer altı mağaraları ve gizli kapılarile meşhurdur.Selman kuyuları mevkiinde bu yer altı mağaralarından çok bulunur’demektedir.

 

H. Basri Konyar.Diyarbekir Yıllığı.1936.s.271,281

  

Diyarbakır Arkeoloji Müzesinde Epi-Paleolitik dönemden başlamak üzere ( M.Ö. 8400 ) Neolitik, Kalkolitik, Eski Tunç, Urartu, Assur, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Osmanlı dönemine ait eserler kronolojik olarak sergilenmektedir.Ayrıca; Amid sikkeleri ile yöresel Etnoğrafik eserlerden oluşan zengin bir koleksiyona sahiptir. Müzemizde, 1744 adet Etnografik, 9201 adet sikke, 4976 adet de Arkeolojik eser olmak üzere toplam: 15.921 adet envanterlik eser kayıtlı olup, bir O kadarda etütlük eser bulunmaktadır. (zaman)
 

 

 

 

 

 

Gamalı haç
www.reyono.net

 

Dağ Kapı ve Mardin Kapı çevresindeki Roma,Bizans,Abbasi , Mervani ve Osmanlı dönemlerinden kalan onarım kitabelerinin yanı sıra muhtemelen onarımlar sırasında yerleştirilmiş mezar taşı, eski anıt parçaları ve inanılmaz canlılıkta çeşitli hayvan ve bitki figürleri çok etkileyicidir. Bunların yanı sıra çeşitli şekillerdeki gamalı haçlar ve anlamları tam bilinmeyen çok sayıda kabartmalar da bulunmaktadır.
Dağkapıda gama haç simgesine rastlıyoruz.Bu M.Ö.2200-1400 yılları arasında bölgede yaşayan Aramilerin güneş sembolü olduğu sanılmaktadır

Fatma Kaya:Diyarbakır’daki Roma mimari Yapıları.D.Ü.Arkeoloji böl.lisans tezi.2004.s.17

 

 

Gamalı haç Mezopotamyada madeni paralar üzerinde görülmüştür.Hristiyanlıkta,Bizans sanatında,Orta Amerikada,Mayalarda da görülmüştür.Hind kültüründe ve Jajinizmde gamalı haç çok yaygındır ve uğur simgesidir Kolları sağa dönük haç güneşi;sola dönük olanı tehlike ve büyücülüğü yansıtır. Gamalı haça erken Hristiyan döneminin mezar taşlarında rastlanmaktadır.
Prof.Dr.Mehmet Aydın.Ansiklopedik Dinler Sözlüğü.Konya.2005.s.241

Gamalı haç ismi Yunanca gama (Γ) harfine ve haç şekline (+) atfen verilmiştir. Svastika kelimesi Sanskritçe'deki su (iyi) ve asti (olmak) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. "İyi olmak, mutlu ve sağlıklı olmak" anlamlarına gelir.
Svastika Hinduizm, Budizm ve Jainizm'e göre kutsaldır. Kökeni pek çok antik uygarlığa, örneğin Mayalar, Navarrolar ve Sümerler'e, M.Ö. 4000'li yıllara dayanır.
Vişnu'nun 108 sembolünden biridir ve kolları saat yönünde dönük olan şekliyle, başarı ve uğurun yanısıra hayatın kaynağı olan güneş ışığını simgeler. Kolları ters yöne dönük şekli ise geceyi ve uğursuzluğu ifade eder.
Svastika'nın dört kolu, dört kozmik gücü (ateş,su,hava,toprak) simgelemektedir. Ayrıca bazı kaynaklarda, eski dönemlerde bu sembol sayesinde dört kozmik gücün etki altına alınıp büyü yapıldığı belirtilir.
Nazi svastikası
Gamalı haç, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Alman Nazi partisi ve hükümeti tarafından amblem olarak kullanılmaya başlanmıştır.OZ Damgası, Gamalı Haç, Svastika, adlarıyla anılan bu işaret Ön-Türk göçleriyle Hindistan a gitmiş, Nazilerin Hint-Cerman ırkı teorilerinin amblemi halinde ortaya çıkmıştır. Bu simge, Ön-Türklerde OZ laşarak tanrıya erişmeyi temsil eder
(Vikipedi)

Huri ve Mitaniler M.Ö.3500-1260 yıllarına uzanan devletlerdir ;Diyarbakır ve çevresinde ikamet etmişlerdir
Hani Hurri’lerin merkezidir:
Hani ilçemize bağlı Huri (Gömeç ) ve Hurrik (Aka) köyleri o zamandan kalmadır
Dicle ilçemizin sınırları içinde bulunan Mitanan kalesi (Metinan /Sağlam köyü) Mitannilerden kalmadır.Eğil-Dicle arası 10 köy Metinilidir.
Karacadağın güney tarafı Mahal Mitanan (Mitanlar yurdu) adını taşır.Halk buna Mahal Metinan demektedir.Mazıdağı-Derik ile Çınar arasında Karataş,Arısu,Gümüşyuva,Derinsu köyleri metini’dir
Buradan hareketle bu yörenin de Mitanni’lerin bir yerleşim merkezi olduğu söylenebilir.
Çınar. İlçemize bağlı 'Huri-Hurik' (Sırımkesen Köyü) ile Beneklitaş Köyüne doğru geçit veren 'Bestahuriyan' (Huri­ler Deresi)'nin Milattan önce 1500 - 3000 yılları arasında bu yöreye egemen olan 'Huri Devleti' zamanından izler taşıdığı anlaşılmaktadır.

BİSMİL'DE TAPINAK!

19.07.2008
Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde Ilısu Baraj Gölü altında kalacak höyüklerden Hırbinmerdan'da Orta ve Geç Tunç dönemlerine ait atölyeler, tapınak ile dinsel seremonilerin yapıldığı meydandan oluşan yapılar ortaya çıkarıldı.
Hırbinmerdan'da çalışan İtalyan kazı ekibinin başkanı Catania Üniversitesinden Nicola Laineri, 2003 yılından itibaren kazı çalışması yaptıkları alanda, milattan önce 2 bin 200 ile bin 600 yılları arasına tarihlenen Orta ve Geç Tunç dönemine ait bir yerleşim olduğunu bildirdi. Yerleşimde çok iyi korunmuş Orta Tunç dönemi yapıları bulunduğunu ve şimdiye kadar Mitanni dönemine ait bir tablet ile Suriye kültürü olan kahverengi ve kırmızı renkteki çok sayıda çanak çömlek bulduklarını belirten Laineri, ''Kırmızı kahverengi olarak işlenen çanak çömlekler, bize bu bölgenin kuzey Suriye ile ticaret halinde olduğunun işaretlerini veriyor. Sadece burada görülen bu teknik, boyama ile değil, objelerin fırınlarda farklı ısıya maruz bırakılmasıyla oluşturulmuş. Az ısı verilen parçalar kahverengi diğerleri kırmızı renk alıyor'' dedi.

TAPINAK BULUNDU
Laineri, şimdiye kadar yaklaşık bin metrekarelik alanı gün yüzüne çıkardıklarını ve saray olduğunu düşündükleri bir yapı, çok sayıda çalışma atölyesi ile tapınak ve dinsel seremonilerin yapıldığını düşündükleri bir meydan bulduklarını ifade etti. Laineri, ''Orta Tunç dönemine ait bu bölgede, belki de en iyi durumda olan bir binayı ortaya çıkarmaya başladık. Çok güzel duvarları var, muhtemelen bir saray. Sonra merdiven bulduk. Kültepe'dekine benzeyen merdiven yukarıdaki, bu saray olduğunu düşündüğümüz yapıya çıkıyor. Kazdığımız alanda çok sayıda atölye var. Bunların bir tarafında ise tapınak ve meydan bulduk'' diye konuştu. Buldukları eserler arasında en dikkat çekici parçaların ise 25-30 santimetre ebatlarındaki kenarları süslenmiş, ortasında kadın ya da erkek figürü ile ön kısmında dışarı çıkıntı yapan küçük bir çanağın bulunduğu rölyefler olduğunu kaydeden Laineri, bunların şimdiye kadar sadece Irak'ta bir adet bulunduğunu ve bölgede çok sayıda Orta Tunç yerleşimi olmasına rağmen ilk kez Hırbinmerdan'da ortaya çıktığına dikkat çekti.
Kazı ekibi başkanı Nicola Laineri, şöyle dedi:
ORTAYA ÇIKANLAR
''25-30 santimetre boyutunda, etrafı boya ve çeşitli dekorasyonla süslü, ortasında çoğunlukla çıplak kadın figürü bulunan bu rölyeflerden 4 tane bulduk. Ayaklarında halhal olan çıplak kadın figürünü duruşuyla İştar ile ilişkilendiriyoruz. Ön kısmında işlevsel olmayan küçük çanağa su ya da şarap konularak tanrı ya da tanrıçaya sunulduğu anlaşılıyor. Bunlardan 4 tane bulduk. Bulduğumuz başka parçalardan 3 tane daha olacağını düşünüyoruz. Rölyefin üzerindeki deliklerden bunun duvara monte edildiği anlaşılıyor. Meydan dediğimiz alanda bunların yanı sıra üzerinde çok sayıda geyik motifi olan eşyalar bulduk. Bunlar dinsel ritüeller için kullanılmış olmalı. Yörede Orta Tunç dönemine ait Üçtepe, Ziyarettepe, Salattepe ve Ahmetli yerleşimleri olmasına rağmen ilk kez Hırbinmerdan'da bu rölyefleri bulduk. Bundan önce sadece Irak'ta Asur dönemine ait İştar tapınağında bir adet bulunmuştu. Orada bulunan parçada da aynı motif, aynı dekorasyon, kırmızı siyah renkli ve ortada kadın figürü bulunuyordu. Sadece altında sıvı konulduğunu düşündüğümüz küçük çanak yoktu.''
SURİYE VE ANADOLU İLE TİCARET
Dicle Nehri'nin hemen yanında, ovanın dağlarla buluştuğu yerleşimin önemli bir ticaret merkezi olduğunu söyleyen İtalyan arkeolog Nicola Laineri, ''Mezopotamya'da o dönemde çok büyük şehirler var. Ancak Hırbimerdan küçük bir şehir olmasına rağmen ticaret için önemli bir noktada. Burası Suriye ve Anadolu ile ticaret yapıyor. Ergani'de maden kaynakları var. Madenler buranın üzerinden Suriye tarafına götürülüyor'' dedi. Laineri, bilgisayar üzerinde Hırbinmerdan kazısının 3 boyutlu rekonstrüksiyonunu oluşturarak bunu Diyarbakır Arkeoloji Müzesine teslim edeceklerini sözlerine ekledi. Ilısu Barajı inşaatının başlaması durumunda Hasankeyf'in yanı sıra su altında kalacak olan Diyarbakır'ın Bismil ilçesindeki bazı höyüklerde tarihi kültürel varlıkların kurtarılması amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı, Orta Doğu Üniversitesi ve DSİ arasında protokol imzalanarak, 2000 yılından itibaren kazılara başlanmış, İtalyan ekip ise 2003 yılında kazı çalışmasına başlamıştı.

Dsöz

TARİHE IŞIK TUTUYOR!


28.07.2008
Bismil İlçesi'nde Kortiktepe'deki arkeoloji çalışmalarının, Yukarı Mezopotamya tarihine ışık tutacak.
Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde Ilısu Barajı altında kalacak Kortiktepe'deki arkeolojik kurtarma kazısını yürüten Prof. Dr. Vecihi Özkaya, burada insanlığı ilgilendiren her türlü oluşumun kendi açısından ilklerine tanık olduklarını bildirdi.
YUKARI MEZOPOTOMYA TARİHİ
Diyarbakır-Batman sınırında, Dicle Nehri ve Batman Çayı'nın kesiştiği yerde bulunan Kortiktepe'deki kazılar 8 yıldır sürdürülüyor. Kortiktepe kazı ekibi ve Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Özkaya, Kortiktepe kazısının, yeterince bilinmeyen yukarı Mezopotamya'nın kültürel zenginliklerini ortaya çıkararak, bilim dünyasında küresel heyecan uyandırdığını söyledi.
İNSANLIĞIN ORTA MALI
Elde ettikleri sonuçların evrensel olduğunu ifade eden Özkaya, ''Bunlar, insanlığın ortak malı niteliğindedir. Burada insanlığı ilgilendiren her türlü oluşumun kendi açısından ilklerine tanık oluyoruz. Kuşkusuz bu özelde bölge, genelde Anadolu topraklarının tarihi zenginliklerinin ön plana çıkması açısından çok önemli'' dedi.Özkaya, 8 yıldır süren kazı çalışmalarında 12 bin yıllık tarihi buluntuları ortaya çıkardıklarını belirterek, şöyle konuştu:''Çanak çömleksiz denilen Neolitik dönem, yani tamamen taşa dayalı üretim biçiminin yaşandığı bir dönem var burada. Bu dönem öncesine ait bazı kalıntılar da saptadık. Bölgede ve Anadolu'da bilinenin ötesinde kültür ve yerleşim tarihi açısından, hatta inanç tarihi açısından en erken ipuçları veren eserlerle karşı karşıyayız. Eserlerin çoğunluğu, literatürde intramural denilen konut tabanlarına gömülmüş mezarlarda ortaya çıkıyor.''
TOPLUMSAL HİYERARŞİ VE SINIFLAŞMA VAR
Yerleşimdeki buluntuların, insanlarının beslenme ve barınma kaygısını aşarak estetikle tanıştıklarını, toplumsal hiyerarşinin oluştuğunu ve hatta dinsel sınıfın ortaya çıktığını gösterdiğini ifade eden Özkaya, şunları kaydetti:
''Geçmişin günümüze taşınmasındaki en büyük araç, insanların inançları ve inançlarıyla bağlantılı yapılanmalardır. Dolayısıyla gömü ve gömüyle bağlantılı armağanlar, inanç değerlerinin bir yönlendirmesidir. Bunlara baktığımızda genel anlamda insanların beslenme ve barınma kaygısını aşarak, estetikle tanıştıklarını görüyoruz. Eldeki sonuçlar, üretim tekniklerinin geliştiğini, toplumsal hiyerarşi ve sınıflaşmanın oluştuğunu, en azından dinsel bir sınıfın olduğunu ortaya koymaktadır. Kuşkusuz ortak paylaşım, ortak yaşam alanları söz konusu ama bunun içinde paylaştıran ve paylaşanlar var. Bu bakımdan belki de dünyanın ilk örgütlü gelişkin toplumuyla karşı karşıyayız. Bu dönemde güney ve kuzey Mezopotamya'da birçok yerleşim var ama Mezopotamya'da bu şekilde bütün ögeleri kapsayan ikinci bir yerleşim bilinmiyor.''
''MÜZENİN YARISI KORTİKTEPE ESERLERİ İÇİN DÜZENLENDİ''
Ortaya çıkardıkları kültür ürünleri ve arkeolojik verilerin Kortiktepe ve eserlerin sergileneceği Diyarbakır Müzesi'ni emsalsiz kıldığını anlatan Özkaya, şöyle devam etti:
''Analiz numuneleri zaten tahminlerin ötesinde çok ciddi sonuçlar getirecek ama Diyarbakır Müzesi'nde teslim edilmiş eserler anlamında değerlendirirsek, yeni binaya taşınacak müzenin yarısı Kortiktepe eserleri için düzenlendi. Yine de Kortiktepe eserlerinin ancak dörtte biri orada sergilenebilecek. Şimdiye kadar Diyarbakır Müzesi'ne 1500-2 bin civarında envanterlik eser teslim ettik.'' Eserlerin özelliklerine değinen Özkaya, dönemin yalın yaşam biçimiyle bağlantılı olarak günlük hayatı ilgilendiren taş kaplar, taş baltalar, likitler denilen yontma taş aletler ile korunması ve günümüze ulaşması büyük öneme sahip kemik aletler bulduklarını bildirdi. Özkaya, ''Hayvan kemiklerine işlenmiş öylesi figürler var ki bunların günümüze kadar taşınmış olması bir yana, üzerindeki figürlerle dönemin dinsel yaşantısına ışık tutacak olması çok önemli. Bunların tamamı emsalsiz eserler. Yine sosyal anlamda zenginleşmenin bir ürünü olarak özellikle başta kadınlarda ve erkeklerde takı eserleri, yılan taşına işlenmiş çok değişik takılar söz konusu'' dedi.
TASVİR VE TEKRARDA ISRAR, DİNSEL SEMBOLLER
Yazının olmadığı bir dönemi araştırdıklarına dikkati çeken Özkaya, tasvir ve tekrarda ısrar olduğunda buna bir anlam yüklenmesi gerekliliğinin ortaya çıktığını vurguladı. Prof. Dr. Özkaya, taş ve kemik nesneler üzerinde yılan, çıyan, akrep, dağ keçisi gibi figürlerde ısrar edilmesi ve bunların yoğun kullanılmasını dinsel sembollerle açıkladıklarını bildirdi. Çevredeki zararlılardan korunmak için tılsıma başvurma ve bunların yarattığı tehditlerden kaynaklı dinsel inanç geleneklerin oluştuğuna dair ipuçları bulduklarını ve bu tür inançların uzantılarının bugün de olduğunu belirten Özkaya, şöyle konuştu:
GEOMETRİK MOTİFLER
''Ayrıca tekrarlı geometrik motifler var. Örneğin taş kaplar üzerine baktığımızda, oradaki geometrik dekorasyon sıradan olmanın ötesinde, örneğin kabın biçimi, üretim tekniği ve kullanım amacına bağlı değişkenlik gösteriyor. Dolayısıyla kendi içinde değişken tek tür figürlerde ısrar, bu eserler üzerinde tasvir edilmiş figürlerin toplumsal kabul görmüş dinsel ögeler olduğunu gösteriyor ki bunlarla bir şekilde diyalog kurduğunuzda dönemin sosyo-kültürel yapısını bütün yönleriyle çözme olanağı veriyorlar.'' Özkaya, Ilısu Barajı'nın alanı su altında bırakacağını ancak bunu fazla hissetmeden çalışmalarını bilimsel yöntemler ve büyük iş gücüyle tamamlamaya çabaladıklarını ifade ederek, ABD üniversiteleri Harvard ve Yale ile Almanya'dan bazı bilim adamlarıyla ortak çalıştıklarını söyledi.
KAYMAKAM, EKİBİ ZİYARET ETTİ
Öte yandan, kazı ekibini ziyaret eden Kaymakam Hasan Tanrıseven, 8 ayrı kazı çalışmasının yapıldığı Bismil bölgesinin Mezopotamya tarihi konusunda önemli bir yerleşim alanı olduğunu vurguladı. Kortiktepe'deki sonuçlardan çok etkilendiğini belirten Tanrıseven, ''12 bin yıllık geçmişe dayanan tarihin söz konusu olduğu bu kazı, sadece Türkiye değil dünya çapında öneme sahip. Prof. Dr. Özkaya ve ekibinin bu çalışmasıyla, tarihin bir bölümü yeniden yazılacak gibi görülüyor'' dedi.

Dsöz

Diyarbakırda 40 höyük vardır,bunların altında tarih yatmaktadır.genelde Asur medeniyeti gözleniyor
Aktepe höyüğü

 

HURRİ veya KHURİ diye bilinen bu kavmin asıl adı HURİ'dir.

HİTİTLER'in bir kabilesi olan HURRİ veya daha doğrusu HURİ, HURLAR'ın URARLAR'ın akrabası olduğunu A.M. MANSEL "Eski Doğu ve Ege Tarihinin Ana Hatları" adlı eserinin 13. sayfasında DİL yönüyle şöyle açıklamaktadır:
 HURRİ dili de, ASUR dilini önemli bir şekilde etkilemiştir,"
 email: ttrkkan@excite.com
Hurrice, M.Ö. 2300 ile M.Ö. 1000 yılları arasında Önasya ve Mezopotamyanın kuzeyinde Hurriler ve Mitanniler tarafından konuşulmuş dil.(vikipedi)
Hurrice İÖ 2. binde Doğu Anadolu'da ve Kuzey Mezopotamya'da en çok konuşulan dil idi. Son araştırmalara göre, Hurriler İÖ 3. binde Doğu Anadolu dağlarında ve Kuzey Mezopatamya'da yerleşmişlerdi. Kısa zaman önce elde edilen kaynaklarda Akkad Kralı Naram-Suen zamanında Aus bölgesinde ve Yukarı Mezopotamya'da Hurrice olarak açıklanan kent adları ile kişi adlarına rastlanmıştır.
Hurrice tabletlerin belli başlı buluntu yerleri Boğazköy'den başka Ortaköy (Şapinuva), Kuzey Suriye'de Ras Şamra (Ugarit), Suriye'nin orta Fırat bölgesinde Meskene (Emar)'de, yine Suriye'de Tel Hariri (Mari)'de, Yukarı Mezopotamya'da Tel Berak ve Mısır'da Tel el-Amarna'dır. Boğazköy'de bulunan Hurrice metinlerin büyük çoğunluğu dinsel içeriklidir.

HİTİTLERDEDİLhttp://www.volkanderinbay.net/hitit/default.asp?konuno=401

 

 

//anadolu.iwarp.com/ANASAY_files/Urartu_dili/urartu%20dili.htm

 

Tapınak günışığına kavuştu

 

 

 

 

Hurri-Mittanilere ait bir tapınağı ortaya çıkardı

Hurri-Mittanilere ait Tapınak günışığına kavuştu
FARAÇ ÇOBANOĞLU,Taraf/ - Istanbul - 13.09.2008
Müslümantepe höyüğünde süren çalışmalar deyim yerindeyse mutlu sonla bitti. Doç. Dr. Eyyüp Ay başkanlığındaki kazı ekibi Hurri-Mittanilere ait bir tapınağı ortaya çıkardı

27 uzman ve 67 işçinin iki ay süreyle Diyarbakır ili Bismil ilçesinin güneydoğusunda bulunan Müslümantepe höyüğünde sürdürdüğü çalışmaların sonucunda Hurri-Mittanilere ait bir tapınak ortaya çıkarıldı. Ekibin bu büyük başarısıyla tarihin karanlık sayfalarından biri daha aydınlanmış oldu.
Kazı ekibinin başkanı Gaziantep Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Proto-Historya ve Ön Asya Arkeolojisi Anabilim Başkanı Doç Dr. Eyyüp Ay. Yardımcıları ise Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Bahattin Çelik ve yine Gaziantep Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Çağrı Murat Tarhan.

Ekip başkanı Eyyüp Ay ile kazı ve ortaya çıkan buluntuların nasıl yorumlanması gerektiği üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sayın Ay, bu yıl yürüttüğünüz çalışmalar ve yaptığınız kazılar hakkında bize genel tablo çizebilir misiniz?
Müslümantepe kazısı (Ilısu Barajı su göleti altında kalacak) üç alanda yürütülmekte: Bunlardan ilki mezarlık alanı, diğeri tepe alanı ve üçüncü alan da etek alanı. Müslümantepe kurtarma kazısının temel amacı su altında kalacak olan höyükteki kültürel statigrafiyi, yani tabakalamayı tesbit etmek; buradaki kültürleri ortaya koyup dünya bilim ve arkeolojiye kazandırmak ve su altında kalacak eserlerin bir kısmını kurtarıp Diyarbakır arkeoloji müzesine kazandırmak.

Şimdiye değin yapılan kazılarda MÖ 4500’e tarihlenen ırak’taki Proto Sümer bir yerleşim alanı olan El Ubeyt kültüründen başlayarak MS 14. yüzyıla kadar geçen Sümer-Akad, Eski Asur, Hurri-Mittani, Orta Asur, Geç Asur Roma Bizans, Selçuklu Dönemi kültürlerine ait buluntular ortaya çıkarılmıştır.
2008 kazı sezonunda etek alanındaki bir test çukurunda Müslümantepe’de olduğunu daha önce bilmediğimiz El Ubeyt kültürünü tespit ettik.

Mezarlık alanında daha çok MÖ 2. bine ait Hurri-Mittani mezarlığını açığa çıkardık. Bizi asıl heyecanlandıran sonuç; Müslümantepe’nin tepe alanında açığa çıkan ve dönemini kesin bir biçimde tarihlendiren Hurri-Mittani dönemine ait tapınaktır.

Kazı alanında ayrıca, seyyar kutsal ocaklar, yeraltı tanrılarına sunuda kullanılan dibi çıkarılmış çanak, ekmek kurbanı için bir altar, saçı kurbanı için buğday-arpa taneleri, içinde henüz ne olduğunu bilmediğimiz ancak analize gönderdiğimiz, olasılıkla tütsüde kullanılan bir bitki kalıntısı ve ayinde kullanılan üzeri mitolojik sahne boya bezemeli Mittani bardakları ve yine ayinde kullanılan üzerinde tanrıça figürü bulunan kule biçiminde bir kandil ele geçmiştir.

Hurri-Mittanilerin Mezopotamya’ya giriş istikameti Kafkas ve Kuzeybatı İran olduğu biliniyor, ancak şimdiye değin onlara ilişkin buluntular Kuzey Mezopotamya’nın ovalık alanlardaki keşiflerle sınırlıydı ve dolayısıyla Sümer-Akad dininden etkilenmiş biçimiyle tanınıyorlardı. Ancak Müslümantepe’deki keşifler, Hurri-Mittani’nin kuzeydeki dağlık alanlardaki henüz bozulmamış dinlerine ilişkin belgeler olması açısından ayrıca önemlidir.

Hurri-Mittanler Mezopotamya’ya hangi tarihte gelmiş?


Hurri ve Mittaniler ayrı ayrı zamanlarda Mezopotamya’ya intikal etmişleridir. Hurriler hem seramik ve mimari buluntularına göre hem de filolojik metinlere göre MÖ 4. bin sonu ile 3. bin başlarında Kafkaslar üzerinden geldikleri bilinmektedir. Son 10 yıldaki kazılarda özellikle de Çorum’un Ortaköy’ünde yer alan Şapinuva Hitit kentinde ele geçen Hurrice metinlerin çözümlenmesi sonucunda bugünkü Kafkas halklarının kullandığı dil yapısını yansıttıkları anlaşılmıştır. Daha çok Asya steplerinde at yetiştiriciliğiyle uğraşıyor olmalılar. Nitekim onlar atı M.Ö 1500’lü yıllarda Mezopotamya’ya getirmişlerdir.

Mittaniler ise bugünkü Hindistan ve İran coğrafyasından yola çıkarak M.Ö 15-16 yüzyılda Kuzey Mezopotamya’ya ulaşmış Hint-Ari bir kavimdir. Bunlar Yukarı Mezopotamya’da yaşayan Hurrileri egemenlikleri altına almış ve uzunca bir süre, MÖ 13. yüzyılda Hititler onların hâkimiyetlerine son verinceye kadar egemenlikleri devam etmiştir.

Hurrilere ait bir dinden söz ettiniz. Dinin onların toplumsallaşmasına, iç dayanışmaya etkisi olmuş mudur?

Geleneksel Mezopotamya halkları hakkında bildiğimiz din-toplum ilişkisi Hurriler için de geçerli olduğunu varsaydığımızda, kuşkusuz Hurri dini ve mitolojisi öğrenildiği oranda Hurri toplumunun örgütlenme ve işbölümü hakkında bilgi sahibi olacağız.

Erken Dönem Mezopotamya halkları arasında toplum tapınak etrafında örgütlenmiş ve rahip beyler tarafından yönetilmişlerdir. Bu örgütlenme modeline göre, her bir Sümer kenti aynı zamanda her bir Sümer tanrısının ikametgâhıdır. Kentin toprakları “Tanrı’nın arazisi”, sürüleri “Tanrı’nın sürüleri”dir. O kentin halkı da aynı Tanrı’nın kulları olarak bu alanlarda çalışır, ürettiklerini tapınağa gönderir ve ihtiyaçlarını tapınaklardan karşılardı.

Ancak bir süre sonra, ki bu M.Ö 3 binin başlarıdır, Sümerlerin deyimiyle ‘tac gökyüzünden yeryüzüne düşmüştür’ ve kentin merkezinde yer alan devasa tapınaklar toplumsal önemlerine paralel olarak küçülmeye başlamış, onlara alternatif olarak saraylar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu saraylarda da Lu-Gal yani “kral” hakimiyetini kurmaya başlamıştır. Ancak bu radikal değişimin temel dinamiklerini saptama konusunda henüz yeterli bilgiye sahip değiliz.

 
Kaynak: FARAÇ ÇOBANOĞLU,Taraf

Medeniyetin beşiği Diyarbakır’da tarihin izlerini arkeoloji  müzesinde görebiliyoruz
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                         

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğu'nun Tarihi Değişiyor

Tarih: 25 Temmuz 2006 Kaynak: Birgün
Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde süren Körtiktepe arkeolojik kurtarma kazısını sürdüren Prof. Dr. Vecihi Özkaya, Çayönü ile bilinen bölgenin neolitik tarihinin, Kargamış, Batman ve Ilısu kurtarma kazılarında ortaya çıkan sonuçlarla değişmeye başladığını söyledi. Dicle Üniversitesi (D.Ü) Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Vecihi Özkaya, 6 yıldır sürdürdükleri Körtiktepe kazısında, şimdiye kadar yüzlerce envanterlik eseri ortaya çıkardıklarını belirterek, kazılar sürdükçe Körtiktepe'nin çok önemli neolitik yerleşim olduğunun ortaya çıktığını bildirdi.

Kargamış, Batman ve Ilısu Barajı kurtarma kazıları ile bölgenin bilinmeyenlerinin aydınlanmaya başladığını ifade eden Özkaya, şunları söyledi: "Şimdiye kadar Çayönü ile bilinen bölgenin neolitik tarihi, Kargamış, Batman ve Ilısu kurtarma kazlarında çıkan sonuçlarla değişmeye başladı. Özellikle Körtiktepe şimdiye kadar ki buluntularıyla neolitik dönemin ileri düzeydeki bir temsil cisi. Körtiktepe, bölgede ortaya çıkan yerle simler arasında özellikle bulguları açısın dan öncelikli durumda. Şu an Anadolu'nun güneydoğusu için şunu diyebiliriz.

Batman Barajı altında kalan Demirköy yerleşimi, cılız bulgularıyla erken dönemi temsil eder. Yine, Batman Barajı altında ka lan Hallançemi'nde yerleşim daha ileri olsa da sosyal, kültürel ve dinsel değerlerin pek algılanmadığı bir yer.

Körtiktepe ise, bunlarda olmayan sosyal, dinsel, ticari, sanatsal değerlerin gelişmişli ğini temsil eder ve bunların izahını kolaylaş tiran bulgularıyla gündemdedir. Başka biı deyişle, Demirköy ile Irak'taki Şanidar ve Zawicemi köy olarak kalırken, Çayönü ve Körtiktepe'yi dönemin kentleri olarak nite lemek mümkün. Körtiktepe, neolitik döne min ileri düzeydeki bir temsilcisidir.
Arkeolojik Araştırmalar Işığında Diyarbakır ve Çevresi
Nevin Soyukaya*
Müze şehir.Diyarbakır.YKY yay.İst1999
Hilar Mağaralan, Diyarbakır'm Ergani ilçesi yakınlannda. Anadolu'da insan ya§amına elverisU Mm koşulla-n, dördiincii Jeolojik zamanın pleistosen evresiyle baskr, insamn alet yapabilir diizeye ula§ması ancak birkag milyon yılı bulmaktadır ki, işte geldiği bu a§a-ma ile insanoğlu, hayatta kalabilmek i^in doğa ile savaşmaya ve bunun sonucunda da diinyayı kendi etkisine sokmaya baskr. Arkeoloji de uygarhk tarihi-nin basjangıcim oluştaran bu evreden itibaren insa-nı izlemeye ba§lami§tır.
Yapılan arasUrmalarla giiniimiize dek ula§abilen aletlerden anla§ildigina göre, Anadolu'nun ilk sakin-leri, Paleolitik (Eski Ta§ Devri) ve Mezolitik (Orta Ta§ Devri) gağlarda ya§amlanm avcihk ve toplayıcihk ile siirdiiren tiiketici insan topluluklandır. Bunlar mağa-ralarda ve kaya sigmaklannda ya da ge^ici yerle§me-lerin birinden diğerine goq ederek ya§amlanm siir-diirmusjerdir. İstanbul'da Yanmburgaz; Antalya'da Karain, Beldibi, Belba§i, Ökiizini, Kumbucagi; Adıya-man'da Palanlı, §ehremiztepe, Piran; Kars'da Camus-lu; Elazig'da Kiilliiniinini; Gaziantep'te İkizini ve §arkk Mağara; Antakya'da Kanal, U^agizlı, Tıkah, Merdivenli; Diyarbakır'da Malikli ve Hilar Mağarala-n ile İsparta'da Kapahin Mağaralannda ele gegen bulgular, Anadolu'da Paleolitik gagjn Alt, Orta ve list evrelerinin ya§anmi§ olduğunu kamtlamisV-
Buzullann gozülmesini izleyen neotermal iklim §artlannm var olduğu dönemde, yabanî bitki ve hay-van tiirlerinin iiretilmeye, evcille§tirilmeye uygun ol­duğu, ilkel tanm iqin elverisji toprak ve Mrnin ya-nısıra, geleneksel bilgi birikimine sahip, teknoloji ba-kımından belli bir diizeye ula§mi§ insan kiimelerinin de var olduğu diinyamn belli bazı bölgelerinde, insa­mn besin iiretimine, yani avcı ve toplayıcılıktan ta-nma, hayvancıliga ge^tiğini göriiriiz. Neolitik veya Cilah Tas. Devri dediğimiz bu dönemde, insanoğlu-nun olağaniistii qabası ve sarf ettiği emekle, doğanın koşullanna bağlı olan el değmemis. fiziksel diinya (doğal gevre) deği§meye ba§lami§tır, insan topluluk-lanmn kaydettiği bu a§ama ile de, onlara, belli bir siire i^inde tiiketilenden fazlasmi iiretebilme imkam-m sağlamisUr. Bu da insanligin geli§mesine biiyiik hız kazandırmistır.
iki milyon yilhk iiretim öncesi dönemine kar§ihk, insanoğlunun iiretimciliğe dayah 10-12.000 yilhk bir dönemde ula§tigi diizeye bakıldiginda, emeğe dayah itici giiciin biiyiikliigiinii kabullenmemek miimkün değildir2.
Güniimüziin yararlı bulunan ya da yok edilmek is-tenen sosyal, kiiltiirel ve ekonomik kuramlannin bii-yük böliimiiniin basjangic. noktalanm, iiretime ge?i§ evresinde aramak gerekmektedir.
İnsanoğlunun gocebe ya§amdan yerlesjk diizene gegi§i, iiretime dayalı olmayan avcı ve toplayıcı bir ya§amdan besi iiretimine dayalı bir ekonomiye geqi-§inin ya§andigi en eski merkez Yakın Doğu olmuşte. Tanm ve hayvancıliga dair bilgiler ve iiriinler bu merkezden Asya, Avrupa ve Afrika'ya yayılmistır3-
Yakın Doğu Neolitik uygarligi i?erisinde Anado-
lu'ya baktigimızda, son yıllarda yapılan arkeolojik kazı ve arasUrmalar ile Giineydoğu Anadolu'da yer alan Batman gayı kıyısındaki Hallan Cemi, Demirköy Höyiik ve Dicle'nin bir kolu olan Boğazçay'm kena-nnda yer alan Çayönii Yerleşmeleri, bölgeyi ilklerin ye§erdiği 50k özel bir konuma oturtmu§tur.
Coğrafî konumu, yer §ekilleri, ildim ve su diizeni, gerek bugiinkü gerekse tarihöncesi gağlardaki Gii­neydoğu Anadolu'nun, doğal çevresini befirleyici ve
kiiltiirel çevrebilim acmndan en etkili ogeler olmu§-tur.
Giineydoğu Anadolu, Tiirkiye'nin yakla§ik % 8'lik bir bölümiinü kaplayarak coğrafî bölgelerimizin de en ku?upnii olu§turur. Ancak doğal bir bölge olan bu alan, elbette ki Tiirkiye simrlannda sona erme-mektedir. Bir yandan Filistin'e, diğer yandan da Zağ-ros etekleri boyunca Basra Körfezine doğru devam eden bu bölge, biitiin tarih boyunca gerek kendi i?in-deki iilkeleri birbirlerine, gerekse bunlan daha uzak-lardaki iilkelere bağlayan yollann doğal güzergâhı
olmu§tur. Bunun sonucu olarak da bu yollar boyun­ca toplumlar ya birbirleri ile ban§ iginde ticaret ya-parak, ya da sava§arak kiiltiir alisveri§inde bulun-mu§lardır. Biitiin bunlann sonucunda yine bu alan, milattan binlerce yıl önce geli§en ilk biiyiik uygarhk-lann ve özellikle verimfi topraklan ile ilk etkili tanm-cıligin geli§me alanı olmuştar. Bu nedenle hilal bi-Cjmli olan bu doğal gevre, tarihgiler ve arkeologlarca 'YerimU Hilal" olarak adlandinlmaktadır. Giineydoğu
Anadolu ise Verimli Hilal'in birbirinden Roller ile ay-nlmis. iM uzak ucunun birle§tiği, kuzeye doğru en 50k sokulduğu ve en biiyiik genisjiğe eri§tiği orta ke-simini oluştarmuştar. Bölge icmde yol §ebekesi bakı-mından âdeta bir diigiim noktası duramundadır. B61-genin ya§antısında, en eski gağlardan bu yana, ula-sun ve ticaretin gelişmesinde 50k etkili olan bu yol-lardan en önemlileri, doğuda Bitlis Gediği ve Rahva Boğazı'm a§arak Van Gölii kıyılanna, tarihöncesi gağlann basjica doğal cam kaynaklanndan biri olan Nemrut yanardagmin eteklerine kadar uzanan yol ile, daha batıda Dicle'nin gömiik vadisini Meyerek dağ-kk bölgeyi daha aleak olduğu orta kesiminden a§an yoldur. Bu iki yol Diyarbakır Havzasmda birleştikten sonra, giineye, Zağros dağlanmn eteklerini Meyerek Basra Körfezine ve batıya Urfa ve Halep iizerinden Filistin kıyılanna giden iki kola aynlmaktadır4.
Böylesine verimli ve kav§ak noktada bulunan bu topraklarda, insanoğlunun ilkleri ba§ardigi avcılık ve toplayıcılıktan tanma ve yerlesjk diizene gecjsj ya§adigi dönemden bu giine Diyarbakır ve yakın çevresi-nin, siirekli bir yerlesjme sahne olduğu, yapılan arke-olojik kazılar ve arastanalar i§iginda kanıtlanmishr.
HALLAN CEMi
Anadolu'nun sjmdiye kadar saptanmis. en eski köy yerleşmesi olan Hallan Cemi, Batman ili, Kozluk il§e-si yakınlannda, Batman Çaymin doğu kıyısında gee. pleistosen dönemine ait bir terasın kenannda yer al-maktadır. YaWa§ik 4,3 m. yüksekliğinde, 7 hektarlık bir alam kaplayan yayvan bir tepedir.  1991 yılında basjayan kazılar, Diyarbakır Miizesi ve Amerika De­laware Universitesi'nden Dr. Michael Rosenberg'in ortak çali§malan ile yüratülmektedir.
Günümiizden yakla§ik 10.600-10.000 yıl öncesine tarihlenen Hallan Cemi Tepesi, çanak comleksiz Ne-olitik dönem yerle§me yeri olarak, bu §agm en erken evreleri konusunda yeni bilgiler vermektedir. Bu gii­ne kadar yapılan kazılarda iiq yapı katı tespit edil-miştir. Tepenin en yüksek kısmında agiga Qikanlan yakla-§ik 15 m. çapında, çevresinde mimari birimlerin yer aldigi merkea bir meydan tespit edilmiştir. Etrafını çevreleyen alana göre meydan doğal ve sig bir co-kiintiiniin icmde yer almaktadır. Höyiikte iskamn ba§lami§ olduğu ilk evrelerden itibaren yerieşmenin bir parçası durumunda olan bu cokiintiiniin, höyiik-teki 600 yillik iskân boyunca siirekliliğini koruma nedeni heniiz tam olarak anla§ilamami§tır5. Höyii-giin ortasındaki bu meydamn ilk yerle§imden itiba­ren zaman zaman bir aqik alan ya da bir copliik ye-ri olarak kullanıldigi,  burada yapılan kazılarda oldukça yoğun hayvan kemi-ği, yontma ta§ alet artıklan ve ta§ par-çalannm aqiga Qikanlmasından anla§il-mishr. Ancak bu alanda ele geçen kö-miirleşmis. dal parçalannm olması bu­rada kulübe benzeri ah§ap bir yapimn da var olabileceğini, yine boynuzlan ile iiq rum koyun kafatasimn bulunmus. ol­ması bu alamn 50k isjevli olarak kulla-nılmis.  olabileceğini,   mimari  ogelerin her iic. yapı katında farkhlıklar göster-mesi, buna kar§in meydan olarak nite-lenen bu aqik alamn her iiq yapı katın­da da kullanılmis.  olması, bu alamn, Hallan Cemi sakinleri icm önemli oldu-ğunu dusundiirmektedir6.
Hallan Cemi ; taş
Mimari
Hallan Qemi'de şu ana kadar birden fazla yapı tii-rii agiga sikanlmishr. Yiizeye yakın ilk yapı tipi; "IT'§eklinde, a§inmi§ nehir tasjanndan in§a edilmi§, 2-3 m. çapında ve i§levi belirienememis. kiicuk yapı-lardır. Diğer bir yapı grubu ise; daha biiyiik ve özen-le in§a edilmis. olan yuvarlak planlı yapılardır. gap-Ian 4-6 m. arasında deği§mektedir. Aralannda yakla-§ik 1 m. kadar acMik bulunan gift duvar sıralı olan bu tip yapıdan iki örnek bulunmuştar. Giri§leri, ta§-lann istif edilmesiyle oluştarulan di§a doğru genisje-yen bir tiir holden sağlanmaktadır7. Biiyiik yassı, yu-mu§ak kumta§i bloklanndan öriilii duvarlann kalın-hklan 5-10 cm. arasında deği§mektedir. Bu yapılann iq tabanlanmn di§ zeminlerinden yakla§ik 50 cm. da-ha a§agida olduğu, dolayısıyla da yapimn sig bir çu-kura gömiilii yapıldigi tespit edilmiştir. Yakla§ik 1 m. yiiksekliğe kadar öriilii ta§ duvarlann iizerinin dal
örgii çamur sıvah yapı tekniğinde olu§turulduğu ka-zıda ele geçen, dal izli yanmis. kil parçalanndan an-la§ilmaktadır. Yapimn ta§ duvarlan iizerinde list 6r-tiiyii ta§imak icm konulan direklere ait 6 noktada 10 cm. genisjiğindeki dikey bosjuklar aqiga Qikanlmi?, evlerin merkezinde, ocak olabileceği diisuniilen "U" bicmli yapılar bulunmuştar. Evlerin iq tabanlanmn, list iiste birkac. kez yenilenmis. olduğu tespit edilme-si, evlerin uzun bir siire kullanılmis. olduğunu göster-mektedir8.
Hallan Qemi'de yine yuvarlak planlı ancak diğeri ne göre farklılıklar gösteren bir yapı grubu daha ele gecmlmiştir. Öncekilere oranla daha kugiik boyutta olan bu yapılar da, yuvarlak plan içermektedirler. Bu yapılann duvarlannda yerieşmenin hemen yamndan akan Sason Qayı yatagindan toplanan çayta§lan kul-lamlmistır ve girişte bir hoi kısmı bulunmamaktadır. list örtalerinin ise diğer yapılarda olduğu gibi çamur sıvak dal veya kami§ örgii tekniğinde yapılmis. oldu­ğu kabul edilmektedir. Bu yapılann tabanlan ise yü-zeyi diizeltilmi§ kumta§i bloklan ile kaplanmis. ta§ do§emelidirler.
Kiicuk Buluntular
Hallan Qemi'de bulunan yontma ta§ aletlerin bii-yük Qoğunluğunu doğal cam, geri kalamm çakmak ta§i aletler oluştarmaktadır. Doğal camın, kuzeydeki Nemrut Dagi'ndan temin edildiği belirienmiştir. Daha
qok iisgen bigimU mikroUtler, sırth ve kesik dilgiler ile mikrodilgilerin yam sıra değisjk tipte kazıyıcılar da ele gesmiştir.
Ya§amlanni avcihk ve toplayıcılık ile siirdiiren Hallan Cemi insamnın iirettiği siirtme ta§tan amq ve gere?ler, bu topluluğun en giizel buluntulanm te§kil etmektedir. Siirtme ta§ buluntular arasında, yakın ?evrede mevcut olan kumta§indan oyularak yapıl-mi§, diiz dipU, dik profflli gövdeye sahip, ince cidar-h, kâse formunda ta§ kaplar önemli yer tutar. Baa kaplann iizerleri gizgisel geometrik ya da §ematize
edilmis. hayvan figürleri (sıra haUnde yiiriiyen ii? ko­pek) ile bezenmiştir. Bazı kaplann agiz kenarlannda ise bir yere asmak amacıyla ku?iik delikler a?ilmi§tır. BezemeU ta§ kaplar di§inda hayvan basji havan tok­maklan, süslii askılar, boncuklar, balta, topuz ba§la-n ile basit heykelcikler olduğu dusunülen objeler bu-lunmaktadır9.
Kaayı yapanlar, hayvan ba§U havan tokmaklan ile Kuzey Irak'taki Nemrik 9 buluntulan arasında ben-zerlikler kurmaktadırlar. Yine gayönii ve NevaU Qori gibi diğer Giineydoğu Anadolu akeramik NeoUtik yerleşmelerdeki gibi, ?ok sayıda, ortası kısmen ya da tamamen deUnmis. i§levi tam olarak beUrlenemeyen, yuvarlak ya da oval ta§lar da bulunmu§tur10.
Tas. aletlerin yam sıra kemik aletler de ele ge^mi?-tir. Bunlann arasında yoğun olarak bulunan kemik bızlann yam sıra balık oltası ve 50k az sayıda iğne
ile i§levleri beUrlenemeyen oval bi^imli, iizerinde birbirine yakın iki delik olan kemik nesneler bulun-muşte. Tas. kaplarda olduğu gibi kemik aletler iize­rinde de basit geometrik gizgi bezemeler yer almak-tadır. Yme NevaU Qori'de benzerierine rastlamlan iizeri kazıma yılan motifi ile bezeU bir kemik obje bulunmu§tur".
Hallan Qemi'de ele gegen hayvan kemiklerinin analizi sonucu daha 50k memeli hayvanlann varligi tespit edilmiştir. Koyun, keqi, kızıl geyik, domuz, ko­pek ya da gakal kemiklerinin yam sıra kaplumbağa, köy Höyiik, 1989 yılında, Guillermo Algaze tarafın­dan Giineydoğu Anadolu Projesi kapsamında bölge-de yapılacak barajlann göl sulan altında kalacak kültiir varhklannin belirlenmesi ile ilgili Batman ile Bismil arasında yapılan yüzey arasUrmasında tespit edilmiştir. 1993 yılında yapılan aynntılı ikinci bir yüzey ara§tırmasimn ardından, 1997 yılında Ihsu (Hasankeyf) Barajı göl sulan altında kalacagindan Diyarbakır Miizesi ve Amerika Delaware Üniversite-si'nden Dr. Michael Rosenberg'in katihmıyla kurtar-ma amacji kazı galigmalanna ba§lanmi§, ancak deği-§ik nedenlerle kazılar, son iki sezonda sürdiirüleme-mi§tir. Höyiikteki yerle§menin boyutlanmn ve kültiir dolgusunun kalınliginın saptanması, mimari kalıntı-lar, hayvan kemikleri ve karbonize olmu§ bitki kalın-tılanmn yardımı ile buradaki yerlesMerin kiiltiirleri-nin, sosyal ve ekonomik ya§antılannm anla§ilması kazılar siirdiirüldiigii takdirde ogrenilebiUnecektir.
Yiizeyde bulunan yontma ta§ endiistrisine ait bul-gulara göre, yerle§menin Hallan gemi'den daha geq, gayönii'nden ise daha önce olduğu sonucuna vanl-mi§ ve Giineydoğu Anadolu'da Neolitik gağda Hallan
Cemi ve Qayönii yerle§meleri arasındaki tamamlayı-cı kronolojik bo§luğu doldurması ile önem kazanmi§-tır. Dolayısı ile, Qayönii kiiltiiriiniin geU§imini anla-mak a^isından, ve Qayönii kiiltiiriiniin Anadolu'nun giineyindeki kiiltiirlerden etkilenerek deP de, daha eski Anadolu kiiltiirlerinden etkilenerek geli§tiğini kamtlaması a^isından Hallan Cemi ve Demirköy H6-yük biiyük önem ta§imaktadırlar14.
Demirköy'de bir sezonluk kazıda kayda değer bir mimari kalıntı yakalanmami§tır. Ele geçen seramik par^alanndan, yerle§mede bilingli olarak iiretilmis. ve pi§irilmi§ kaba hamurlu kaplann var olduğu ve bir parça da, ta§ kâselerdeki asılma deUWerine benzeyen bir deUgin bulunması, bu kabın da ta§ kâseler gibi
kullanıldigmi göstermektedir. Yine ele geçen parça-lardan, Demirköy yerle§iklerinin kilden hayvan ve insan fıgiirinleri yaptıklan anla§ilmaktadır. Yontma ta§tan iiretilen ön kazıcılar, kazıcılar, deUciler, uckr, sırtlı dilgiler, ay bicjmU mikrolitler, sırth mikro uckr, ii§gen bicjmU Nemrik tipi u§lar ve yukanda geçen di-ğer tipler, Hallan Cemi yontma tas. endiistrisi ile son derece benzerUk göstermektedir. AçkiU balta, biley ta§i ve havan eli gibi siirtme ta§ aletler de vine Hal­lan Cemi ile benzerlikler göstermektedir. Demirköy'de toplanan hayvan kemiklerinin analizlerinde geyik,
yabanî domuz ve koyunun varligi saptanmis. ancak evciUeştirmenin var olup olmadigi anla§ilamami§tır. Aynca Bitumen'den yapılmis. ve isjevi anla§ilamayan minik halka parçalan ele gecmlmiştir. Batman petrol
iiretim tesisleri  aWa getirildiği zaman Bitumen'in varligmi da yadsımamak gerekmektedir15.
Yiizey buluntulan ve kazı bulgulan, Demirköy Yerleşmesinin Neolitik Çağ kiiltiiründe Hallan Cemi ile Çayönii arasındaki tamamlayıcı kronolojik bo§lu-ğu doldurması a§isından önem kazanmistır. Kazılann sürdiiriilmesi halinde birçok biUnmeyene i§ik tutaca-gi bir gerçektir.
TiLHUZUR (YAYVANTEPE)
Diyarbakır'ın Ergani İlçesinde Tilhuzur-Yayvan-tepe Köyiindedir. Höyiik, Çayönii yerle§imine 2200 m. uzakhkta, Boğazçay'ın sol kıyısında kumta§i kayaligm iizerinde yer almaktadır.
Yayvantepe'de 1991-1993 yıllan arasında Di-yarbakır Miize Miidiirlugii adına Prof. Dr. Meh-met Özdoğan ba§kanliginda kazılar yüriitiilmii§-tiir.

Yayvantepe'nin, Çayönii neolitik çanak comle-ği ile e§ malzeme verdiği, yüzey toplamalan ile agikça belirlenmiştir. Aynca yüzey toplamalann-da ve kazılarda Halaf boya bezemeli parçalar da bulunmuştar. Giineydoğu Anadolu'da Halaf dö-nemi ile çanak comleksiz neolitik §ağ arasındaki kiiltiir siireci, Çayönii Tepesindeki az sayıda örnek dismda pek fazla bilinmemektedir. Yayvantepe höyiigiinde son neoUtik döneme ait çanak com-lek, Çayönii Tepesinin siiriilerek a§inmi§ ve dola-yısıyla da tam olarak belgelenememis. en iist kat-mamndaki malzemeler ile yakından benzeşmek-tedir. Bu nedenle de Yayvantepe, Qayönii'nde ek-sik kalan kiiltiir siirecini tamamlamakta ve Halaf kiiltiiriine gecjs. ile ilgili yeni bilgiler sunmaktadır. Yayvantepe'de Son NeoUtik döneme ait kerpic. yapı kalıntılan bulunmuştar. 3 yapım evreli olan bu yapimn en iist evresi §iddetli bir yangın geck-miştir. Çayönii Tepesine 50k yakın bir konumu olan Yayvantepe höyiigiiniin, Qayönii'nden 50k farkU bir mimari gelenek sergilemesi oldukça il-ginçtir. Çayönii tepesinde yapılarda ta§ kullaml-digi halde, Yayvantepe'de hemen hemen tiimii ile kerpic. bir mimari sergilenmektedir. Yapılann i§ böliimlenmesinin Çayönii ile kar§ila§tinldiginda daha kiiciik olduğu göriiliir.
Yayvantepe'de NeoUtik dönem ve Halaf Kiiltürii dismda, Son KalkoUtik, İlk Tung Çagi, Demir Çagi ve Orta Çağ tabakalanmn da olduğu belirlenmi§tir16.
GİRİKİHACİYAN
Diyarbakır İli, Ergani İl§esi, Ekinciler Köyii yakın-lanndadır. 1968, 1970 yıllannda İstanbul ve Chicago Üniversiteleri Giineydoğu Anadolu Tarihöncesi Ara§-tırmalan Karma Projesi kapsamında kazılmisrır.
Girikihaciyan, M.Ö. 6. Bin sonlan ile 5. Bin ba§la-nna tarihlenen "Gelişkin K6y "evresi ya da İlk Kalko-litik Çağ olarak adlandmlan ilk tanmcı köy topluluk-lanna giizel bir örnek oluştarmaktadır.
Kuzey Irak, Suriye ve Giineydoğu Anadolu'da gö-riilen, yuvarlak planlı, kubbeli evleri, zengin boya
bezemeU ganak gomleği ile tanınan Halaf Kiiltiirii ile ilgili, iilkemizde ender yerle§im yerlerinden biri ola­rak bilinen Girikihaciyan'da bu kiiltiiriin tipik bulun-tulan ortaya sikanlmisUr.
Tolos olarak tammlanan yuvarlak planlı yapılar ve bu mimari kalıntılann bulunduğu katlarda boya be­zemeU Halaf tiirii ganak gomlek parçalan ele ge^iril-mi§tir. Kazıyı yiiriitenlere göre, Grikihaciyan boyalı seramikleri, bezemede kullamlan bezekler topluluğu bakımından, en 50k Arpa^iya ve Tel Halaftakilere benzemektedirler. Yrne burada ele geçen kilden ya-pılmi§ fıgiirinler, Halaf kültiiriiniin tipik örneklerini olu§turmaktadırlar17.
ÜÇTEPE
Höyiik, Diyarbakır'ın 40 km. giineydoğusunda, Di-yarbakır-Bismil karayolunun kenannda,  Batihlarca
Kurkh denen, eski Kerh ya da Kerh-i Dicle köyiiniin batısında, Dicle'nin kollanndan bin olan Göksu Ça-yı'nın kıyısında yer almaktadır. 250x200 m. boyutla-n ve 44 m. yüksekliği ile Giineydoğu Anadolu'nun en biiyük höyüklerinden biridir. Diyarbakır Miize Miidiirliigii ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakiil-tesi'nden Prof. Dr. Veli Sevin'in ortaWa§a yüriittiikle-ri kazıya 1988 yılında basjanmisrır.
Höyiik, 1865 yılında burada bulunan iki stelle Ar-keoloji diinyasında iin ve önem kazanmishr. Assur imparatorlanndan II. A§sur-nasir-apli (LO. 883-859)
ve oğlu iU. §ulmanua§erid'e (LO. 858-824) ait yazıt-h ve kabartmah bu steller, bu gün British Museum'da sergilenmektedir. Assur iilkesinin kuzey simnnda yer alan bu bölgenin Assurlular'm göziinde biiyük bir önem tasjdigi ve II. A§sur-nasir-apli'nin burada Urartular'a kom§u bir sınır eyaleti olu§turup, bir sa-ray in§a ettirdiği, stellerin iizerindeki yazıtlardan an-la§ilmaktadır. Yrne U^tepe ve yakın gevresinin aym zamanda Mitanni Devleti'nin merkez bölgesi olduğu, I. Adad-nirari (LO. 1307-1275) dönemine ait Assur belgelerinden ogrenilmektedir.
Höyiik, Erken Kalkolitik Qağ'dan Roma İmparator-luk Dönemi'ne kadar siireldi bir yerlesjme sahne ol-mu§tur18.
Bugiine kadar yapılan kazılarda Roma dönemine ait mimari kalıntılar, plan itibari ile pek fazla bilgi vermemekle birlikte 3 yapı katı a^iga sikanlmishr. İlk
yapı katında bir taban ve bir tandır bulunmuştar. Ancak bu katta ele geçen buluntular arasında iki adet gee. Roma sikkesi, Aramice yazıtlı ta§ kabartma ve Latince yazıtlı bir kitabe parçası tarihleme agisın-dan oldukça önem ta§imaktadırlar. ikinci yapı katın­da tarn plan vermeyen dere ta§lanndan öriilü duvar kalıntılan bulunmuştar. Ancak iiciincii yapı katında, tabamnın çakıl ta§lanndan ilgin<j bir do§eme ile kap-landigi anla§ilan dörtgen planlı bir mekân bulun­muştar. Bu yapıda bulunan Roma imparatorluk gagi sikkesi yapıyı tarihlemede yardımcı olmuştar19.
Helenistik döneme ait dere ta§lanndan temellerin iizeri kerpig duvarlara samp, oldukça özenli, çakıl ta§lanmn ikiye böliinerek diiz kısımlan iiste gelecek §ekilde yapılmi§ bir d6§eme agga 5ikarılmi§tır. Yine sıvah ve sıvalann iizerinin siyah, ye§il, kırmızı ve be-yaz renkte boyah olduğu kerpig duvarh yapı kalıntı-lannin bulunması, yine Tigranes adlı Armania krah-na ait olduklan belirlenen dört adet sikkenin ele geq-mesi olduk?a ilgin?tir20.
1988-1992 yıllan arasında yapılan be§ sezonluk kazı 5ah§malannda Helenistik Dönem yapı katlanmn altında Yeni Assur Dönemine ait yapı katlan saptan-mi§ ve oldukça özenli in§a edilmi§, saray olabileceği dusunülen yapı kalmtılan ile sur duvan kalmtılan bulunmu§tur. Höyiigun kuzey kesiminde Yeni Assur Dönemi eyalet sarayına ait olduğu dusunülen, kalın-hgi; 5,5 m.'yi bulan bir duvar ve bununla bağlantih
olacagi dusunülen çamur sıva iizerine siyah-beyaz renkte yapılmis. duvar resmi parçalan agiga Qikanl-mista. Bu tiir bezemeli duvar örneklerini, Ninive, Kalhu ve Dur-§arrukin gibi başkentler ve Til Barsip ve Hadatu gibi eyalet merkezlerinde de görmekteyiz. Yapının özenli mimarisinin yam sıra Dicle Vadisine bakan konumu da sjmdiye kadar bilinen öteki Yeni Assur saraylanmn konumlanna da benzerlik göster-mekte, aynca II. Assurnasirpal ve oğlu III. Salmanas-sar'a ait stellerin de vine bu kesimde bulunması bu yapimn saray olma du§uncesini guglendirmektedir.
Yeni Assur Dönemine ait ikinci önemli yapı, höyii-pn doğu kesiminde bulunmu§tur. Kuzey-giiney doğrultusuda uzanan bazalt sur duvan ile onunla bağlantih olduğu du§unülen doğu-batı doğrultusuda uzanan biribirine paralel dört kerpic. duvar agiga 51-kanlmi§tır. Bu dört duvardan en giineydeki bazalt ta§larla simrlandınlmi§ çakıl ta§larla öriilü bir temel iizerine, diğerleri ise doğrudan toprak iizerine otur-tulmuşta. Yakla§ik 2 m. kalınhginda olan bu duvar-lann doğu u?lan, höyup bir ku§ak gibi ?evrelediği dii§iiniilen qsM dolgu ile birleşmektedir. Kazıcılar tarafından yapılan ?ah§malar sonucunda, bu çakıl dolgunun, giiniimiize iki ya da iic. ta§ sırası kalmi§, bir sur duvannm i? dolgusu olduğu anla§ilmi§tır. Ku­zey-giiney yöniinde uzanan bazalt duvann, yiizeye yakın olan biiyiik böliimiiniin köyliilerce sökülerek, Dicle'nin kollanndan biri olan Ambar gayı iizerinde yapılan demiryolu köprüsii in§aatında kullamlmak iizere ta§indigi 6grenilmi§tir.
Prof. Dr. Veli Sevin, U§tepe'yi ba§tan ba§a ku§attı-gi anla§ilan bu duvann, 1865 yılında höyiigun ilk kesfrni ger§ekle§tirmis. olan J. G. Taylor'ın ('Travels in Kurdistan", Journal of the Royal Geographical So­ciety, XXXV, 1865, 22 vd.) konu ettiği ve Part Döne-mi'ne tarihlediği surun, giinümüze ulaşmis. kalıntıla-n olduğunu diisunmektedir21. Yeni Assur Dönemi'ne ait 3 yapı katı saptanmisUr. Yme bu dönem yerle§-mesinde a§iga §ikanlan bir anne ile §ocuğuna ait mezarda, ol-duk§a nitelMi beyaz porse-lenden kaplar, altın hızma ve kiipeler, bon-cuk dizisi kol-yeler, bronz yüzük ve bile-zikler, kemik nesneler bu-lunmuştar22.
Yeni Assur yerle§meleri-nin altında önemli bir ya-pıya ilisjdn mi-marhk kalıntı-lan ile 50k zengin bulun-tular elde edil-mi§tir. Doğu yama§ta a§iga Sikanlan MÖ. 2. Bin yılın ilk yansına ve hatta M. Ö. 17. yiizyıl civanna ait olan kori-dor şeklindeki
bu yapı, kuzey-giiney doğrultuda uzanmaktadır. Ya­pılan kazılarda ne kuzey ne de giiney ucu belirlene-memis. olan yapı, bazalt temel iizerinde kerpi§ duvar-lara sahiptir. Son derece önemli saray türii bir yapı-ya ait olması gereken yapmm i§inde 2. Bin yılın ilk yansına tarihlenen iri depo kaplan ve 50k sayıda farkh boyutlarda kaplara ait par§alar bulunmuştar. Yine bu buluntular arasında, pembe renk hamurlu ve astark, §ark yapımı, iyi pismmli, astariizerine kırmı-zımsı kahverenginde boyalı, paralel hatlar arasında-ki igi taralı ii§genler ve noktalardan olu§an bezeme-
li "Habur Sera-miği" tipindeki kap, olduk§a önemlidir23.
Yazik belge-lerle Assurlular a§isından bii-yiik bir strate-jik önem ta§i-digi anla§ilan Ugtepe Yerlesj-minin, Mitanni Devleti'nin merkezi olarak kabul edilen bu bölgede, bu dönemde de önemli bulun­tular vereceği muhakkaktır24.
ZiYARET TEPE
Diyarb a-kır'ın Bismil II-§esi, Tepe Bel-desinde, Dicle ve Batman Ne-hirlerinin bir-leşme yerinin 20 km. batısın-da yer alan Zi-yaret Tepe H6-yugiinde Dr. Timothy Mat-ney  ba§kanlıginda   1997-1998  sezonlannda yüzey arasUrmaları yapılmista.
Yukan §ehir (Ana Höyiik) ve A§agi §ehirden olu-§an yerlesjmde, Ge§ Neolitik, Kalkolitik döneme ta-rihlenen el yapımı kaba hamurlu seramik parçalan, az sayıda i§lenmi§ obsidien ve çakmakta§i aletler, da-ha önce Ugtepe Höyiik kazılannda ele geçen Erken 2. bin dönemine ait kırmızımsı kahverengli seramikler-le benzerlik gösteren seramik parçalannin yam sıra az sayıda "Habur Seramiği" olarak adlandmlan çizgi boyama bezemeli seramikleri, Orta Assur, Erken De-mir gağ, Yeni Assur, Roma, Sasanî, Bizans ve İslamî dönem malzemeleri tespit edilmiştir. Yiizey arasUr-masında bütün bu toplanan veriler, Ziyaret Tepe'de aralıksız bir yerlesjmin varligmi kamtlar niteliktedir. Ancak Qrta ve Erken Assur dönemlerinde önemli bir merkez olduğu, ele geçen bu dönemlere ait malzeme-nin yoğunluğu ve niteliğinden anla§ildigi gibi ara§-tırmada tespit edilen sur duvanmn varligi da bunu destekler durumdadır. Ziyaret Tepenin gelecekte ya-pılacak kazılarla önemli bulgular vereceği kesindir25.
SONUÇ
Diyarbakır, Batman ve çevresindeki yerleşmelerin yamsıra Urfa, Elazig ve Malatya'da yapılan arasUr-malar, ilk iiretime gecjs. a§amasında Güneydoğu Anadolu'daki merkezler arasında bir kültür birliğinin varligim kamtlar. Bu kültür birliği giineyde Sina'ya ve İran Azerbaycam'na dek yayılmaktadır. Bu genis. coğrafi bölgede yerlesjk ya§amın köklü ve kendine özgii bir yapıya sahip olduğu göriiliir. Giineydoğu Anadolu'da gelişmis. mimari, artistik beğeni ve kar-ma§ik dinsel ya§ama sahip olan topluluklann ya§a-digi dönemden bir süre sonra, ilk yerle§ik toplumlar daha batıda, Konya Ovası ve gevresinde de göriilme-ye basjanır. Yeni iiretim ekonomisinin sağladigi kül­tür diizeyine yakla§ik 1000 yillik bir gecikmeyle ba§-layan bu merkezlerden en dikkat gekicileri, A§iklı Höyiik, Can Hasan III, Suberde ve tabii ki, olduk^a gelişkin bir ya§am tarzı sunan Çatal Höyiik'tiir.
Diyarbakır ve gevresinde bu giine dek yapılan 50k az sayıdaki arkeolojik ara§tırma ve kazılardan elde edilen sonu^lar, yalmzca Anadolu tarihi a^isından değil, insanlık kültür tarihi yöniinden de olduk^a önemli ve ilkleri i^eren veriler sunmusjardır. Bölgede tespit edilmi§ yiizlerce höyükte yapılacak kapsamlı ara§tırma ve kazılar ile bir^ok biUnmeyene cevap ve recek bulgular da elde edileceği muhakkaktır.
Giineydoğu Anadolu Projesi kapsamında bölgede yapılacak barajlar, bölge ekonomisi a^isından elbette ki son derece önem ta§imaktadır. Ancak PaleoUtik dönemden basjayarak Orta Çağa kadar ya§amın siir-diigii bu bölgede yapılacak barajlann, göl sulan al-tında yiizlerce höyugiin kalacagi da bilinen bir ger-gektir. Arkeolojik potansiyel a^isından olduk^a zen-gin yörede, etkilenecek alanlarda arkeolojik, tarihsel kalıntılar ve yerel kültür mirasimn belgelenmesi, yo-ğun arkeolojik ara§tırma ve kazılann yapılması ka^i-mlmaz bir zorunluluktur.
Doğa ve kiiltiirle varligim koruyan insamn ve ta­biî uluslann, gağda? diinyada, kültür ve doğa önce-UkH ya§am politikalan belirlemeleri siireklilikleri a§i-sından zorunlu kılınmaktadır.
NOTIAR

  1. Prof. Dr. Veil Sevin, Anadolu Arkeotojisi, Der Yayınlan, Istanbul 1997, s. 9-10
  2. Prof. Dr. Halet Qambel, "Güneydoğu Anadolu Tarih Öncesi Ara§tlrma-larimn Kültür Tarihi Baklmmdan Önemi," Atatürk Konferanslan, 4 (1970), Ankara,   1973
  3. James Mellaart, Yakın Doğunun En Eski Uygarhklan, Arkeoloji-Sanat Yaymlan, İstanbul  1988, s. 7
  4. Prof. Dr. Halet Qambel-J.R. Braidwood, Güneydoğu Anadolu Tarihön-cesi Ara^tmnalan,   istanbul   1980,  s.   66-68
  5. Dr. Michael Rosenberg, Hallan Cemi, Kazl Sonus Raporu 1992
  6. (TAY) Tiirkiye Arkeolojik Yerle§meleri (Neolitik 2), Hallan Cemi, Ege-Yaymlan, İstanbul,   1997
  7. Dr. Michael Rosenberg, Hallan Cemi Kazl Sonus Raporu 1993
  8. Dr. Michael Rosenberg, Hallan Cemi Kazl Sonus Raporu  1992
  9. (TAY Tiirkiye Arkeolojik Yerleşmeleri, (Neolitik 2), Hallan Cemi, Ege Yaymlan, istanbul,   1997
  10. Dr. Michael Rosenberg, Hallan Cemi Kazl Sonus Raporu 1991
  11. Dr. Michael Rosenberg, Hallan Cemi Kazl Sonus Raporu 1993
  12. (TAY Tiirkiye Arkeolojik Yerleşmeleri (Neolitik 2), Hallan Cemi, Ege Yaymlan, istanbul,   1997
  13. Dr. Michael Rosenberg, Hallan Cemi Kazl Sonus Raporu 1993
  14. Dr. Michael Rosenberg, DemirkSy Höyiik, Kazl Sonus Raporu   1997
  15. (TAY Tiirkiye Arkeolojik Yerleşmeleri, (Neolitik 2), DemirkSy Höyiik, Ege Yaymlan, İstanbul  1997
  16. Dos. Dr. Mehmet Özdoğan-Dr. Isabella Caneva, Yayvantepe Kazl So­nus Raporu,  1991
  17. Prof. Dr. Halet Qambel-J.R Braidwood, Güneydoğu Anadolu Tarikon-cesi AraShrmalan,   istanbul   1980,   s.   23-24
  18. Prof. Dr. Veli Sevin, Ug Tepe Kazılan, Arkeoloji Sanat Yaymlan, is­tanbul  1989, s. 7-8
  19. Prof. Dr. Veli Sevin,   Ugtepe Kim Sonus Raporu,   1990
  20. Prof. Dr. Veli Sevin,  Ugtepe Kazl Sonus Raporu,  1992
  21. Prof. Dr. Veli Sevin,  Ugtepe Kazl Sonus Raporu,  1991
  22. Prof. Dr. Veli Sevin, Ugtepe Kazılan, Arkeoloji Sanat Yaymlan, istan­bul 1989, s.  11.
  23. Prof. Dr. Veli Sevin,  Ugtepe, Kazl Sonus Raporu,  1991

Prof. Dr. Veli Sevin, Ugtepe Kazılan, Arkeoloji Sanat Yaymlan, istan­bul  1989, s. 7.

 

 

 

Diyarbakır'da 400 Höyük Var...
19 Nisan 2008
DİYARBAKIR MÜZE MÜDÜRÜ BİLİCİ, HÖYÜKLERE ZARAR VERİLMEMESİ KONUSUNDA UYARDI.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yüzlerce tarihi höyüğün tahrip edildiği öğrenildi.

Çiftçiler ve hazine avcılarının höyüklere zarar verdiğini ifade eden Diyarbakır Müze Müdürü Mehmet Bilici, höyükler çevresinde yapılan arkeoloji kazılarında, Neotik ve Ortaçağ'a ait birçok eserin bulunduğunu söyledi.

Batman'ın Hasankeyf ilçesinde yapılacak olan Ilısı Barajı projesi kapsamında tarihi kalıntıların su altında kalacak olması nedeniyle bölgede son yıllarda kazı çalışmaları hız kazandı.

9 höyükte arkeolojik kazı çalışmasının yapıldığını kaydeden Diyarbakır Müze Müdürü Mehmet Bilici, "Bölgede yerli ve yabancı bilim adamları desteği ile kazı çalışması yapılmaktadır. 2007 yılında yapılan kazılarda, Neotik ve Ortaçağ dönemlerine ait, insanların ilk kullandığı araç gereçler, dini idoller gibi eserler çıkarılıp
müzeye taşındı. Höyüklerde kazı çalışmalarımız Temmuz ayında tekrar başlayacaktır" dedi.



Müze Müdürü Bilici, sözlerine şöyle devam etti:
''Diyarbakır'da yaklaşık 400 höyük var. Müdürlüğümüzde görevli arkeologlar tarihi kalıntıları tespit ve tescil çalışması yapmaktadır. Ancak bölgede çiftçilik ile uğraşan vatandaşlar ile defineciler izinsiz kazı yaparak höyükleri tahrip etmektedir. Türkiye ilk yerleşim yerlerinden biri olduğu için höyük açısından çok zengin bir ülke konumundayız. Vatandaşların höyüklere zarar vermemesi için çeşitli girişimlerde bulunduk. Köy muhtarlarını sürekli bilgilendiriliyoruz".(haberdiyarbakır)

 

Bismil ilçesi

KAVUŞAN HÖYÜK KAZILARI

Genel Bilgi

Kavuşan Höyük kazıları, T.C. Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün izniyle, Diyarbakır Müze Müdürlüğü'nün başkanlığı altında, Ege Üniversitesi�nden Doç.Dr. Gülriz Kozbe ile Marmara Üniversitesi�nden Doç.Dr. Kemalettin Köroğlu�nun katılımlarıyla 2001 yılında başlatılmıştır. ODTÜ-TAÇDAM (Tarihsel Çevre Değerlerini Araştırma Merkezi)�a ait �Ilısu ve Karkamış Baraj Gölleri Altında Kalacak Arkeolojik ve Kültür Varlıklarını Kurtarma Projesi� kapsamında yürütülen kazılara ağırlıklı olarak Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencileri katılmaktadır.
Kavuşan Höyük, Diyarbakır ili Bismil ilçesinin 10 km güneydoğusunda, Yenice köyü İnardı mezrası sınırları içinde, Şeyhan Çayı�nın Dicle Nehri ile birleştiği noktanın hemen doğusunda yer almaktadır. Höyüğün boyutları, doğu-batı yönünde 175 m, kuzey-güney doğrultusunda 75 m, yüksekliği ise üzerinde yükseldiği çakıl ve alüvyon dolgu ile birlikte kuzeyde 8 m iken alüvyonların doldurduğu güney kesimde 2 m kadardır. 1.3 hektarlık yerleşim alanına sahip  olan höyük, deniz seviyesinden 538 m yüksekliktedir.    
Höyük, yeni teknolojik olanaklarla bölgede hızla gelişen tarımsal faaliyetlerden oldukça zarar görmektedir. Nitekim hem höyük üzerinde hem de yakın çevresinde yoğun olarak pamuk ve sebze tarımı yapılmaktadır.

 

Kazı Çalışmaları

Höyükteki kazı çalışmalarımız, 2001�de açılan F 14, F 15, E 14 ve G 14 açmaları ile 2002 yılında başlattığımız F 13 ve H 12 açmaları olmak üzere toplam 6 alanda yürütülmüştür. Kazı ödeneğinin olmaması nedeniyle 2003 yılında çalışılmayan höyükte, iki yıl içinde elde edilen verilere göre şimdilik, Orta Çağ,Geç Demir Çağ (?), Yeni Assur Dönemi, Mitanni-Orta Assur-Erken Demir Çağ ile M.Ö. III. binyıl sonu-erken II. binyıla ilişkin tabakalar bulunmaktadır. Höyüğün olasılıkla en erken yerleşimi olan Geç Kalkolitik Dönem�e ait bazı buluntular ise çok sınırlı bir alanda ele geçmiştir.

Kavuşan Höyük�te derin tabakalara ulaşabildiğimiz iki açmada, bölgedeki vadi tabanına yakın yerleşmelerin gelişmelerini etkilemiş olan Dicle'nin akış rejimi ve taşkınlarıyla ilişkili izler de belgelenmiştir. Eğer çakıl, kum ve kil kuşağı şeklinde ortaya çıkartılan izler gerçekten yerleşim alanını etkileyen bir sel ya da taşkınla ilgiliyse söz konusu olay, açmalardan elde edilen verilere dayanarak M.Ö. III. binyıl sonu veya II. binyılın başında bir tarihte gerçekleşmiş olmalıdır.

Höyükteki Tabakalaşma

 

Orta Çağ

Höyükteki bütün açmalarda, yüzey toprağının hemen altında yaygın bir şekilde saptanan Orta Çağ yapı katı, erken ve geç olmak üzere iki evrelidir. Geç evre, sadece mezarlardan oluşmaktadır. Bu mezarlar, daha önce Orta Çağ olarak düşündüğümüz mezarlığın İslami Dönemi de kapsayacak şekilde birkaç evreli olduğunu ve daha uzun bir sürece yayıldığını göstermektedirler.
Orta Çağ�ın erken evresi, dere taşları ve sıkıştırılmış çamurla yapılmış duvarlar ile yine aynı karakterde olan taş bir döşeme şeklinde karşımıza çıkar. Ayrıca taş döşeme üzerine yanlardan desteklenerek yerleştirilmiş tandırlar ve döşemenin olmadığı yerlerde çok sayıda çukur bulunmaktadır.

Geç Demir Çağ (?)
Ağırlıklı olarak üçgenlerin kullanıldığı karakteristik bezemesinden dolayı �Triangle Ware� olarak adlandırılan mal grubuna ait keramik parçaları, Geç Demir Çağ yapı katının tarihlendirilmesi açısından oldukça önemlidirler. Kavuşan Höyük�te söz konusu örneklerin bulunduğu tabaka, Yeni Assur Dönemi�yle ilişkili çanak çömlekleri veren tabakanın üzerinde yer almaktadır. Bu durum, �Triangle Ware� türü bezemeli keramiklerin, Doğu Anadolu ve Kuzeybatı İran çevresinde olduğu gibi Ilısu Baraj Bölgesi�nde de Yeni Assur Dönemi sonrası görülen yeni bir kültürün habercisi olduklarını gösterebilir.

Yeni Assur
Gerek Kavuşan Höyük üzerinde yaptığımız yüzey taramasında, gerekse kazı çalışmalarında çok sayıda Yeni Assur türü çanak çömlek ele geçmiş olmasına karşılık, tahribat nedeniyle sağlam bir mimari henüz saptanamamıştır. Söz konusu tabanın üzerinde bir dibek taşı, üç gözlü kerpiç bir sandık ve bir kül çukuru bulunmaktadır. Sandığın içinde in situ durumda, kil yapımı 13 adet ağırşak bir arada bulunmuştur. Bu yapı katına ait taban üzerinden gelen çanak çömlekler arasında, benzerleri Orta Assur Dönemi�nde ortaya çıkan ancak bölgede daha çok Yeni Assur Dönemi�nde kullanım gören formlar bulunmaktadır. Tüm ipuçları, burasının Yeni Assur Dönemi�ne tarihlendirilen bir �faaliyet alanı� (activity area) olabileceğini göstermektedir.
 
 
Mitanni - Orta Assur - Erken Demir Çağ
Kavuşan Höyük�te M.Ö. II. binyılın ikinci yarısında yerleşim olduğunu gösteren çanak çömlek türleri ele geçmiştir. Bu bağlamda, güneyden gelen kültürlerin temsilcileri olarak Erken Nuzi, Mitanni ve Orta Assur keramikleri ile kuzeyden, bir başka deyişle, Doğu Anadolu Bölgesi�nden gelen ve M.Ö. 12. yüzyıl başı itibarıyla ortaya çıkarak Doğu Anadolu için tipik kabul edilen Erken Demir Çağ yivli keramikleri, söz konusu dönemin başlıca mal gruplarıdır.


Birçok Mitanni-Orta Assur yerleşim merkezinde olduğu gibi Kavuşan Höyük�te de, Geç Tunç Çağ keramik geleneklerini mimari evrelerle bağlantılı olarak alt gruplara ayırmak zordur. Nitekim, Kavuşan Höyük�te olasılıkla Geç Tunç Çağ�a ait birden fazla yapı katı olmalıdır.
Orta Assur Dönemi�ne ait olabilecek tek mimari kalıntı, 2001 yılında E 14 Açması�nda, sağlam durumda belirlediğimiz çamur bir duvardır. Bu çamur duvar, M.Ö. III. binyıl ikinci yarısı itibarıyla Kuzey Suriye�de görmeye başladığımız �dark rimmed orange bowls� adıyla bilinen, ağız kenarı koyu renk bant bezemeli ve portakal renkli çanaklarla ilişkili olan, taş temelli kerpiç bir duvar tahrip edilerek yapılmıştır.

 
M.Ö. III. Binyıl Sonu - M.Ö.Erken II. Binyıl
Ağız kenarı koyu renk bant bezemeli portakal renkli çanaklar, Mitanni ve Orta Assurluların bölgeye gelişlerinden öncesine ait dönemle ilişkili olduğu düşünülen ve Yukarı Dicle Havzası�nda M.Ö.II.binyılın ilk yarısı için belirleyici bir mal grubu olan kızıl-kahve boya astarlı mallar (Red-brown Wash Ware) ile Habur türü çanak çömleklerden oluşan keramik repertuarı, Kavuşan Höyük�te M.Ö. III. binyıl sonu/erken II. binyılda başlayıp II.binyılın ilk yarısında devam eden sürecin izlerini göstermektedirler. Sözü edilen mal grupları, Kavuşan Höyük�teki bu tabakanın, bölge genelinde de olduğu gibi Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya�daki gelişmelerin etkisinde kaldığını ve güneyle yoğun ilişkiler içerisinde olduğunu işaret etmektedirler.  

 

 

 

 

 

 


Sonuçlar

H 12 (Sondaj) Açması�daki sonuçlar, günümüzde alüvyonlarla dolmuş olan höyüğün güney eteklerindeki yerleşim silsilesinin kuzey kesime göre daha derine indiğini işaret etmektedir. İlk gözlemlerimize göre, höyüğün kuzeyinde prehistorik yerleşmeler, güneyinde ise M.Ö. II. binyıl ve sonrasına ait kalıntılar yoğunluk kazanmaktadır. Prehistorik yerleşmenin yayıldığı kuzey kesimin, Dicle tarafından tahrip edildiğini gösteren bulgular söz konusudur. Höyükteki yerleşim dokusu, büyük bir olasılıkla M.Ö.II.binyılın başlarında, Dicle'nin neden olduğu bir tahribata uğramış ve höyüğün üzeri çakıl, kum ve kilden oluşan bir kuşakla örtülmüş olmalıdır.
F 14 Açması�nda, Mitanni ve Orta Assur çanak çömleği ile Doğu Anadolu Bölgesi�nden gayet iyi bilinen Erken Demir Çağ yivli keramiği bir arada görülür. Yivli malların daha çok çukurlardan ve karışık topraktan ele geçmiş oluşu bu iki kültürün ilişkisini ve ortaya çıkan değişimin Kavuşan�daki oluşumunu stratigrafik olarak saptamayı zorlaştırmaktadır. Güneyden gelen Mezopotamya etkili çanak çömleklerin yanında, el yapımı, kaba mallardan oluşan kuzey kökenli bir kültürün de höyükte temsil edildiğinin belirlenmesi, 2002 yılının önemli sonuçlarından biri olmuştur.
G 14 Açması�nda ise Yeni Assur Dönemi ile Orta Çağ�a tarihlenen yapı katları arasında saptadığımız Triangle Ware türü boya bezemeli çanak çömlekler, bu yapı katı için Geç Demir Çağı tarihini düşünmemize olanak sağlar. Nitekim söz konusu bulgular, Diyarbakır Bölgesi�nde çok iyi tanınmayan Geç Demir Çağ için yeni bilgiler sağlayabilir. http://edebiyat.ege.edu.tr

ÇINAR İLÇESİ
1- Pornak Höyüğü: Beşpınar Köyü Murattaşı (Pornak) mezrasındadır. Yüksekliği fazla olmayan ama geniş bir alan kaplayan höyük hakkında kesin bir bilgi yoktur, Höyüğün toprağından faydalanmak isteyen köylülerce yapılan kazılarda çanak ve çömlek parçalarına ve sikkelere rastlanmışlardır. Höyük Diyarbakır Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Müdürlüğünce Arkeolojik Sit alanı olarak tescili yapılmıştır.
2- Kazıktepe Höyüğü: Kazıktepe Köyündedir. Uzaktan bakıldığında bir piramidi andıran bir görünüşe sahiptir. Höyük hakkında kesin bir bilgi yoktur. Höyük Diyarbakır Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Müdürlüğünce Arkeolojik Sit alanı olarak tescili yapılmıştır.
3- Şığre-Tepe: Yuvacık köyüne bağlı Tekkaynak mezrasındadır. Pornak Höyüğü biçimindedir. Tepe hakkında kesin bir bilgi yoktur.
4- Tavşantepe Höyüğü: Altınakar köyü yakınındadır. Pornak Höyüğüne benzemektedir. Höyük hakkında kesin bir bilgi yoktur. Höyük Diyarbakır Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Müdürlüğünce Arkeolojik Sit alanı olarak tescili yapılmıştır
5- İncirtepe Höyüğü: Pornak ve Tavşantepe Höyüğüne benzemektedir. Höyük hakkında kesin bir bilgi yoktur. Höyük Diyarbakır Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Müdürlüğünce Arkeolojik Sit alanı olarak tescili yapılmıştır.
6- Aktepe Höyüğü: Aktepe Köyündedir. Pornak,Tavşantepe ve İntirtepe Höyüklerine benzemektedir. Höyük hakkında kesin bir bilgi yoktur. Höyük Diyarbakır Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Müdürlüğünce Arkeolojik Sit alanı olarak tescili yapılmıştır.
Pornak, Tavşantepe, İncirtepe ve Aktepe Höyükleri aynı hizada olduklarından eskiden haberleşme aracı olarak ta kullanıldığı düşünülebilir

 

33 MEDENİYET DİYARBAKIR’A AZ GELMEZ Mİ?
M.Ali Abakay

Bu konu hakkında daha önce yazdığımız biri kitapta yer alan makale,  ikisi gazete makalesi ve bir dergi yazısı bulunmaktaydı. Gündeme taşımak istediğimiz şehrimizdeki medeniyet sayısı bilmecesi, maalesef bu güne kadar ciddî manada ele alınmadı. www.diyarbekirim.com’ da daha önce yayınladığımız bir gazete makalesini olduğu gibi ele alırken, yerel gazetelerimizde yer bulan “33 Medeniyete Kompleks” başlıklı habere dayanarak, önce yazdığımız makaleleri de içine alan çalışmamızı genişlettirip sunuyoruz. Belki bu konuda yapılan yanlışlıktan dönülür sanıyoruz. Yine de “33 Medeniyet” ismi altında şehrin tanıtımını esas alan konuşmalar ve demeçler yerel ve ulusal basında geçerse, yazdığımız bu makalenin okunmadığı kanaatine varırız. İsteyen okurlarımız, bu makaleyi istedikleri sitelere kaynak belirterek alabilir ve istedikleri bloklara taşıyabilir. Yalnız, amaç 33 Medeniyete şehri mazhar kılanları rendice etmeyecek şekilde olmalıdır. Buna itina gösterilmesini arzuluyoruz.
İnternet mahreçli (Ajans Haberi) “33 Medeniyete Kompleks” ismiyle yayınlanan 25-11-2008 Tarihli haberde, yıllardır kabulümüz olmayan kimi açıklamalar içerdiği için tashihe ihtiyaç hissettiğimiz ayrıntıları dikkatinize sunmak istemekteyim. Uygun görüldüğü taktirde bunu yayınlamasında fayda gördüğümüzü belirtmek isterim.(Diyarbakır Söz, Haber Diyarbakır  ve diğer gazeteler)
Konu hakkında günümüze kadar, kitaplarda, dergilerde, bültenlerde, makalelerde, açılış konuşmalarında, belgesel çalışmalarda “33 Medeniyet Hususu” gittikçe doğru sayılan yanlışlar içinde ilk sırayı almaktadır. Biz, bu yanlışlığın akademik boyutuyla ele alınarak değerlendirilmesine yardımcı olacak kimi tespitlerimizi ilgilenecek olanlara sunuyoruz.
                Diyarbakır konulu kimi araştırmalarımız içinde müstesna yer alan bu konu hakkında bu güne kadar biri kitapta ikisi gazetelerde yer alan üç makale yayınladık. Maalesef şehrimizde kitaplara da girmiş, resmî ve yerel yöneticilerin de sık sık kullandığı medeniyet sayısı için kimi tespitlerimizi aşağıda özetleyerek veriyorum:
                İlk makalemize bilgi sunma açısından olduğu gibi yer veriyoruz: Diyarbakır’da Hüküm Sürmüş Medeniyetler-Devletler-Beylikler.
“Her şehrin kuruluşunun tarihi vardır; daha doğrusu her şehir eski tarihe dayandırılmak istenir. Diyarbakır için böyle bir gereksinim söz konusu değildir. Milad öncesi tarih, elbette kesin ifadeler kullanılarak açıklanamaz. Fakat Diyarbakır en az beş bin yıllık bir tarihe sahip olmakla birlikte o zamandan bu güne gelen tarihi eserleriyle de buna tanıklık eder.
Dünyanın ilk yerleşik hayata geçiş yerlerinden 10.000 Yıllık tarihe dayandırılan alan, Diyarbakır-Ergani Çayönü’dür. Ayrıca höyüklerde yapılan kazı çalışmaları, bu yerleşim alanlarının daha fazla olduğunu göstermektedir. Günümüzde Diyarbakır bir açık hava müzesi konumundadır. Asurlulardan bu güne kadar gelen eserlerle Diyarbakır, İstanbul dahil olmak üzere Anadolu’daki şehirlerden tarihî geçmiş olarak ilk sırada yer alabilir kanısındayız.
Diyarbekir Tarihi’nde Basri KONYAR, Diyarbakır’da hakimiyet kurmuş devletlerle beylikleri şu şekilde sıralamaktadır:
Sümerler, Akadlar, Babiller, Etiler, Mitanniler, Komuklar, Asurlular, FTiglat Palasar ve Mildişler, Kurhiler, Muşkular, Urartular, Medler, İskitler, Kimriler, Medyalılar, Elamlılar, Lidyalılar, Persler, İskender İmparatorluğu, Selösitler, Partlar, İmparator Trajan Dönemi, Sasaniler, Romalılar, Bizanslılar, İran-Bizans Hakimiyeti, Hulefayı Raşidin ve Emeviler Dönemi, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdanoğulları, Büveyhoğulları, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Nisanoğulları, Artukoğulları, Cengiz İstilası, Eyyubiler, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Timur Dönemi, Akkoyunları, Karakoyunlular,  Safeviler, Osmanlılar.
Diyarbakır, Cumhuriyet de dahil olmak üzere kısa dönemlerde şehre hakim olan birkaç beyliği de hesaba katarsak, elliyi aşkın egemenlik kuran devlete saltanata tanıklık etmiştir. “Uygarlıkların Beşiği” olarak adlandırılan Diyarbakır’da milattan önceki egemenlikler kısa süreli olduğu için genel anlamda bir medeniyetten söz edilemez. Milad sonrası değişik inançlarla birlikte etkili olan Hristiyanlığa dayalı medeniyet söz konusudur. 630’larda gelişen İslam Medeniyeti tümüyle bir doğu medeniyetinin yaşanmış olduğu beldedir. (…) “ (*) 
Bu eserden yola çıkılarak hazırlanan Anıtları ve Kitabeleriyle Diyarbakır Tarihi isimli hacimli çalışmanın yazarı Merhum Şevket BEYSANOĞLU da belirttiğimiz beyliklerle devletlere ilişkin bir çok kaynaktan yaptığı derleme ile konu hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.
Konumuz medeniyet sayısındaki çelişkiler olduğu için kendi tespitlerimizi tartışmaya açmak istiyoruz:
Biz, kalkıp Emevilerle Abbasileri ayrı bir medeniyet olarak gösteremeyiz. Olsa olsa Arap medeniyeti içinde değerlendirebiliriz. O dönemde de Araplarda medeniyet anlayışının inanç dışında şekillenmiş olduğunu iddia edemeyiz. Her ne kadar “Medine” ismi Yesrib şehrine isim olmuşsa da Arapların Diyarbakır’da kalıcı eser bırakmaları söz konusu değildir. Onun için Diyarbakır’da Arap Medeniyetinden söz edilemez. Fakat, İslam ile gelişen Medeniyet anlayışı, bu inanca mensup olanların inanç olarak ortak medeniyetini ifade eder. Bu konuda İbni Haldun’un Mukaddime isimli sosyoloji alanında başyapıt olarak bilinen eserinin okunmasında fayda vardır.
Şeyhoğulları, Hamdanoğulları, Büveyhoğulları, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Nisanoğulları, Artukoğulları bir beylik ya da kısa süreli bir devlettir. Mervanî Devleti ile Artukî Devleti yüzyılı bulan bir egemenliğe sahiptir. Selçuklu Devleti, 1070’li yıllardan 1250’li yıllara kadar “Büyük Selçuklu” ve “Anadolu Selçuklu Devleti” ismiyle iki ayrı dönemde ele alınması gereken özel konuma sahiptir.
Belirttiğimiz bu egemenliklerin tümünün ana inancı da İslam’dır. Bu beyliklerin ve devletlerin medeniyet kurdukları düşünülemez. Ancak, bu egemenlikler için,“Anadolu ve Mezopotamya’da inanç ve millet açısından medeniyetin teşekkülüne zemin hazırlamışlardır.” tespitine varabiliriz, mimarî, dinî ve içtimaî çalışmalarıyla, ırk ve inanç olarak mensup oldukları milletlerin ismi zikredilebilir.
Cengiz İstilası ile başlayan yıkımlar, medeniyet olgusu içinde yerini bulamaz. Timur Dönemi, birkaç yıl sürmüştür. Bu iki egemenliği medeniyet olarak sunmak, medeniyet iddiasında bulunanlar için düşündürücü olmalıdır.
Eyyubiler’in egemenliği kısa süreli olmuştur. Bu sebeple Eyyubî Egemenliği, tek başına bir medeniyet olarak ele alınmaz. Eğer medeniyet olarak alınmak istenirse dinî ya da mensubiyet olarak değerlendirilmesi söz konusu olabilir.
Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Timur Dönemi, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Osmanlılar, ırk olarak Türktür. Bu devletleri, birer medeniyet olarak göstermek mümkün değildir. Diğer Türk egemenliklerini hesaba katmasak, yedi egemenlik de bir medeniyet başlığı altında toplanabilir.
Pers, Sasanî ve İran birbirinden farklı milletlerin egemenliği değildir. Üçü de isim değiştirmiş, farklı dönemlerde isimler taşıyan aynı millettir. “Pers” olarak adlandırılan Fars Milleti, aynı zamanda “Sasanî” ve “İran” ismini taşımaktadır. Halen İran için “Fars” ifadesini kullanmaktayız. Selman-ı Farisî, Araplarda ünlü bir isimdir, İslam geleneği’nde.  Avrupalı’nın “Pers” dediğine bizim “Fars” dememiz sakın ola ki dördüncü bir medeniyet oluşturmasın!… O halde İranî Medeniyet, Diyarbakır’da üç iken bire düşmektedir.
Romalılar, Bizanslılar “Roma Medeniyeti” adı altında değerlendirilmeliyken iki medeniyet olarak düşünülemez. Bu medeniyet aynı zamanda “İsevî Medeniyet” olarak ele alınabilir.
İskender Hakimiyeti ve Selevkoslar (Selökitler), birbirinin devamı olan iki devlet olarak değerlendirilmelidir. Bunu “Medeniyet” olarak değerlendirmek mümkün değildir. Makedonyalı İskender’in egemenliği, kısa sürelidir. Selevkoslar’ın da bir dönem sonra Roma Hakimiyeti içinde eridiğini görmekteyiz.
Sümerler, Akadlar, Babiller, Etiler, Mitanniler, Komuklar, Asurlular, Tiglat Palasar ve Mildişler, Kurhiler, Muşkular, Urartular, Medler, İskitler, Kimriler, Medyalılar, Elamlılar, Lidyalılar, Partlar, İmparator Trajan Dönemi tümüyle Mezopotamya Medeniyeti içinde ele alınmalıdır. Belki bu değerlendirme dışında kalabilecek Anadolu  ve bir bölümü Kafkas üzeri kaynaklı Eti, Lidya, İskit, Partlar Komuk gibi egemenliklere itiraz edilebilir. Şehrin o dönemde sürekli el değiştirmesi, bu gibi hakimiyetlerin şehir için kalıcılık ifade etmemesi göz önünde bulundurulursa Sümerler, Akadlar, Babiller, Mitanniler, Asurlular, Tiglat Palasar ve Mildişler, Kurhiler, Muşkular, Medler, Kimriler, Medyalılar, Elamlılar, İmparator Trajan Dönemi Mezopotamya Medeniyeti içinde değerlendirilmelidir.
Yukarıda özetlediğimiz şekilde şehrimizde medeniyet kurmuş devletler-beylikler şu biçimde değerlendirilebilir:
İnanç Açısından: Çok Tanrılı Mezopotamya Dönemi, Hıristiyanlık ve İslam Dönemi Medeniyeti
Irk Açısından: Çoklu Mezopotamya Kavimleri, Pers, Roma(Avrupa), Arap, Türk Medeniyeti 
Coğrafî Açıdan: Mezopotamya, Batı(Roma), Doğu Medeniyeti
Şayet bu tasnifimiz eksik görülüyorsa, “33 Medeniyet” olarak şekillendirilen söylem, uygarlıkları akla getirmektedir. Uygarlık da medeniyet içinde sadece bir alt tasnif olarak düşünülebilir ki bu da medeniyet karşılığını taşımamaktadır. Şayet uygarlıklar ile medeniyetler arasında bir ayrım görmeyenler varsa, bunun da hata olduğunu söylemekte yarar vardır. Kızılderililerin “İnka Medeniyeti”, “İnka Uygarlığı” şeklinde de düşünülebilir. Bu da bizim Mezopotamya için düşündüğümüz medeniyet tanımı gibidir. Fazla süreli hakimiyet kuramayan Kurhiler için “ Kurhi Medeniyeti” ifademiz, çiğ bir ifade olarak, sahiplenmeyecektir. 
Kalkıp  Sümer, Akad, Babil, Subaru (Mitanni-Hurri), Asur, Kurhi, Urartular, Med, Medya, Elam adı altında medeniyet düşünmek, açıkça var olagelen ilmî-bilimsel anlayışı dışlamak anlamını taşır. Mezopotamya’da aynı coğrafyada egemen olan bu saltanatlarda insanı aynı, geleneği ve göreneği farklı olmayan, inanışları iç içe geçmiş, giyim ve kuşamı farklılık arz etmeyen, mimarî anlayışı birbirini etkilemiş kavimden çok aile egemenliği özelliğini taşıyan, ismen farklı yaşam olarak benzer özelliklere sahip Mezopotamya’da medeniyetler icat etme,  yersiz bir uğraştır.  
Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Timur Dönemi, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Osmanlılar medeniyet kapsamında aynı gruba aidiyet göstermektedir. “Akkoyunlu Medeniyeti” şeklinde bir anlayışı savunacak ne bir tarihçi ne de bir yazar bulunabilir. Karakoyunlular, Selçuklular, İlhanlılar, Safevîler ve Osmanlılar bu kapsam dışında değildir. Safevîlerin egemenliği on yılı bulmazken bıraktıkları camiî ve medrese işaret edilerek, farklı bir medeniyet kapsamında değerlendirilemez. Bu tarz açılımlar kabul gördüğü taktirde Araplarda her saltanat bir medeniyet, İranlılarda her egemenlik bir medeniyet ve Türklerde onlarca saltanat farklı bir medeniyet olarak değerlendirilmelidir.
Şahsen bir beylik konumunda olan Şeyhoğulları, Hamdanoğulları, Büveyhoğulları, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Nisanoğulları, Nisanoğulları, Artukoğulları “Medeniyet “sayılıyorsa bu bizim için büyük bir garabet ve acayiplik olarak tellakî edilir ki aklen bunun izahı mümkün değildir.
Kimi yazarlarda ve kitaplarda gördüğümüz ortak kanaat, Diyarbekir Kalesi’nde yazıtları (kitabeleri) olan egemenliklerin uygarlık olarak görülmesi yanlışıdır. Egemenlikleri boyunca savaşlardan savaşlara koşan Milad Öncesi egemenliklerde yerleşik hayata geçen devletler oldukça sınırlıdır. Belki bir “Asur Medeniyeti”, “Sümer Medeniyeti” denilebilir, bu bağlamda. Fakat biz, beylik olan Şeybanî (Şeyhoğulları), Yınal (İnaloğulları), Nisanî (Nisanoğulları) olmak üzere beyliklere “Medeniyet” gözüyle bakmaktan uzağız.
   Diyarbakır hakkında zaman zaman okuduğumuz eserlerde medeniyet sayısı 26-27-33 olarak gösterilse bile bir gazete makalesinde bir yazarın bunu 34 olarak telaffuz edildiğine de şahit olmuş biri olarak, konunun ciddî biçimde ele alınmasının gerekliliğini ifade etmek istiyoruz.
Yukarıda sunduğumuz ilk makaleden sonra ikinci makalemizi haftalık olarak yayınlanan Halkpel Gazetesi’nde yayınlamıştık. Yakın zamanda Yeni Yurt Gazetesi’nde de konuya dair üçüncü makalemize yer vermiştik. Bu makalelerimizin ikincisi yerel bir televizyon kanalına da haber olarak taşınmıştı. Borsa 21 Dergisi’nde bu konuya da değinen yazımız bulunmaktaydı.
25-11-2008 Tarihli yerel gazetelerimizde aynen yer alan haberde “Diyarbakır’da 33 Medeniyete ev sahipliğini yapan ve ‘Arkeoloji Müzesi’ne dönüştürülme çalışmaları süren İç Kale’de eserler, kalede bulunan 7 tarihi yapı içinde sergilenecek.” ifadesi bulunmaktadır.
Diyarbakır’da ilk müze, Mesudiye Medresesi’nde açılmıştır. Zaman içinde fizikî yetersizlik sonrası yapılması gündeme alınan müze, yerinin zemin etüdü yeterince yapılmadan inşâ ettirilmiş ve kimi olumsuzluklar sonrası, yeni er arayışına girilerek, şu andaki İç Kale’de karar kılınmıştır.
Keşke Müze’nin tahliye edilmekte olan binası yerine geniş bir alan düşünülseydi!… Bir müze düşünün ki ziyaretçisi, müze yerini arayıp bulmakta zorluk çekiyor. Bu müzenin bahçe alanında sergilenen tarihî eser sayısı, alanın yetersizliği sebebiyle birkaç eserle sınırlıydı.
Bizce bu yeni müze alanı da yaklaşık 25 sene içinde başka bir yere taşınacağa benzemektedir. Çünkü Diyarbakır gibi bir ilin müzesi en az 10.000 metrekarelik bir alanda olmalıdır. Geniş alana yayılması gereken bu müzenin otoparkı, dinlenme alanları, açık havada sergi alanları ve eserlerin korunduğu depolarla teşhir salonları, 10.000 Metrekarelik alanı bile yetersiz kılmaktadır.
İç Kale, için hazırlanan proje, bizim için her ne kadar –şimdilik- bir kazanım sayılsa bile ileride bu tarihî alanın şehre yeterli gelmeyeceğini tahmin etmekteyiz. Keşke kanaatimiz bir yirmi beş yıl sonra bizi haksız çıkarsa!… Eminim ki bu kanaatimiz, bizim gibi düşünenlerin yanlış düşünmediğimizin işaretidir. Yine de yapılanların küçümsenecek bir iş olmadığını belirtelim.
Bahsi geçen yedi tarihî yapı içinde sık sık “Kilise“ olarak ismi geçen “Saint George” biçimde telaffuz edilen yapı, esasında kilise olarak inşâ edilen bir mekân olmaktan uzaktır. İç Kale gibi dar bir alanda bir kilisenin yapılmasının zor olduğunu iddia ediyoruz. Kanunî Dönemi’nde genişlettirilen İç Kale’nin bu günkü yapısı, “Kanunî Öncesi” düşünüldüğünde oldukça sınırlı bir alandır. Konu hakkında Karacadağ Dergisi’nde Süleyman SAVCI’nın kaleme aldığı iki önemli makale bulunmaktadır. Savcı bu iki makalesinde ön yapının Artuklu Hamamı olduğunu belirtmektedir. Biz, bunu da tahmin yürütme olarak düşünüyoruz. Yapı, Roma Dönemi’nden kalan Hükümdarlık Sarayı’dır. Şehrin gelişmesiyle birlikte Ulu Camiî alanına taşınan yönetim yeri, ibadethanesiyle inşa edilmiştir. Mesudiye Medresesi’nin önceki halinin kilise alanı olduğunu da belirtmiştik, bir çalışmamızda. Ayrıca1970’lerde yayınlanan bir dergide bu yapının Roma Dönemi bir saray olma ihtimalinin de olduğu belirtilmektedir. Kimi yabancı arkeologlar, yapının kilise olmadığını ifade etmektedir. Semavî EYİCE de bu yapının kilise olmadığına dair görüş belirtmekteyken, bizim kilise olduğuna dair ısrarımızın ne derecede doğru olduğunu sorgulamama anlayışımız üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. “Diyarbakır Kiliseleri” isimli kapsamlı çalışmasında Orhan Cezmi TUNCER de bu alan içindeki yapının kilise olarak inşâ edildiğini belirtir. Yapı elbette kilise olarak kullanılmıştır. Bir dönem dünyanın ilk kez suyla çalışan robotlarının yapıldığı atölyenin de mekânıdır. Fakat kilise olarak isimlendirilmesi, akla Ulu Cami için denilenleri getirmektedir. Ulu Cami, inşa olarak Milad Öncesi bir yapı iken şu anda 1090’da yeniden inşa’ı sonrasındaki eklentilerle  kilise olmaktan kurtulamamış, katedral olarak da iddia edilmektedir. Roma Dönemi eseri olan mabed, için şehrin yönetim merkezi olarak düşünülmemesini yadırgamaktayız. Bu yapının mevcut halini kabul ediyorsak, bunun “Roma Dönemi Eseri” olarak bilinmesi en doğru biçimdir.
İç Kale’de iki bölümden oluşan yapı’nın devamı da bu gün yıkılmış durumdadır. Daha önce Islahhane olarak yapılan, Hasan Paşa’nın onarımı ile Cumhuriyete kadar gelen, bir çok okula sahiplik etmiş, şu anda Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası’na tahsisi yapılan yapıya kadar uzanan kompleksin yıkılmış kısımları düşünüldüğünde durumun değişeceğini zannediyoruz.
Osmanlı Dönemi’nde bile yönetim alanı olan ve Karslı Hatunoğlu İsmail Paşa Dönemi’nde yönetim yerinin değiştirilmesine rağmen, tekrar geri dönülen alanın durumu iyi biçimde sorgulanmalıdır.           
Beklenen Viran Kale’nin üzerinde inşâ edildiği yığma tepenin kazı çalışmalarıydı. Bu kazı çalışmaları yapılmış olsa, şehrin tarihine ışık tutacak bir çok arkeolojik buluntu ve eser gün ışığına çıkarılabilir. Umarız ki bu çalışma, ileride yapılır da beklenenler gerçekleşir.
Haberde geçen şu açılıma da itirazımız bulunmaktadır:”Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Sayın Orhan DÜZGÜN’ün “”Diyarbakır’ın kuruluş yeri olan, 33 medeniyet görmüş İçkale’nin ‘Arkeoloji Müzesi’ne dönüştürüleceğini hatırlatarak, bu müze kompleksinin kale içinde bulunan 7 tarihi yapıdan oluşacağını bildirdi.”(Diyarbakır Söz Gazetesi)
İç Kale’nin 33 Medeniyet görmesi söz konusu değildir. Müze olarak alanın değerlendirilmesine bizim bir itirazımız yoktur. Fakat, 33 Medeniyet hususu bizce yanlış bilgilendirilmeden kaynaklanmaktadır.
Haberin devamında “Diyarbakır Surlarının burç onarımlarının bittiği ve tehlike arz eden kısımlarının onarım işinin şubat ayında tamamlanacağı” yer almaktadır. Diyarbekir Kalesi’nin onarımının burçlarda tamamıyla tamamlanmadığını belirtmekte fayda buluyoruz. Biz, bu açıklamadan şunu çıkarıyoruz: “Projelendirilen onarımlar bitecektir.”
Belki de haberi yazan muhabir, anlatılanları bu şekilde yanlış yorumlamıştır.  Çünkü kimi zaman yapılan bir konuşma, tırnak içindeki ifadelerden uzunca açıklamalara zemin hazırlar. Bazen bir haberin tashihi, haberi yazmaktan daha da zorlaşır. Fakat bu haberin bizim için kıymeti, bu tarz yanlışlıkların daha da sürdüğü için anlamlıdır. Biz gazeteci olmasak bile aldığımız eğitim, bir yönüyle konuya yabancı olmadığımızı göstermesi açısından önemlidir. Ayda bir gezip gördüğümüz ve sık sık fotoğraflara belgelendirdiğimiz Kale’nin bir çok burcu onarım beklemektedir. İç Kale’nin onarımı yılları buluyorsa burçların onarımı en az bu şekilde on yıla yayılacak bir zaman dilimini gerektirmektedir.
Kimi açıklamalara dayanırsak, Diyarbakır’da 33 Medeniyet varsa dünya üzerinde medeniyetler sayısı yüzlerce ifade edilir. İnsanın şehrini sevmesi ayrı bir konudur. Fakat iş, akademik bilgiye, tarihî bilgilere, arkeolojik verilere gelince bu tarz abartılı ve inandırılması güç rakamlara varılan medeniyet sayısı, inandırıcı olamaz.
Bu açıklamayı uzun tutmamın nedeni konunun oldukça önemli olmasındandır. Size ilk kez yazıyorum. Amacım, bu gibi konularda okur olarak kimi yanlışlıkların ortadan kaldırılması, yerine doğru bilgilerin konulmasıdır. Belki benim de hamasetle ya da öne sürdüğüm kimi iddialar yanlış olabilir. Fakat insanımızın artık “33 Medeniyet” isimli şehir efsanelerinden birini terk ederek, objektif biçimde egemenlik kurmuş devletler ve beylikler dururken kendisince şehri daha değerli göstermek için medeniyet sayısını elliye tırmandırma yarışına girerek, kimi bürokratları yanlış bilgilendirmenin önüne geçmektir. Yapılan yanlışlar yumağı, bir dönem sonra önü alınamaz yanlışlıkların kitaplaşmasına zemin hazırlar.
Siz de bir gazeteci olarak, bu konulara eğilirseniz, şehrin yanlış tanıtımın önüne birlikte geçmiş oluruz. Aslında değinilecek ve yıkılacak o kadar şehir efsanesi(!) vardır ki bu yazının çerçevesine sığmayan. Uydurtularak günümüze gelen o kadar bilgi var ki!…
Kimisi ne yemek söylense Diyarbakır’a mal eder. Kimisi birçok halk oyununu Diyarbakır’a ait bilir.  Bazısı, şehri dünyanın en eski kenti ilan eder. Hızını alamayan kimileri de bu şehri dünyanın merkezi bilmeye yönelir. Bazen konuşmalarda şahit olduğum açıklamalara baktığımda medeniyettin bu kentten dünyaya yayıldığına tanık olurum(!)
Demek o ki bu kadar mübalağa-abartı, şehri sevmedendir. Fakat bunun da ölçüsü konulmalıdır. Anadolu’da birçok şehir, kendini böyle görür. Bazen düşünürüm de herkesin bildiği mercimek çorbası, şehrin yerel yemekleri arsında yer alır. Yemek tariflerimizde herkesin şişe taktığı ve bu şekilde pişirdiği karaciğer, patenti bizde imiş gibi gösterilir. El-İnsaf, şehri o denli sevenler bari mercimek çorbasını, karaciğeri, başaksına mal etsin.
Görünen o kadar çok seviyoruz ki ilköğretim çocukları gibi davranıyoruz:
-Kadayıf bizimdir.
-Doğrudur, vakt-ı zamanında Ako isimli usta, ilk kez bu tatlıyı şehrimizde yapmıştır. Özellikle Bingöl kökeni olan muhacirler, kadayıfı ülkeye ve dünyaya tanıtmıştır.
-Karpuzumuz ve kavunumuz ünlüdür.
-Doğrudur, “karpuz” diye Çukurova mahsulünü, “kavun” diye Kırkağaç kavununu biliriz.  Sımakî Kavununu tatmayalı kaç yıl oldu? Diyarbekir Karpuzu’nu kesmeyeli kaç sene geçmiştir?
-Diyarbakır Kalesi en uzun kaledir.
-Be birader yanı başında bulunan Hatay Kalesi’ne bak. İstanbul Kalesi’ne bak. Çin Seddi’ni işe karıştırma. Otur, oturduğun yere ve okuduğun kitapları sorgula. Emi!…
Televizyon programlarını sunan, şehir için kitaplar yayınlamış, birçok dergide ve gazetede makalesi yer almış biri olarak kendimi şehir hakkında en bilgili insan olarak lanse etmemle “Şehrimizde 33 medeniyet vardır.” demem arasında bir fark yoktur.
Yakın zamanda  Yeni Yurt’ta  yayınlanan aynı konulu makalemizi de sunuyorum:
                    Şehrimizde Medeniyet Sayısı Üzerine Açılımlar
                “Önemli olan yazdıklarımızın çok okunur değil, ilgilenenlere ufuk açıcı olmasıdır. Bu vesileyle günümüze kadar ele alınmayan konularda tarihteki gezintimiz sürecek ve biz, ele aldığımız konularda bizim vardığımız sonuçları sizinle paylaşacağız. Yaptığımız çalışmaların sonucunu sizinle paylaşırken kesinlikle ön yargılı davranılmamasını bekliyoruz. Çünkü amacımız doğrulara yaklaşım denemesidir. Yanıldığımız kimi noktalar olabilir, olabilmektedir. Okuduğumuz kaynaklardan edindiğimiz bilgileri sizinle paylaşırken, öne sürdüğümüz fikirlerin de doğruluk payının olabilirliğinin göz ardı edilmemesini istemekteyiz.
                Elbette şehrimiz binlerce yıllık geçmişe sahip bir kenttir. Birçok devletin gelip geçtiği, beyliklerin uzun zaman egemenlik kurduğu, medeniyet anlamında Mezopotamya uygarlıklarının Roma kültürü ile karıldığı, İslam kültürü ile harmanlandığı şehirdir.
                Birkaç makalemizde şehrimizde birçok medeniyetin kurulduğu ifadelerini eleştirmiş, bu sayının zaman içinde 26-27-33-34 olmak üzere rakamlarla ifade edilmesinin bilimsel verilerle bağdaşmadığını ele almış, medeniyetin ya inanç ya da millet kavramı ile dile getirilmesini belirtmiştim. Ne yazık ki günümüzde böylesine önemli konuların göz ardı edildiğini, bilenlerle bilmeyenlerin konuştuğu ortamda söylenenlerin kaale alınmadığını belirtmiştik.
Bu konunun tekrar masaya yatırılmasını istiyor ve şehrimizde medeniyet alanında kesin bir rakamın ortaya konulmasını arzuluyoruz. Gerçekten şehrimizde kaç medeniyet söz konusudur?
Mezopotamya döneminde devlet olmuş milletlerin tümünü uygarlıkların bileşimi olduğunu belirterek gerek Subaru (Hurri- Mitanni), Asur, Urartu, Pers olmak üzere mevcut egemenlikler, tek bir başlık altında “Mezopotamya Medeniyeti” biçiminde ele alınmalıdır. İnsanların aynı, egemenliklerin değiştiği ortamda uzun yıllar egemenlik sürenlerin birbirinden etkilendiklerini göz önünde tutarak, tek bir çatı etrafında medeniyet olarak yorumlamak mümkün değil midir?
Roma Dönemi Medeniyeti açılımında ileri sürdüğümüz tezde itirazı olanların olmayabileceğini var sayıyoruz.
639’dan bu güne de İslâm Medeniyeti söz konusudur.
Kimi kaynaklarda geçen medeniyet tanımlarını bu makalemize alıp, malûmat-furûşluk etmek istememekteyiz. En azından bir medeniyetin oluşum şartlarının kaç yüz yıla ihtiyaç duyduğunu bilmeyenimiz yoktur.
Mimarîsinden musıkîsine, giyiminden kuşamına, yemeğinden folkloruna kadar tüm bilgi ve tecrübenin medeniyeti oluşturduğunu bilmeyenimiz yoktur. Yüz yılların getirdiği bilgi birikimine böylelikle medeniyet denilebildiğini kim anlamaz? Kalkıp on-on beş kaynaktan alıntılar yaparak akademik tavra bürünen bir yazıyı yazmanın anlamsız kaldığının bilinmesini isteriz.
Medeniyeti milletlere teşmîl etmek gerekirse yine Mezopotamya Medeniyetini oluşturan milletleri, Roma’yı, Arab’ı, Acem’i, Türk’ü bir yere atamayız. Fakat “Türk Medeniyeti” başlığı altında Selçukluları, Artukluları, Akkoyunluları, Karakoyunluları, Safevîleri, Osmanlıları ayrı birer medeniyet olarak sunmak, bilimselliğin ruhuna aykırı değil midir?
Saltanatı şehrimizde beş-altı yıl süren Safevî Devletini “medeniyet” olarak nitelendirmek, ehl-i insafa sığar mı?
Abbasî ve Emevî saltanatını “Arab Medeniyeti” başlığı içinde değerlendirmek varken aynı milletten gelen iki egemenliği farklı medeniyet olarak sunmak ne anlama gelmektedir?
Pers-Sasanî-İran, aynı milletin farklı dönemlerde ismi olmasına rağmen üç farklı medeniyet olarak takdim etmek, ne derece doğrudur?
Roma ve Doğu Roma nasıl olur ki iki farklı medeniyet kapsamında değerlendirilir? İkiye ayrılan Roma’nın insanı, kültürü, egemenliği aynı iken iki farklı medeniyet nitelendirmesi havada kalmaz mı?
Özellikle kimi beyliklerin medeniyet olarak sunumu da ayrı bir garabeti, anlaşılmaz ruh halini ortaya çıkartmaktadır. Kalkıp Cengiz-Timur-Hûlagu işgalini “medeniyet” olarak nitelendirmek, hangi vicdanı sızlatmaz? Taş üstüne taş koymayan bu egemenlik, sadece birkaç yıl sürerken, üç-dört yıllık işgali medeniyet olarak sunmak, tarih önünde burnu büyüyen Pinokyolaşma değil de nedir?
Yaptığımız araştırmada şehrimizde egemenlik kurmuş, imparatorluk (Batılı terim) olarak Roma’yı kastediyoruz) , devlet ve beylik sayısı 58’dir. Bu sayıyı Mezopotamya öncesinde unuttuğumuz egemenlik olabilir endişesiyle altmış olarak sınırlandırabiliriz.
Bu sayının yarısından çoğunu kalkıp medeniyet olarak nitelendirirsek, yazımızın başlığının ne anlam kastettiğini, ortaya çıkan mananın ne denli gülünç olduğunu ifade etmemiz bile kendimiz için bunca yıldır devam eden bu keşmekeşliğin içinde acayip kültürel donanımımızın seviyesinin ölçüsünü belirler. “O halde dünyadaki medeniyetlerin bütünü bizdedir ve şehrimiz medeniyetleri ipotek altına almıştır” gibi, aklın kabul edemeyeceği bir sonuca varırız.
İyi niyetle uygarlık kavramı ile medeniyetin birbirine karıştırıldığını ne kadar var sayarsak bile, medeniyet ve uygarlık arasında pek bir farkın olmadığını bilmek gerekir. Medenî olma halinin yerleşik hayata geçme olduğunu ve bunun bir Arabî kavramın karşılığı olarak “Yesrib” denilen şehrin Müslümanların yerleşmesi ile Medine’ye dönüştüğünü bilmeyen kaç kişi vardır? Uygarlıkların açılımında Aztek-İnka örneği verildiğinde bunun Kızılderili uygarlığını kastettiğini bilmeyenimiz var mı?
İstenirse inanç boyutu ile de medeniyeti ifade etmemiz mümkündür:İbranî, İsevî, Muhammedî, Zerdüştî,… İnanç konusu biraz eleştiri konusu olmaya müsaid olduğu için “Batı” ve “Doğu” olmak üzere iki medeniyeti ifade edebiliriz. Daha önce “Garb” ve “Şark” olarak isimlendirilen bu iki medeniyet kavramı içinde doğuya İran, Hind Kültürü dahil edilmektedir. Elbette bu inanç kapsamında Budizm, Taoizm, Konfüçizm olmak üzere bir çok inanç dahildir.
Batı Medeniyeti kapsamında belirleyici olan sadece Roma’dır ki Yunanî Egemenlik, bu medeniyet üzerinde baskındır. İnanç olarak İbranî temayülden çok İsevî ağırlık söz konusudur. Batı Medeniyetini şekillendiren Mısır Uygarlığını da unutmamak gerekir.
Bu biçimde bir yorumlamaya itiraz edecek, kendince şerh düşecek birileri var mıdır? Hakikatten bunu bilmekten oldukça uzağız…
Şayet şehrimiz için yön olarak medeniyet seçilecekse “Doğu Medeniyeti” ifadesi uydundur. Bu  medeniyet yumağında beş-altı millet, üç ilahî  din  ve değişik biçimde geliştirilen inançlar vardır. Şehrimizde Roma Hakimiyeti her ne kadar belirgin bir zaman içinde olmuş olsa da şehrimiz “Batılı Medeniyeti” alanında değildir, olmamıştır, olamaz. Çünkü bu eşyanın tabiatına aykırı bir ruh hali taşımaktadır. Diyarbakır tümüyle doğuludur.
Bizim bu açılımları sergilerken itiraz etme hakkını kendinde bulanlar varsa sebepleriyle haklılıklarını ifade etme hürriyetine sahiptir. Gerek resmî gerekse yerel yetkililerin yirminin üzerinden otuzu aşacak sayıda medeniyet tellafuzları karşısında bazen şaşırmamak elde değildir. Ne yazık ki gazete makalelerine turistik kimi broşürlerden taşınan bu iddia (!), zaman içinde kitaplara sirayet etmiş, kitaplar kaynak bilinerek demeçlere taşınmıştır. Hal böyle olunca konunun tek takipçisi olarak bizim bunu dillendirmemiz, bizi hak etmediğimiz eleştirilerin merkezine oturtmakta ve nihayetinde yanlış bilinenlerin içinde doğrularla başı hoş olmayanların itirazlarının kabul edilmesine yol açmaktadır.
Gelin görün ki beylik olduğu isminden belli olan Nisanoğullarını, İnaloğullarını, Şeyhoğullarını medeniyet olmaya kabule yanaşanların niçin böyle bir yol izlediklerini açıklamaya dilleri varmamaktadır?
Uygarlık ve medeniyet konusu hakkında kendimce kişi ya da kişilere uzun uzadıya açıklama yapacak değilim. Bundan da haz duymadığımızı belirtelim. Eskilerin deyimiyle Lûgâtleri yenilerin deyimleri ile sözlükleri ve terimleri işleyen kitapları alıp okumalarını salık veriyoruz.
Bu gün “Avrupa Medeniyeti” denilince teknolojik üstünlüğün şemsiyesinin gölgesine sığınıp konuşanlar, İsevî düşüncenin Katolik Merkezi Vatikan’ın etkisini en azından inkara kalkışmamalıdır. Papa Kültü’nün egemen olduğu Avrupa Medeniyeti, kendini inançtan soyutlamazken bizim onlar gibi davranmayışımız neye yorumlanabilir?
En azından “Türkleşmek İslâmlaşmak Muassırlaşmak” adı altında bir kitabının yazarı olan Ziya GÖKALP’i okumaları gerekmez mi? Bu eserde yazarın kimi düşüncelerine katılmadığımızı belirtsek bile Doğu Medeniyeti’ni tanımayanların, bu ideologu okumalarını isteriz.
Söz GÖKALP’ten açılınca esas amacımızın bu ismi ele aldığımız konu içinde eleştirmek olmadığını belirtelim. Diyarbakır’da bunca medeniyet ve uygarlık icad edilince bizim en azından örnek vereceğimiz kimi isimlere de müracaatın gerekli olduğunu ifade etmek istedik. Elbette her yazar, kendi inanç anlayışı içinde konulara yaklaşır. Osmanlı Dönemi’ne kadar Doğu Kültürü-İslam Medeniyeti anlayışı hakim iken günümüzde medeniyet bahsinde egemen olan devletlerle beyliklerin ön plâna alınması, bizim için oldukça garip karşılanmaktadır.
Vereceğimiz bu örnek bile kabul edilebilir olmayabilir: Haç, Ehl-i Salîb’i, Hilâl İslâm’ı sembolize eder. Savaşlarda bunun sembol olarak yansıdığını bilmeyenimiz mi var? Batı’nın Doğu üzerine seferleri, “Haçlı Seferleri-Savaşları” olarak, tarihte yerini bulmamış mıdır?
Bizce bundan böyle şehir konulu sempozyumlarda, konferanslarda, gazete ve kitap çalışmalarında, açılışlarda medeniyet sayısının artık abartılı olmaktan çok millet, inanç, coğrafya olarak belirtilmesi gerekir.
“Adıyaman” denince Kommagene, “Van” denince Urartu nasıl akla geliyorsa “Diyarbakır “ denince de bunu ifade edecek uzun süreli egemenlik süren bir uygarlık ismi olmalıdır. Korkarım bu önerimizde de anlaşma olmayacaktır. Çünkü stratejik bir alanda olan kentimizin bir çok kez el değiştirmesi söz konusu olduğu için isimler arasında med-cezirler yaşandığını bilmekteyiz.
Kanaatimizce bu konu tartılmaya açılmalı ve kaynak eserlere de giren medeniyet sayısındaki enflansyon, bir noktada durdurulmasa olabilecek devaülasyon ile Diyarbakır Tarihi’nin şirazesi düşecektir.
Amaç, yapıcı olmak ise bizim çabalarımız söz konusudur. Hiçbir kaydı olmayan, birilerinin söylenmesi ile geçerliliği tartışılmayan ve kayıtlara geçen bu tarz medeniyete dair sayı adedinin artırılması sürecek mi? Bekleyelim ve görelim. Ol vakt biz de Batı ve Doğu Medeniyeti dışında bir medeniyetin olmadığını açıklarız. Yalnız bu sayıya Afrika, Amerika, Uzak Doğu dahil edilmez.”(**)

Umarız ki bu güne değin yapılan hatalardan dönülerek, işaret ettiğimiz konuda herkesin ortak varacağı uzlaşma noktası tespit edilerek, şehrimizde egemenlik süren devletlerden yola çıkılarak, “Elli devlet ve beyliğin yaşadığı şehir olan Diyarbakır” ifadesi kullanılır. Şayet “33 Medeniyet “ geçerliliğini koruyan ifade ise, kendim için şu nitelendirmelere de başvurma hakkım ortaya çıkacaktır:” konferanslar veren, ulusal ve uluslar arası sempozyumlara katılan, birçok bilinmeyen konularda tespitleri bulunan, hakkında bir çok yazı kaleme alınmış, fotoğrafları ile tanınan, ömrünün yirmi beş yılını şehre adamış…” Bakarsınız ismimiz şehir efsaneleri arasına karışır ve kendimizi birkaç yıl sonra Nobel’e aday yapılmış görürüz!…
İnanınız ki bazen mızraklar, çuvala bile sığamaz olur. Şu “33 Medeniyet” isimli şaibe ortadan kalkarsa, be de kendimi “Bu şehir hakkında yayınlanmış kitapları okuyarak, zamanını değerlendiren biri” olarak nitelendiririm.
İşin fazla mizahî öğeler taşımaması için sözü burada noktalarken, üzerinde cidden düşünülmesi gereken bir konu olduğunu vurgulamak istiyorum. Keşke son bölümü yazmasaydım!… Bazen işe mizahla yaklaşmak, ciddîyetle yaklaşmaktan daha etkileyici olmaktadır.
—————————————————————————————————————————–
(*)1998’de “İl Valiliği Milli Eğitim Müdürlüğü” adına ortak olarak hazırladığımız kitapta yer verdiğimiz kaynak, Diyarbekir Vilayet Neşriyatı arasında 1936 yılında yayınlanmış olup, bu eser, Ulus Matbaasında basılmıştır.
(**) Yeni Yurt Gazetesi’nde yayınlanan makalemiz. Diğer makalelerimizi, ortak özellikler taşıdığı için en son yazdığımız eleştiri ağırlıklı bu yazımıza almıyoruz. Merak edenler Borsa 21 Dergisi ile Halkpel Gazetesi’nde yayınan makalelere bakabilir.( Mehmet Ali ABAKAY)

Bismil’de Dr.Gülniz Közbek’in kazı yaptığı Kavuşan Höyük

 

 

 

 

 

 

Bismil/Tepe beldesinde Ziyarettepe höyüğü
 

 

Bismil/Tepe beldesinde hakemi Use
 

Hilar:
       Yazarın konu olarak seçtiği Hilar ne anlama geliyor ? Tarihi önemi nedir ? Böyle bir çalışmaya konu olmasını haklı kılacak nedenler var mıydı ? İşte bir yazarı araştırmaya iten ilk sorular bunlar olabilir. Nitekim de öyle olmuş. Müslüm Üzülmez yapıtında « Hilar’ın Adının Kökeni ve Anlamı » başlıklı bölümde, baş vurduğu kaynaklarda bu meseleye ilişkin bilgileri ince eleyip sık dokuyarak titiz bir araştırma sonucunda elde ettiklerini okuyucuya aktararak bu konuyu aydınlatıyor. Kısa bir alıntıyla durumu dikkatinize, bu vesileyle yazarın metodunu da ilginize sunmak istiyorum :
       
 « Tarihin şafağında Hilar vardır.
 (...)
 Hilar, hem kayalıkların, hem mağaraların, hem Çayönü'nü de içine alan bugünkü köyün ortak adıdır. Hilar'ın bir tepesi olan Çayönü, kazılarıyla dünya kültür tarihine adını yazdırmış, ama Hilar'ın kendisi, mağara ve kabartmaları, Çayönü'nün gölgesinde kalmıştır. Şimdi mağara, mahzen ve kabartmalarıyla tarihini olduğu kadar, adının aydınlatılmasını da beklemektedir. »
 Bundan sonra yazar Hilar adının açıklanmasına başlıyor : Değişik kaynaklardakileri tek tek sıraladıktan sonra şunu yazıyor ve kanımca doğrusu da bu olmalı :
 « Hil-ar, Hil-um'dan geliyor. Hil-um ise, tahıl tanesinin filiz verilen uç kısmı demek. HİL kökü -UM eki yerine -AR eki aldığında HİL-AR olmakta. »
 Böylece yazar şu sonuca ulaşıyor :
 « Bu verilerden hareket edersek:
 Buğday, ekmek ve tarım Hilarlıların yaşamında çok önemli olduğundan; tahıl tanelerinin ucuna HİL-UM denilmesi ve sonradan -UM eki yerine -AR ekinin HİL'e eklenerek HİLAR'a dönüştürülmesinden daha doğal ne olabilir diye düşünebiliriz. Çayönü kazılarından biliyoruz: Buğdayın ilk ekildiği, ekmeğin fırında ilk pişirildiği yer Hilar'dır. Tarım bol olunca, altın taneli buğday başakları ışıltıyla salınınca, neslin devamı ve güçlü olmak için nur topu gibi bir erkek çocuk doğmuşsa şenlik düzenlenmez mi, insanlar neşeli olmaz mı? »
 Yazar « Hillaria (Neşe) » sözçüğüne de atıfta bulunuyor ve  «  Hillaria (Neşe) adlı gün ise 1 Nisan'dır.  Bugün '1 Nisan şakası' olarak bildiğimiz günün kökeninde Hillaria vardır. » diyor.
 Burada aklıma hemen Fransızcaya Latince « hilaris »den miras « hilare » (hilar olarak okunur)  ve « hilarité" (Latince hilaritas’den. Hilarite biçiminde okunur) sözçükleri geliyor. Şenşakrak, çok neşeli olmak anlamlarında...
 Müslüm Üzülmez bu konuda şu bilgileri de ekliyor :
 « Edindiğim bilgilere göre, Hilar Ermenicede Khigar şeklinde yazılıyor ve Türkçe Hiğhar, Kürtçe Hixar okunuyor. Sözcük olarak akıllı, bilge anlamını taşıyor, ama bu akıllı olmada, bu bilgelikte biraz kurnazlık var.
 Ermeni edebiyatının mizah ustası Hagop Baronyan, Hilar (Bilge) adlı gazetede de yazılar yazmıştır.
»MSehmusGuzel@diyarbakirgrub.

27/06/2009
Hilar, Neolitik uygarlıktan
VEDAT ÇETİN
Tarih yazmak zor bir iştir. Tarihin içinde saklı birikimin bulunup çıkarılması için sabır ve azim gerekir. Bu nedenle Hilar gibi antik bir yerleşim yeri üzerine tarih çalışması yapmak demek...
Tarih yazmak zor bir iştir. Tarihin içinde saklı birikimin bulunup çıkarılması için sabır ve azim gerekir. Bu nedenle Hilar gibi antik bir yerleşim yeri üzerine tarih çalışması yapmak demek, kelimenin tam anlamıyla iğne ucuyla kuyu kazmak demektir.
Atın ve buğdayın ilk evcilleştirildiği, ekildiği; ekmeğin fırında ilk pişirildiği, bakırın bulunmasıyla ilk madenciliğe geçilmesi, Hilar yerleşim yerine aittir.
Acı olan gerçek, Hilar’ın yazının henüz bilinmediği dönemini, yazının kullanıldığı döneme oranla daha fazla bilmemizdir.
Hilar gibi coğrafi bir mekan olmanın ötesinde, yazılı ve yazılı olmayan tarihin çok önemli bir tanığını araştırıp incelemek söz konusu olunca, tarihin o belirlenen misyonu daha iyi anlaşılır. Böyle olunca, tarih yazmanın zorluğu daha iyi anlaşılır.
Hilar, on bin yıllık tarihin mirası, tarihin upuzun karanlık tünelinde saklı sırları barındırır. Böylesine sabırlı ve azimli bir çalışma gerektiren, saklısında kocaman bir tarihi kesiti taşıyan yerleşim yeri değil dünyanın önemli bir parçasıdır. Burayla ilgili araştırma ve incelemelere girişmek, ilgili insanın başını döndürecek denli kültürel mirasın tanıtılmasından öte bir anlam taşır.
Hilar’da ilk inceleme ve araştırmalarda bulunan, 1876-1947 yıllı arasında yaşamış olan ABD’li coğrafyacı Ellsworth Huntington’dur. Burayla ilgili ilk bilimsel çalışma, Huntington’un “The Hittite Ruins of Hilar, Asia Minor” Türkçesi; Küçük Asya, Hilar’daki Hitit Kalıntıları başlıklı ilk bilimsel yazıdır. Bu yazıdan öğrendiğimize göre Hilar; Asur, Hitit ve Khaldi gibi üç önemli antik imparatorluğun hüküm sürdüğü, karşılaştığı ve önem verdiği bir bölgedir. Kitabın yazarı Üzülmez’e göre Hilar ve Ergani olarak birlikte düşünüldüğünde, 31 uygarlık gelip geçmiştir.
Mezopotamya coğrafyasında, insanlığın mağara yaşamından kurtulup meskene girdiği, meskenlerden siteler ve devletler oluşturduğu bilinmektedir. Bu konuda Prof. Halet Çambel’in şöyle bir tespiti vardır: ‘Yerleşik düzene geçiş Neolitik Devrim olarak insanlık tarihinde yeni bir çağın başlangıcı olmuştur.’
Söylemek gerekirse, tarihin şafağında Hilar vardı. Hilar, hem kayalıkların, hem mağaraların, hem Çayönü’nü de içine alan bugünkü köyün ortak adıdır. Hilar’ın bir tepesi olan Çayönü’nün, yapılan kazılarla dünya kültür tarihine adını yazdırdığını söylemek mümkündür.
Çayönü tepesi, Hilar köyü sınırları içerisinde, köye çok yakındır. Tepe ile köy arasından Boğaz Çayı geçmektedir. Çayönü’nün Kürtçe adı Qotê Ber Çem’dir. Burası yaygın olarak resmi adıyla anılmaktadır: Çayönü.
Çayönü, mağara ve kabartmalarıyla bilinen Hilar’ı gölgesinde bırakmaktadır.
Diyarbakır’ın Ergani ilçesine bağlı 82 köyden biri olan Hilar köyü, Ergani ilçe merkezine 7 km. Güneyinde, dağlara yaslı kayalar içerisinde yer almaktadır.
Hilar’ın Türkçe adı Sesveren Pınar olarak belirlenmişse de, kimsenin umurunda olmamıştır. Zira resmi evrakların dışında pek kullanılmaz; her Hilarlı ve Erganili, bu uydurma adı kullanmamakla adeta resmi ideolojiye karşı bir duruş sergilemektedir.
Hilar’da halen 22 hane bulunmakta ve nüfusu 250-280 arasında değişmektedir. Köyde okuma yazma oranı çok yüksektir. Bunun nedeni, eski bir yerleşim ve mabed yeri olmasına bağlanır.
Çayönü kazı çalışmaları, Prof. H.Çambel ve Prof. R.J.Braidwood tarafından başlatıldı. Daha sonra Prof. Mehmet Özdoğan başkanlığında çalışmalara devam edildi. 1990 yılında 15. sezonunda Roma Üniversitesi adına Dr. Isabella Caneva ve Dr. Alberto Palmieri’nin katılımlarıyla bu çalışmalar daha da genişletildi. Ama Hilar, hâlâ saklısındaki sırların açığa çıkarılmasını bekliyor.
Arkeoloji ve Sanat Yayınları, genel olarak araştırma ve kazı yapmış ünlü akademisyenlerin ve iyi tarihçilerin yapıtlarının yayınlanmasıyla tanınıyor. Ancak bu kural ilk defa arkeolog veya tarihçi olmayan birinin çalışmasını okuyuculara sunmakla bozuluyor. Asıl mesleği kimya mühendisliği olan ve aslen Erganili olan Müslüm Üzülmez’in kaleme aldığı kitap, önemli bir ihtiyacı karşılamaktadır.
Evrensel